"Bu savaşın ne bir kazananı ne bir kaybedeni vardı. Bu savaş benim kalbimde verdiğim bir savaştı ve kimsenin haberi olmadan son bulacaktı."
Duş alırken su damlalarının yere düşen sesi bana huzur veriyordu. Neşeli bir melodiyi mırıldanarak bornozumla banyodan ayrıldım. Bu gün annemin beni uyandırmasını beklemeden uyanmıştım ve duşa girmiştim.
Dün hiç olmazsa kendi içimde kabullendiğim duygularım sayesinde biraz daha iyiydim ve huzurlu hissediyordum.
Bu gün ne olursa olsun Simge'nin neşemi kaçırmasına izin vermeyecektim. O benim endişelendiğimi veya paniklediğimi görmemeliydi çünkü ona zevk veren şey buydu ve ona bunu vermeyecektim. Sadece bana değil , hiçbir insana böyle şeyler yapmamalıydı. İnsanların özel hayatı onu ne ilgilendiriyordu ki? Hiçbirimizin hayatına burnunu sokmamalıydı. Öte yandan bunu ona ben anlatacak falan değildim. Şu yaşına kadar bunu çoktan öğrenmiş olması gerekiyordu.
Hala hangi şarkının melodisi olduğunu bilmediğim ama sabah kalktığımdan beri aklıma takılan melodiyi mırıldanmaya devam ederek gardırobumu karıştırdım. En alttaki şortu almaya çalışırken bütün katlı giysileri birbirine karıştırmıştım.
Muhtemelen annemden bu yüzden fırça yiyecektim ama umursamadan şortu elime aldım. Sahiden giymek istediğim her şey neden bütün katlı giysilerin en altında oluyordu ki?
Siyah renk kot şortu ve üstüne de pembe bir yazıyla "Positive Perspective" yazan beyaz tişörtü giydim. Evet , bu kadar karamsarlık yeterdi. Bundan sonra pozitif düşünecek ve aklıma gelen her kötü düşünceyle kendimi bunaltmayacaktım. En azından öyle olmasını umuyordum.
Hala hangi şarkı olduğunu bilmediğim şarkıyı mırıldanarak banyoya geri gittim. Sarıya yakın kumral saçlarımı bir havluyla kuruladım ve taradım. Saçlarım hâla nemli olduğu için toplamadım ve kuruyunca bağlayabilmem için pembe tokayı bileğime taktım. Maskara ve pembe parlatıcımı da sürdüğümde hazırdım. Aslında eyeliner ve göz kalemi de çok hoşuma gidiyordu ama bir türlü beceremiyordum. İlaydadan bu konuda biraz ders alsam fena olmazdı.
Bugün annemden erken kalktığım için kahvesini ben hazırlamayı düşünüyordum.Banyodan çıktığımda annemin çoktan hazırlanmış olduğunu ve sabah kahvesini içmek için mutfağa ilerlediğini gördüm.
Uykulu bir şekilde günaydın derken mutfağa geçti.
Annem bugünde istersem evde kalabileceğimi söylemişti ama ateşim düştüğü ve evde tek başıma sıkıldığım için bende onunla kafeye gitmek istemiştim.
Kahveyi ben hazırlarım deyip kahve için suyu ısıtmaya başladım. Su ısındığında kendime de bir bardak kahve yapmıştım. Annem kahve içerken ona eşlik ediyor , o sırada okulun dedikodu grubunda yeni bir gelişme olup olmadığına bakıyordum.
Hayır, Deniz ve benimle ilgili bir şey yoktu. Grupta hala abartılı şekilde Serkan ve göğsündeki kalpli "O sen olsan bari" yazısı hakkında konuşuluyordu. Sahiden bu insanların derdi neydi? Biriyle dalga geçmek için neden bu kadar heveslilerdi? Bu günde insanları anlayamayacağımı kabul ederek dedikodu grubuna daha fazla bakmadan çıktım.
Annemle günlük sohbetimizi yaparken ikimizde kahvelerimizi bitirmiştik. Neden bilmiyordum ama içimden bir ses bu günün çok güzel olacağını söylüyordu ve bende öyle olmasını istiyordum. Odamda unuttuğum toz pembe , minik kol çantamı aldım ve telefonumu da onun içine koydum. Odadan çıkmadan önce sırrımı bilen tek şeye, Orkideye baktım ve tebessüm ettim.
Ben babetlerimi giyerken annem kapıyı kilitliyordu. Binadan çıktığımızda bugün neredeyse hiç bulut olmadığını gördüm. Gökyüzünde parıldayan Güneşe tebessüm ettim.
Evet , hissediyordum. Bu gün çok güzel bir gün olacaktı...
Annemle sessizce kafenin yolunda yürürken denizi seyrediyordum. Bu gün bulutlar gibi dalgada yoktu. Bir çarşaf gibi duran denize de kocaman gülümsedim. Bu kadar iyi hissetmemin sebebi galiba uzun süredir savaştığım duyguları kendime itiraf etmiş oluşumdu.
Evet , duygularımı kabullenmiş olabilirdim ama bu duyguları Deniz asla öğrenmeyecekti. Öğrenmemeliydi. Kalbime yerleşen duyguları birer birer kovmam gerekse de bir tanesini bile orada bırakmamalıydım.
Bırakamazdım.
Onu seviyordum ama sevgimden daha baskın gelen bir şey varsa o'da korkumdu.
Geçmişin bana hatırlattıkları onu sevmememi söylüyordu, kulağıma fısıldayan küçüklüğüm kimseye güvenme diye fısıldarken kalbim sızlıyordu. Bu yüzdendi sevmiyorum deme ısrarım ama bu beni yormaktan içimde bir savaş vermemden başka bir şey değildi ve bu savaş 2 senedir kalbimde veriliyordu.
Bu savaşın ne bir kazananı ne bir kaybedeni vardı. Bu savaş benim kalbimde verdiğim bir savaştı ve kimsenin haberi olmadan son bulacaktı.
Annemle kafeye girdiğimizde moodum daha da yükselmişti. Kafemizin içindeki renkler gerçekten beni mutlu ediyor , bana hayatın tek bir renkten oluşmadığını gösteriyordu. Evet , hayatta bir çok renk vardı. Hepimiz bilmeliydik ki hayat tek bir renkle yaşanamazdı. Ben bir renge küsmüş olabilirdim ama kalan renkler bana yeterdi değil mi? Yetmeliydi.
Annem mutfağa geçerken ben yine mutfağın kapısına yakın pembe tezgahın arkasındaki sandalyeye oturdum. Kafemizde gökkuşağı teması hakim olmasına rağmen kırmızıyı kullanmamıştım. Sadece geçen gün Denizle taşıdığımız bir tane kırmızı masa vardı. Mağaza yanlışlıkla bir masayı yeşil yerine kırmızı göndermişti ve annem iade etmemize gerek olmadığını söylemişti. Oysa bana kalırsa iade etmeliydik. Her renk olurdu ama kırmızı olmazdı. Annem kırmızıyı sevmediğimi biliyordu ama nedenini bilmiyordu.
Fazladan masa ve sandalyelerle birlikte kırmızı masayı da depoya kaldırdığımız için memnundum ama yazın gelmesiyle masa ve sandalye ihtiyacı artışıyla kırmızı masa gün yüzüne çıkmıştı.
Kırmızının bana hatırlattıkları hoş şeyler değillerdi.
Benim gökkuşağım 6 renkti.
Bu gün kendime olumlu olacağımı söyleyip söz verdiğim için bu konu hakkında daha fazla düşünmedim.
Kolumu pembe tezgaha , elimi yanağıma yasladım ve birazdan geleceğini bildiğim Deniz'in kapıdan girmesini bekledim.
3,2,1...
Ve Deniz kapıdan girer.
Kumral saçlar ve koyu mavi gözler kapıda belirirken güldüm. Yine tam zamanında gelmişti. Ben gülerken onun güzel , koyu mavi gözleri bana döndü. Gülümserken yanıma geliyordu.
"Neye gülüyorsun?"
O sırada fark ettiğim gülüşümü dudaklarımdan sildim.
" Hiçbir şeye , hiç gülüyorum yani gülmüyorum."
Gülümseyerek bana baktı.
"Geçmiş olsun , iyileşmene sevindim."
Yavaşça başımı salladım.
"Dü-dün İlayda birazcık a-abatmış. O kadarda ha-hasta değildim."
Gerçekten sevindiğini hissettiğim bir gülüş dudaklarında yayılırken yanımdan geçip mutfağa ilerledi.
Ona çiçek ve kitap için teşekkür etmek istemiştim ama onunla konuşurken bocalıyor, berbat ediyordum. Sanırım Denizle konuşma konusunda kendimi geliştirmem gerekiyordu. O mutfağın kapısına doğru ilerlerken anlamayarak ona baktım.
"Nereye?"
Başını bana doğru çevirirken yine çok güzel gülümsüyordu.
"Bugün Mert abinin yerine ben bakıyorum."
Doğru ya , ben bunu nasıl unutmuştum? Ben hala aval aval bakarken o gülümsemeye devam ediyordu.
"Bir sorun mu var?"
"Yo , sorun , sorun yok. Kafemize çalışan , ay yani kafemizde çalışman çok güzel."
Ben saçmalarken o hala gülümsüyordu. İşin tuhafı şuydu ki en saçma konuşmamda bile bana bakan gözleri dünyanın en mantıklı konuşmasını yapıyormuşum gibi hissettiriyordu
O mutfaktan içeri girerken tek istediğim bugün kendimi rezil etmememdi.İçimden bir ses bu isteğimin gerçekleşmeyeceği yönündeydi. Öte yandan bu gün güzel başlamıştı ve öyle devam etmesini istiyordum . Bu yüzden kendimi kafamdaki on milyon düşünceyle sıkmayacaktım.
Bir kaç dakikanın ardından kapıdan iki kız girdi. İkisi de çok güzel gözüküyorlardı. Kızlar gülümseyerek bana yaklaşırken annemin dün işe aldığından bahsettiği kişiler olduğunu anlamıştım. Sandalyeden kalktım.
Merhaba derken tebessüm ediyordum. İkisinin de saçları simsiyahtı. Sağ taraftaki kızın saçları omuzlarındaydı , soldakinin onun aksine upuzun ve dalgalı saçları vardı ve ikisinin de kehribar rengi gözleri çok güzel gözüküyordu. Gerçekten hoş kızlardı ve yüzleri gerçekten birbirlerine çok benziyordu . Muhtemelen ikizdiler.
Ben gülümserken onlarda bana selam veriyorlardı. Sağdaki saçları daha kısa olan kız kardeşine göre daha girişken duruyordu ve konuşmaya başladı.
"Ben Ayça ve yanımdaki de kardeşim Tuğçe."
"Bende Kumsal."
İsminin Tuğçe olduğunu öğrendiğim kız biraz şaşırsa da ardından gülümsedi. Sanırım ismime şaşırmıştı. Ülkemizde fazla kullanılan bir isim olmadığı için ilk
defa duymuş olması gayet normaldi. Tebessüm ettim.
"Tanıştığımıza memnun oldum."
Tuğçe gülümsedi.
"Bizde."
İkisi de mutfağa geçerken bende sandalyeye geri oturdum. İçeride Deniz olduğundan mutfağa girmemek için oyalanmaya çalışıyordum fakat bu planım annemin mutfaktan çıkmasıyla son buldu.
"Kumsal yeni kurabiye teslimatı var. Kızlara yardım eder misin? Onlara mutfaktaki eşyaların yerlerini de gösterirsen sevinirim."
Gülümseyerek başımı salladım. Aslında bu gülücük anneme değil kendimeydi. Ne zaman bir şeyden sakınsam yada Denizden kaçsam bir mıknatısla sanki biri beni ona çekiyor veya itiyordu. Bu hayatın benimle alay etme şekli falan olsa gerekti. Ben mutfak kapısına yöneldiğimde annem telefonla konuşmaya başlamıştı.
Bu gün Elif ablanın annesinin ameliyatı vardı. Ameliyat saatine daha vardı ve muhtemelen çok streslilerdi. Annem Elif ablanın annesine tekrardan geçmiş olsun dileklerini sunduktan sonra Elif ablaya moral vermeye , sakinleştirmeye çalışıyordu.
2 senedir Elif ablada Mert abide bu kafede çalışıyordu ve annem onlara da bir evladı gibi davranıyordu. Bu yüzden onlara yada yakın akrabalarına bir şey olduğu zaman annem onlara olabildiğince destek oluyordu. Kalbi sevgi dolu bir anneye sahiptim ve onu çok seviyordum.
Ben mutfağa geçtiğimde Deniz ne için hazırladığını bilmediğim bir hamur hazırlıyordu. Ne yaptığını bilen ve mutfaktaki her şeyin yerini bildiğini belli eden davranışlarda bulunuyordu. Bu davranışlar açtığı ilk çekmecede tavayı ardından 5. Dolaptan sıvı yağı hiç aramadan bulması oluyordu.
Bu yüzden ona mutfak eşyalarını gösterme gereği duymadan Ayça ve Tuğçe'ye döndüm.
Ayça ve Tuğçe kapının kenarında durmuş öylece ne yapmaları gerektiğini anlamak için bakınıyordular. Denizin tavaya döktüğü hamura son bir bakış attığımda krep yaptığını anlamıştım.
Benim kışın okul çıkışında kafeye gelmediğim zamanlarda , kafenin yoğun olduğu bir kaç defa Deniz'in annem kafeye yardım ettiğini söylemişti . Muhtemelen o yüzden mutfak eşyalarının yerini biliyordu fakat krep yapmayı nereden biliyordu ki?
Başımı salladım , bunları düşünmek yerine kızlarla ilgilenmeliydim.
Ayça ve Tuğçe'ye bardak , tabak , çatal , bıçak vs. aklıma gelen her şeyin yerini sırayla gösterdim. O sırada Cemil abinin arabasının sesini duymuştum. Üçümüz birlikte küçük kurabiye kutularını mutfağa taşırken Deniz tavadaki krepin pişmesini bekliyordu. Bir kaç dakikanın ardından bütün kutuları mutfağa getirmiştik.
Tuğçe ve Ayça kutuları boşaltmaya başlamıştı , bana ise bir iş kalmamıştı. Muhtemelen şimdi mutfaktan çıksam annem beni tekrar mutfağa yollayacak ve yardımcı olmamı söyleyecekti. Bu yüzden mutfakta beklemeye devam ettim.
Burada yapacak bir şey bulamayınca uzaktan merakla Deniz'in tavada krep zıplatışını izlemeye başlamıştım. Hadi ama ben bunu her deneyişimde krep yere uçuyordu. O nasıl yapıyordu ki?
Ocağa yanına yaklaştığımda nasıl yaptığını anlamaya çalışıyordum. O ise gülümseyerek koyu mavi gözleriyle bana baktıktan sonra tekrar tavaya döndü. Sanırım olay el çabukluğundaydı. Yada öyle bir şey.
Bir kaç dakika daha sessizce onu seyrettim. Kızlar kurabiye kutularını boşaltmış ve mutfaktan çıkmışlardı. Yalnız kalmıştık ve bu durum beni çok gergin bir ruh haline sokmuştu. Aramızdaki sessizlikten iyice rahatsız olduğumda aklıma ilk gelen soruyu bir anda soru verdim.
"Dünden önceki gün ben resmi olduğum için mi erken gittin?"
Kendimi boğmak istiyordum. Bunu böylece sormuş olamazdım değil mi? Ama sormuştum. Tamam bu aklımı kurcalayan bir soruydu ama bunu Deniz'e sormak . Ahhh! Şuan yerin dibine girmek istiyordum.
Deniz gülümseyerek bana döndüğünde kızardığımı hissediyordum.
"Sen teyzeme çiçekli teyze dediğinden beri resmiyet duvarlarını aştığımızı düşünüyorum."
İkimizde gülüyorduk. O gün gerçekten baya batırmıştım ama haklıydı. Resmiyet bana göre değildi zaten.
"O gün erken gitmemin sebebi Simge'nin yanıma gelip boş boş konuşmasından dolayıydı."
Demek Simge ona bir şeyler söylemişti. Kafamdan yine on milyon düşünce geçerken onun gözleri hala gözlerimdeydi.
Gülümsedi , gülümsedim ve biraz da kızardım. Kalp atışlarım yine ritmini değiştirmişti. Aklıma yine dün hediye gelen çiçek ve kitap takıldığında bu sefer teşekkür etmek için iyi bir fırsat ılduğunu düşündüm.
'Teyzene çiçek için teşekkür ettiğimi söyler misin? Şey kitabı da çok beğendim teşekkür ederim.''
Rica ederim derken gülümsedi. Kitabın İçinde bulduğum nottan bahsedecek mi acaba diye düşünürken bir kaç dakika öylece gözlerime baktı . Gözleri çok güzeldi.
Burnuma gelen kokuyla tavaya baktım.
"Deniz krep yanıyor!"
Deniz koyu mavi gözlerini gözlerimden alıp şaşkınlıkla tavaya bakarken afallamıştı.
Bu hali gerçekten hem komik hem sevimliydi. Ben bu haline gülümserken o yanan krepi bir tabağa alıyordu. Tabi ki bu krepi müşteriye yediremezdik. O tekrar hamur hazırlamak için unu eline aldığında ben suçlu çocuklar gibi özür dileyerek mutfaktan hızla çıktım. Buna kaçmak da denilebilirdi tabi.
Mutfaktan çıktığımda annemi görememiştim . Muhtemelen kafenin önündeki masallarla ilgileniyordu. Yarım saat kadar gidip gelen müşterileri seyrettim.
Ayça ve Tuğçe çok çalışkanlardı. Bana müşteri bırakmıyorlardı resmen. Muhtemelen buna sevinmem gerekiyordu ama ben böyle boş boş durmaktan sıkılmıştım. Kapının açılmasıyla dört kız kafemizin içine girdi.
Ayça ve Tuğçe diğer müşterilerle ilgilendiği için hemen bu dört kişilik kız grubunun masasına sipariş almaya gittim.
Kızlara yöneldiğimde gülümsedim ve meşhur soruyu sordum.
"Ne almak istersiniz?"
Ortalarında oturan esmer kız bana tuhaf bir bakış attı. Ardından gözlerini devirdi ve önündeki menüye aşağılayıcı bir bakış atıp sayfaları çevirmeye başladı.
Bu kızı ilk defa görüyordum ve umarım kafemize bir daha gelmezdi. Neden bu kadar egoistti ki sanki? Ben yüzümü buruktururken kız yapmacık bir gülümseme takınmıştı. Size yapmacık şeyler hakkında düşüncelerimi belirtmiştim. Muhtemelen onun yapmacık gülümsemesine yapmacık bir gülümsemeyle karşılık vermeliydim ama yapmadım. Sabırla ve ifadesiz bir yüzle sipariş vermesini bekledim.
Sanki 2. bir Simge gibiydi. Dünyaya 2. bir Simge fazla demek isterdim ama dünyanın yarısı egoistler derneğine kayıt yaptırmış insanlardan oluşuyordu. Bu yüzden ismi Simge olmayan milyonlarca Simgeyle dolu bir dünyadaydık.
Kız sonunda menünün sayfalarını karıştırmayı bıraktı ve itici bakışlarını bana çevirdi. Bir limonata ve elmalı turta istediğini söylediğinde yavaşça başımı salladım ve not defterime yazdım yanındaki üç kızında siparişlerini almak için onlara döndüğümde neyse ki onlar çoktan ne almak istediklerine karar vermişlerdi. Onlarında siparişini aldığımda mutfağa geçiyordum.
Ayça ve Tuğçe ben mutfağa girerken ellerinde dolu tepsilerle çıkıyorlardı. Bu gün her zamankinden daha yoğunduk sanki. Neyse ki Ayça ve Tuğçe kafemize gelmişti. Onlara kurtarıcı melek gözüyle bakıyordum. Sadece sipariş aldıkları için değil. Bu gün Mert abide olmadığı için onlar gelmeseydi bu kalabalığın hepsine Deniz ve ben yetişemezdik. Ayrıca onlar sayesinde Denizle fazla yalnız kalmıyorduk ve bu durum beni rahatlatıyordu.
Ben mutfağa girdiğimde Deniz bir tabağa ayçöreği koyuyordu. Sanırım bazen fazla erken konuşuyordum.
Yine göz göze gelmiştik. Neden böyleydi bakışları? Çok farklıydı . Koyu mavi gözleri sanki bana bakarken sonsuza dek ona güvenmemi ister gibiydi. Yada ben İlayda'nın anlattığı şeyleri çok fazla dinlemekten kafayı yemiştim. O bana gülümseyerek mutfağın kapısından çıkarken ben bir kaç dakika nedensizce arkasından baktım. Kalbime şuan bağırmak ve şöyle demek istiyordum. Senin derdin neee? Evet , gerçekten kalbime bunu sormak istiyordum.
Başımı düşüncelerden uzaklaşmak isteyerek salladım. Not defterimdeki istenilen şeyleri tabaklara koydum ve sonrada tepsiyi elime aldım. Ayak seslerinden Deniz'in mutfağa geri döndüğünü anlamıştım.
"Yardım etmemi ister misin?"
Tepside tek eksik limontaydı. Aslında yardıma ihtiyacım yoktu ama neden bilmiyorum , teklifini geri çevirememiştim.
"Tepsiye tek gereken şey limonata."
Gülümsedi ve bir bardak çıkardı. O limontayı doldururken aklıma gelen şeyle ona döndüm. O gün çok güzel dediği fakat berbat olan o limonata aklıma gelmişti ve merakla koyu mavi gözlerine baktım.
"O gün o limonatayı neden içtin? Neden beğendiğini söyledin?"
Bu gün iyice boş boğaz olup çıkmıştım ama sürekli düşünmektense merak ettiğim soruların cevabını ondan almak çok daha kolaydı.
Kocaman gülümsedi. Koyu mavi gözleri bana döndü.
"Çünkü sen vermiştin."
Yüzüme bir tebessüm yayılırken kalp atışlarım melodisini değiştirmiş ve yanaklarım yanmaya başlamıştı. Ben ne diyeceğimi bilmeyerek bakarken Deniz elindeki limonata bardağını tuttuğum tepsiye bıraktı.
Ardından gülümseyerek tepsiyi elimden aldı. Ben şaşlınlıkla elimden alınan tepsiye bakarken o çoktan mutfaktan çıkmıştı.
Peşinden bende çıktığımda tepsinin içindeki tabakları kız grubunun masasına bırakan Deniz'i ve ona gülümseyen ismini bilmediğim esmer kızı gördüm.
Ben pembe tezgahın ardından onlara bakarken kız gözlerini bana ardından tekrar Denize çevirdi. Kıkırdayarak Denize bir şeyler söylüyordu ve resmen tepeden tırnağa Deniz'i süzüyordu . Şu an o kızdan az önceye göre biraz daha nefret etmem çok mu yanlıştı? Muhtemelen evet diyerek kendi sorumu cevapladım.
Deniz'in bakışları bana döndüğünde yine göz göze gelmiştik . Ben utançla kızarırken o bana gülümsedi ve o kıza bir şeyler söyledi. Yanlarına gidip ne konuştuklarını duymak istiyordum fakat o zamanda kıskanıyormuşum gibi gözükecekti. Zaten kıskanımyor muydum? Tuhaf , kırıcı yoğun bir duyguydu. Kıskanmamam gerekirdi , kıskançlık kötü bir duyguydu ama ilk defa böyle hissediyordum.
Yine düşüncelerimle savaş verirken moral bozukluğuyla mutfağa girdim. Deniz'in kimle konuştuğu beni ilgilendirmemeliydi.
Tezgahın üzerinde duran bezi elime aldım ve temiz olduğu halde yine tezgahı silmeye başladım. Hırsla sildiğim tezgaha öfkeyle bakıyordum . Sahi tezgahın ne suçu vardı?
Ben sinirle gereksiz yere tezgahı 7. Kez silerken Ayça ve Tuğçe yanıma geldiler.
Ayça gülümserken Tuğçe de durmam için koluma dokundu. Ne olduğunu anlamayarak bezi elimden bıraktım.
Ayça kehribar gözleriyle bana bakarken konuşmaya başladı.
"Denizle aranızda bir şey olduğu çok belli . Biliyorum belki bunu söylemek bana düşmez ama sana bir şey söylemek isterim."
Yine kızarmıştım. Sahiden bu kadar belli mi oluyordu? İlayda haklı mıydı? Bu kadar mı kötü rol yapıyordum?
"Ona duygularını söyle Kumsal . Biz daha yeni tanışıyoruz. Biliyorum, belki bir yabancıyla bu konuyu konuşmak istemeyebilirsin ama kendini bu konuda yiyip bitirdiğin çok belli oluyor."
Sözlerinde samimi olduğu yüzünden belli oluyordu. Önce İlayda sonra Mert abi ve şimdide daha yeni tanıştığım Ayça ve Tuğçe bana benzer şeyler söylüyorlardı.
Tek sorun şuydu ki ben ona açılmak değil onu unutmak istiyordum. Karşılıklı sevgi diye bir şey olduğunu düşünmüyordum. Kalbim kırılmadan bu sevgi tohumlarını kalbimden sökmeliydim.
Tuğçe kolumu okşarken Ayça'nın sözlerine eklemede bulundu.
"Şunu bil ki platonik aşk en kötüsüdür. Yıllarca sakladığın duygular kalbini yorar. Ben üç sene boyunca aptal gibi duygularımı sakladım."
Merakla bakışlarımı Tuğçe'ye çevirdim.
"Duygularını açıklayınca ne oldu?"
Burukça gülümsedi.
"Hiç açıklayamadım ki . Açıklayacağım gün...''
Tuğçe cümlesinin devamını getiremedi her ne yaşadıysa kalbinin sızladığı gözlerinden anlaşılıyordu. Onu anlatmaya zorlamadım , üzerine gitmedim. Yaşadıklarının daha taze olduğunu anlamıştım. Yutkunup devam etti. Güven veren bir tebessümle onu rahatlatmaya çalıştım.
''Her neyse hiç açılamadım.''
Dudaklarında ufak buruk bir tebessüm oluştu. Aklında hala "Acaba açılsaydım ne olurdu?" sorusunun olduğu ve bunun cevabını öğrenemeyecek olmasının onu üzdüğü belliydi.
Tuğçe bakışlarını yerdeki fayanslardan tekrar bana çevirdi.
"Ayrıca benimki karşılıksızdı seninki öyle değil."
Ayça Tuğçe'nin söylediklerinin ardından sıkıntılı bir nefes verdi. Benim aklım ise Tuğçe'nin dediklerinde kalmıştı.
Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorlardı ki ? Ne Denizi nede beni tanımıyorlardı bile.
"Bundan nasıl bu kadar eminsin ? Yani karşılıklı olduğundan?
Ben sol kolumu huzursuzca sıvazlarken Tuğçe kocaman gülümsedi.
"Yan masadaki tabakları toplarken Deniz'in o esmer kızla konuştuklarına biraz kulak misafiri olmuş olabilirim."
Ben şaşkınca ona bakarken o elini omzuma koydu.
"O kız Deniz'e sevgili olmayı teklif etti."
Tepkisiz kalmaya çalıştım ama canımın yandığını hissediyordum. Onları birlikte izlerken olduğundan daha yoğun bir duygu kalbimden geçti. Bu duygu nasıl tarif edilirdi?
Deniz'e sevgili olmayı teklif etmişti. Oysa Deniz'i tanımıyordu bile.
Duygular böyle şeyler değildi. Önemli bir duygunu bu kadar kolay söyleyemezdin değil mi?
Her şey görünüşle ilgili değildi ama o kız ve ona benzeyen kızlar sevgiliye çanta gözüyle bakıyorlardı. Kendilerine yakıştığını düşündükleri yada tipini beğendikleri ilk kişiye sevgili olmayı teklif ediyor , flörtleşiyorlardı. Sevgi sadece dış görünüşle ilgili olmamalıydı , sevgi kalple hissedilmeliydi.
Sevmek birçok cümleyle tanımlanabilirdi. Sevmek güzel bir söz ,bakış, davranış gerektirirdi. Sevmek mutlu hissetmek ,hisettirebilmek , sırtını birine yaslayabileceğini bilmekti.
Sevmek birçok cümleyle tanımlanabilirdi.
Sevmek kendi çıkarlarından sevdiğininkini önde tutmak demekti. Sevmek çok fazla şey gerektirdi.
Her şeyden önce gerçek bir güven isterdi.
Ben çatık kaşlarımla Tu
ğçe'ye bakarken onun yüzündeki gülümseme büyüdü.
"Deniz bu soruyu cevaplamadı ve sen onlara bakarken sana bakıp gülümsedi . Sonra şöyle dedi;"
"Benim korumam gereken bir kalp var."
Ben şok içinde Tuğçe'ye bakarken onun yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
"Ve bence o senin kalbin Kumsal..."













