İçeriğe geç

Küllerinden Kalanlar

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Küllerinden Kalanlar

Bölüm 2

Güneşli bir gün~

Küllerinden Kalanlar

Bölüm 1 – Güneşli Bir Gün

Sabah…

İnsanın en huzurlu anı, henüz gözlerini açmadan önceki birkaç saniyedir.

Ne geçmiş vardır ne gelecek.

Sadece sessizlik…

Güneş, yüzüne vuran ılık ışıkla hafifçe kıpırdandı. Perdelerin arasından süzülen ince güneş huzmeleri odanın ahşap zeminine altın rengi çizgiler bırakıyordu. Açık duran pencereden içeri tuzlu deniz kokusu ve serçelerin cıvıltısı doluyordu.

Yastığına biraz daha sokuldu.

“Biraz daha uyusam…” diye mırıldandı.

Tam gözlerini tekrar kapatmıştı ki aşağıdan babasının tok sesi duyuldu.

“Güneeeeş! Prensesim! Kahvaltı soğuyacak!”

Küçük kız yorganı başına çekip gülmeye başladı.

“Babaaa… Beş dakika!”

“Üç dakika!”

“Beş!”

“Dört!”

“Tamam tamam, kalkıyorum!”

Babası her zamanki gibi kazanmıştı.

Güneş yavaşça yatağından doğruldu. On yaşındaydı. Yaşına göre biraz kısa boyluydu. Omuzlarına kadar uzanan parlak sarı saçları uykudan dolayı hafifçe kabarmıştı. Güneş ışığı saçlarına vurunca sanki ince altın telleri parlıyormuş gibi görünürdü.

Babası bu yüzden ona sık sık,

“Senin adını boşuna Güneş koymamışız.”

derdi.

Aynanın karşısına geçti.

Saçlarını iki eliyle düzeltmeye çalıştı.

Başaramadı.

Kendi hâline bakıp güldü.

“Can yine dalga geçecek…”

Bu düşünce bile yüzünü gülümsetmeye yetmişti.

Dolabını açtı. İçinden en sevdiği sarı tişörtünü ve kot şortunu çıkardı. Annesi sarı rengin ona çok yakıştığını söylerdi.

Üzerini değiştirdikten sonra odasına son bir kez göz gezdirdi.

Duvarında rengârenk çizdiği resimler asılıydı. Çalışma masasının üzerinde yarım kalmış boya kalemleri, cam kenarında küçük bir kaktüs ve yatağının başucunda en sevdiği ayıcığı duruyordu.

Ayıcığın burnuna hafifçe dokundu.

“Beni bekle.”

Sonra odasından çıktı.

Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen mis gibi kızarmış ekmek ve çayın kokusu bütün evi sarmıştı.

Annesi ocakta menemen karıştırıyordu.

Karnı henüz çok belli değildi ama son günlerde daha çabuk yoruluyordu. Güneş bunun nedenini tam olarak bilmiyordu. Annesi sadece “Biraz halsizim.” deyip geçiştiriyordu.

Babası ise her zamanki yerinde oturmuş gazeteyi okuyordu.

Güneş içeri girer girmez gazeteyi indirip gülümsedi.

“Günaydın benim sarı papatyam.”

“Günaydın babacığım.”

Koşarak babasına sarıldı.

Babasının gömleği her zaman sabun ve kolonya kokardı.

Bu koku Güneş’e güven verirdi.

Babası saçlarını karıştırdı.

“Her geçen gün biraz daha güzelleşiyorsun.”

Annesi arkasını dönmeden gülümsedi.

“Sen de her gün aynı şeyi söylüyorsun.”

“Çünkü her gün doğru.”

Üçü birden gülmeye başladılar.

Evlerinin en sevdiği yanı buydu.

Küçüktü…

Ama kahkahaları büyüktü.

Kahvaltı boyunca babası gazetede okuduğu komik haberleri anlatıyor, Güneş de ağzı dolu dolu gülmeye çalışıyordu.

Bir ara babası çayından bir yudum aldı.

“Bugün Can’la yine denize gidecek misiniz?”

“Evet!”

“Çok açılmayın ama.”

“Söz.”

“Geçen hafta da söz vermiştin.”

“Ama bu sefer gerçekten.”

Babası gözlerini kısıp şüpheyle baktı.

“Emin miyiz?”

“Eminiz.”

Tam o sırada kapının zili çaldı.

Güneş heyecanla ayağa fırladı.

“Kesin Can!”

Babası gülerek başını salladı.

“Kapıyı kırmadan aç.”

Güneş koşarak kapıya gitti.

Kapıyı açar açmaz karşısında kumral, hafif dağınık saçlı, uzun boylu bir çocuk duruyordu. On iki yaşındaki Can…

Yüzünde her zamanki yaramaz gülümsemesi vardı.

“Uyandın mı sonunda?”

Güneş kaşlarını çattı.

“Çoktan uyanmıştım.”

“Yalan.”

“Değil.”

“Saçların söylüyor.”

Refleks olarak saçlarına dokundu.

Can kahkaha atmaya başlayınca Güneş hafifçe omzuna vurdu.

“Çok komiksin!”

“Biliyorum.”

“Hiç komik değilsin.”

“Bunu söylerken bile gülüyorsun.”

Güneş istemsizce gülümseyince Can zafer kazanmış gibi kollarını iki yana açtı.

“İşte yakalandın.”

İçeriden babasının sesi geldi.

“Can oğlum, kahvaltı yaptın mı?”

“Yaptım amca.”

“Emin misin?”

“Evet.”

“Yine de gel bir simit al.”

Can çekinerek içeri girdi.

Güneş’in babası onu öz evladı gibi severdi.

Masadan bir simit alıp uzattı.

“Yolda acıkırsın.”

“Teşekkür ederim.”

Can simidi alırken göz ucuyla Güneş’e baktı.

“Sana yok.”

“Ben zaten doydum.”

“Kesin mi?”

“Evet.”

Can simidin küçük bir parçasını koparıp ona uzattı.

“Al.”

“Az önce bana yok dedin.”

“Fikrimi değiştirdim.”

İkisi de aynı anda gülmeye başladı.

Annesi onları izlerken başını iki yana salladı.

“Şu ikiniz hiç uslanmayacaksınız.”

Belki de haklıydı.

Çünkü onlar sadece komşu çocukları değildi.

Birlikte büyümüşlerdi.

Birlikte düşmüşler, birlikte ağlamışlar, birlikte gülmüşlerdi.

Ve ikisi de bunun sonsuza kadar süreceğini sanıyordu.

Oysa hayat…

En çok da çocukların sonsuz sandığı şeyleri yarım bırakmayı severdi.

Kapıdan çıkar çıkmaz yüzlerine sıcak yaz rüzgârı vurdu.

Mahalle, her zamanki gibi capcanlıydı. Sokak aralarında bisiklet süren çocuklar, evlerinin önünde çekirdek çitleyen teyzeler, bahçe hortumuyla çiçeklerini sulayan amcalar…

Burası Güneş’in dünyasıydı.

Doğduğu, büyüdüğü, her köşesini ezbere bildiği küçücük mahallesi.

Can, bisikletini bahçe duvarına yaslamıştı.

“Bugün yarış var.” dedi kendinden emin bir sesle.

Güneş kaşlarını kaldırdı.

“Yine mi?”

“Evet.”

“Bu sefer kazanacağım.”

Can gülümseyerek bisikletine bindi.

“Geçen sefer de aynısını söylemiştin.”

“Çünkü bu sefer şansım var.”

“Şansa ihtiyacın var zaten.”

Güneş dil çıkardı.

“Konuşma da başla.”

Üç…

İki…

Bir…

Can’ın saymasıyla ikisi de aynı anda pedallara yüklendi.

Rüzgâr saçlarını savururken kahkahaları bütün sokağa yayıldı.

Can uzun bacakları sayesinde birkaç metre öne geçmişti.

Güneş bütün gücüyle pedal çeviriyordu.

“Yavaşla biraz!” diye bağırdı nefes nefese.

“Asla!”

“Hile yapıyorsun!”

“Buna hız deniyor.”

Tam o sırada Güneş’in bisikleti küçük bir taşa çarptı.

Dengesini kaybedip yana doğru devrildi.

“Dikkat!”

Can frenlere öyle sert bastı ki bisiklet neredeyse yere düşecekti.

Koşarak yanına geldi.

“İyi misin?”

Güneş dizine baktı.

Ufak bir sıyrık oluşmuştu.

“İyiyim.”

“Emin misin?”

“Evet.”

Can cebinden buruşturulmuş bir mendil çıkardı.

“Durdur şu kahramanlığı.”

Dizindeki tozları yavaşça silmeye başladı.

“Can…”

“Hı?”

“Canım acımıyor.”

“Yine de temizleyelim.”

Güneş onu sessizce izledi.

Can bazen çok sinir bozucu oluyordu.

Ama aynı zamanda dünyanın en düşünceli insanıydı.

“Tamam.” dedi sonunda.

“Oldu.”

Can ayağa kalkıp elini uzattı.

“Kalk bakalım sakar.”

“Ben sakar değilim.”

“Tabii tabii.”

Elini tutup onu ayağa kaldırdı.

Sonra ikisi de hiçbir şey olmamış gibi tekrar bisikletlerine bindiler.

“Yarış devam ediyor.”

“Olmaz!”

“Neden?”

“Sen düştün.”

“Eee?”

“Yeniden başlayacağız.”

“Bu haksızlık.”

“Adil olmak lazım.”

Güneş istemeden gülümsedi.

“Tamam.”

Can’ın böyle kuralları vardı.

Kimsenin üzülmesini istemezdi.

Yarım saat sonra mahalle bakkalının önünde durdular.

Can cebinden bozuk paralarını çıkardı.

İki tane limonlu gazoz aldı.

Birini Güneş’e uzattı.

“Teşekkür ederim.”

“Afiyet olsun.”

Şişelerin kapaklarını kaldırıma vurup açtılar.

Gazozun ilk yudumu boğazlarını serinletirken ikisi de aynı anda derin bir nefes aldı.

“Çok sıcak.”

“Denize gidelim mi?”

Can’ın gözleri parladı.

“Ben de onu diyecektim.”

Bakkaldan ayrılıp sahile doğru yürümeye başladılar.

Yol boyunca her tanıdıkları onlara selam veriyordu.

“Merhaba Güneş.”

“Can, annen nasıl?”

“Yine beraber misiniz siz?”

İkisi de bu sorulara alışkındı.

Mahallede herkes onları birlikte görmeye alışmıştı.

Sahile vardıklarında güneş gökyüzünde iyice yükselmişti.

Deniz, pırıl pırıl parlıyor; hafif dalgalar kıyıya usulca vuruyordu.

Martılar gökyüzünde süzülüyor, uzaktan balıkçı tekneleri görünüyordu.

Can ayakkabılarını çıkarıp kuma attı.

“Yakalayabilirsen yakala!”

Koşmaya başladı.

“Can!”

Güneş de arkasından koştu.

İkisi de denizin kıyısına kadar kahkahalar içinde koştular.

Soğuk su ayaklarına değdiği an Güneş çığlık attı.

“Çok soğuk!”

Can gülerek avucuyla ona su sıçrattı.

“Al sana soğuk.”

“Can!”

“Ne var?”

“Bittin sen.”

Güneş iki avucuyla su alıp üzerine fırlattı.

Bir anda ikisi de çocuk kahkahaları arasında birbirlerini ıslatmaya başladılar.

Dakikalar sonra yorulup kumların üzerine oturdular.

Ayaklarını denize uzatmış, sessizce ufku izliyorlardı.

Can cebinden küçük, düz bir taş çıkardı.

“Bak şimdi.”

Taşı hafifçe eğilerek fırlattı.

Taş suyun üzerinde…

Bir…

İki…

Üç…

Dört…

Beş kez sekip gözden kayboldu.

Güneş hayranlıkla baktı.

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Yetenek.”

“Öğretsene.”

“Olur.”

Can avucuna birkaç taş koydu.

“Önce bileğini şöyle kullanacaksın…”

Güneş dikkatle onu dinlemeye başladı.

Henüz ikisi de bilmiyordu.

Bu deniz…

Bu kahkahalar…

Bu yaz günü…

Çocukluklarının en güzel anılarından biri olarak kalacaktı.

Deniz kenarında geçirdikleri saatler su gibi akıp gidiyordu.

Güneş, dizlerini kendine çekmiş kumların üzerine otururken elleriyle incecik kumu avuçlayıp yavaşça yere bırakıyordu. Parmaklarının arasından süzülen kum taneleri, güneş ışığında minik altın parçaları gibi parlıyordu.

Can ise denize bakıyordu.

“Acıktın mı?” diye sordu.

Güneş başını salladı.

“Çok.”

“Ben de.”

“Babam harçlık vermişti.”

“Benim de var.”

“Kim ödeyecek?”

Can omuz silkti.

“Kaybeden.”

“Ortada oyun yok ki.”

“O zaman oynayalım.”

Güneş gözlerini devirdi.

“Yine mi?”

Can ayağa kalkıp iki elini beline koydu.

“Kim şu kayaya kadar önce koşarsa kazansın.”

“Tamam.”

“Üç…”

“İki…”

“Bir!”

Güneş daha Can saymayı bitirmeden koşmaya başladı.

“Hey! Hile yaptın!”

“Kurallarda erken çıkmak yasak değildi!”

Can kahkahalar atarak peşinden koştu.

Ayakları kuma gömülüyor, ikisi de nefes nefese kalıyordu.

Kayaya ilk ulaşan Güneş oldu.

“Evet!”

Kollarını havaya kaldırıp sevinç çığlığı attı.

Can birkaç saniye sonra yanına geldi.

“Bu sayılmaz.”

“Neden?”

“Ben daha hazır değildim.”

“Bahane.”

“Kesinlikle bahane değil.”

İkisi de gülmeye başladı.

Can cebinden birkaç bozuk para çıkarıp salladı.

“Hadi bakalım, kazanan ne ister?”

“Dondurma.”

“Sadece bir tane mi?”

“İki tane de olur.”

Can başını iki yana salladı.

“Sen gerçekten hiç değişmeyeceksin.”

Mahallenin sahile yakın küçük büfesine doğru yürüdüler.

Büfenin önünde rengârenk dondurma afişleri vardı.

Amca onları görünce gülümsedi.

“Yine beraber misiniz?”

Can ve Güneş aynı anda cevap verdi.

“Evet.”

“Ne vereyim size?”

Güneş uzun uzun dolabı inceledi.

“Çilekli.”

Can ise hiç düşünmeden,

“Kakaolu.”

Büfeci dondurmaları uzatırken gülerek,

“Bir gün de farklı tat seçin.”

dedi.

Can omuz silkti.

“Alışkanlık.”

Güneş dondurmasından ilk lokmayı aldı.

Gözlerini kapattı.

“Bunun tadı yaz gibi.”

Can güldü.

“Yazın tadı mı olur?”

“Olur.”

“Neymiş?”

“Dondurma.”

“Başka?”

“Deniz.”

“Başka?”

“Sen.”

Can bir an duraksadı.

Sonra gülümseyip omzuyla hafifçe ona vurdu.

“Ben mevsim miyim?”

“Yok…”

Güneş utangaçça güldü.

“Ama yaz olunca hep yanımdasın.”

Can bir şey söylemedi.

Sadece gülümsedi.

Birlikte sahilde yürümeye devam ettiler.

Ayaklarının altında ezilen kumların sesi, uzaktan gelen martı çığlıklarına karışıyordu.

Güneş birden durdu.

“Can.”

“Hı?”

“Sence büyüyünce de arkadaş kalır mıyız?”

Can hiç düşünmeden cevap verdi.

“Hem de hep.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.”

“Ya sen başka şehre gidersen?”

“Gidersem de gelirim.”

“Ya ben gidersem?”

“O zaman ben seni bulurum.”

“Kesin mi?”

“Kesin.”

Güneş gülümsedi.

Can verdiği sözleri tutan biriydi.

En azından o öyle düşünüyordu.

Öğleden sonra güneş yavaş yavaş batıya eğilmeye başlamıştı.

Gökyüzü turuncuya dönüyor, denizin üzerine altın renkli bir yol uzanıyordu.

İkisi de iskeleye oturmuş ayaklarını sallıyordu.

Rüzgâr artık sabahkinden daha serindi.

Can, uzun süredir ilk kez bu kadar sessizdi.

Güneş ona döndü.

“Bugün çok dalgınsın.”

Can derin bir nefes aldı.

“Evet.”

“Neden?”

Cevap vermedi.

Sadece denize baktı.

Sonra cebindeki küçük taşı elinde çevirmeye başladı.

“Güneş…”

“Söyle.”

“Sana bir şey anlatmam lazım.”

Sesindeki ciddiyet, Güneş’in içini sebepsiz yere huzursuz etti.

Can başını önüne eğdi.

“Babamın işi başka bir şehirde çıktı.”

Güneş kaşlarını çattı.

“Eee?”

“Büyük ihtimalle…”

Cümlesini tamamlamakta zorlandı.

“…taşınacağız.”

Güneş’in elindeki dondurma yavaşça eriyip parmaklarına akarken bunu bile fark etmedi.

“Ne demek taşınacağız?”

“Henüz kesin değil.”

“Ama…”

“Babam hazırlıklara başladı.”

“Ne zaman?”

“Belki birkaç gün içinde.”

Güneş’in boğazına kocaman bir düğüm oturdu.

“Şaka yapıyorsun.”

“Keşke.”

İlk defa o gün, deniz eskisi kadar güzel görünmedi.

Çünkü bazen tek bir cümle…

Kos koca bir günü sessizliğe çevirmeye yeterdi.

Can’ın söylediklerinden sonra ikisi de bir süre konuşmadı.

Sahilden mahalleye doğru yürürlerken yalnızca ayaklarının kaldırım taşlarına vuran sesi duyuluyordu. Güneş, Can’ın gerçekten taşınacağına inanmak istemiyordu.

“Belki vazgeçerler.” dedi sessizce.

Can omuz silkti.

“Belki…”

İkisi de bunun sadece bir umut olduğunu biliyordu.

Mahallenin başına geldiklerinde yolları her zamanki gibi ayrıldı.

“Akşam görüşürüz.” dedi Can.

Güneş gülümsemeye çalıştı.

“Görüşürüz.”

Eve girdiğinde mutfaktan nefis yemek kokuları geliyordu.

Nesrin, ocakta tencereyi karıştırırken arkasını dönüp kızına baktı.

“Hoş geldin.”

“Hoş buldum anne.”

“Acıkmışsındır.”

“Çok.”

Serhat da salondan seslendi.

“Benim kızım geldi demek!”

Güneş gülerek babasının yanına koştu.

“Baba!”

Serhat onu kucağına alıp havaya kaldırdı.

“Bugün eğlendiniz mi?”

“Hem de çok.”

“Can’ı yine yenebildin mi?”

“Bir kere.”

“Bir kere mi?”

“Tamam… O beni daha çok yendi.”

Serhat kahkaha attı.

“Ben tahmin etmiştim.”

Akşam yemeğinde dört bir yandan sohbet sesleri yükseliyordu.

Serhat gün içinde yaşadığı komik bir olayı anlatıyor, Güneş gülmekten su içemiyordu.

Nesrin ise onları izleyip gülümsüyordu.

Yemek bittikten kısa bir süre sonra kapı çaldı.

Kapıyı Serhat açtı.

Karşılarında Selda ile Birol vardı.

“Rahatsız etmiyoruzdur inşallah?” dedi Selda.

“Olur mu öyle şey?” diye cevap verdi Serhat. “Tam sizi konuşuyorduk.”

Birol gülerek içeri girdi.

“O zaman doğru zamanda gelmişiz.”

Nesrin çayları hazırlarken dört yetişkin salonda sohbete daldı.

Can ile Güneş ise odasına geçtiler.

Yere oturup kutu kutu oyunlar oynadılar, resim çizdiler, birbirlerine bilmeceler sordular.

Bir süre sonra Can pencerenin kenarına yaslandı.

“Güneş.”

“Hı?”

“Taşınırsak…”

Güneş hemen sözünü kesti.

“Taşınmayacaksınız.”

Can cevap vermedi.

Sadece hafifçe gülümsedi.

Saat ilerledikçe konuşmaları yavaşladı.

Güneş yatağına uzandı.

Can da halının üzerine koydukları yastığa başını bıraktı.

“Uyudun mu?” diye fısıldadı Güneş.

“Hayır.”

“Ben de.”

Birkaç dakika sonra ikisi de konuşmayı bıraktı.

Salondan büyüklerin kahkahaları geliyordu.

Çay bardaklarının sesi birbirine karışıyordu.

Ev sıcacıktı.

Her şey olması gerektiği gibiydi.

Ve belki de bu yüzden…

Hiçbiri ertesi gün hayatlarının sonsuza kadar değişeceğini bilmiyordu.

Can, halının üzerinde uyuyakaldı.

Güneş ise yatağında, çocukluk arkadaşının gerçekten taşınmayacağını umut ederek gözlerini kapattı.

O gece ikisi de huzur içinde uyudu.

Çünkü bazen en güzel geceler…

En zor günlerden hemen önce gelir.

Bölüm sonu

3 yorum