İçeriğe geç

Küllerinden Doğmak

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Küllerinden Doğmak

Bölüm 1

Bölüm 1: Duvarlar Üzerime Gelirken

Gözlerimi açtığımda bakışlarımı odanın tavanındaki çatlağa diktim. Yıllardır buradaydım; bu odada, bu yatakta... Ama burası hiçbir zaman benim "evim" olmamıştı. Burası sadece etrafı betondan örülmüş, her gün ruhumu biraz daha kemiren bir hapishaneydi.

Salondan gelen o tanıdık, nefret ettiğim bağrışma sesleri duvarları aşıp odama ulaştığında derin bir nefes almaya çalıştım. Ama göğsümdeki o amansız, keskin ağrı buna izin vermedi. Son birkaç aydır sırtımda taşıdığım o gizemli yorgunluk, bugün her zamankinden daha ağırdı. Telefonumun ekranına baktım: Saat sabahın yedisiydi. Yeni bir gün, yeni bir savaş demekti.

Aşağıdan gelen ses yine yükseldi. Adımı haykırıyorlardı. Evdeki o mantıksız öfkenin, bitmek bilmeyen baskının hedefi olmak için yine sıram gelmişti. Yataktan doğrulurken başım döndü, gözlerim karardı. Komodine tutunarak dengemi sağladım. Aynanın karşısına geçip yüzüme baktım. Solgun, yorgun ama gözlerinde hâlâ o inatçı parıltıyı taşıyan 25 yaşında bir genç adam vardı karşımda.

"Bu evden kurtulacağım," diye fısıldadım aynadaki yansımama. "Ne olursa olsun, kendi hayatımı kuracağım."

O an henüz bilmiyordum; bedenimin içinde, o baskıcı evden çok daha sinsi bir düşmanın sessizce büyüdüğünü.

Kapıyı açıp koridora çıktığımda hava adeta barut kokuyordu. Bizim evde huzur, sadece fırtınadan önceki o birkaç dakikalık sessizlikten ibaretti. Mutfağa adımımı atar atmaz, hiçbir mantıklı sebebi olmayan o suçlayıcı bakışlar ve arkası kesilmeyen dırdırlar üzerime yığıldı.

"Yine mi geç kalktın? Sorumsuzsun, hiçbir baltaya sap olamayacaksın!"

Oysa daha saat yediydi. Gece geç saatlere kadar bilgisayar başında çalışmış, bir çıkış yolu bulabilmek için yazılımla, siber güvenlikle uğraşmıştım. Ama bu evde harcadığın emeğin hiçbir değeri yoktu. Onların gözünde sadece kendi kurallarına göre eğip bükebilecekleri bir nesneydim. Sesimi çıkarmadım. Eskiden olsa kavga ederdim ama artık enerjim kalmamıştı. İçimdeki o ağır yorgunluk, tartışma isteğimi tamamen emip bitirmişti.

Tam o esnada göğsüme öyle bir ağrı saplandı ki, elimdeki bardağı tezgaha zor bıraktım. Soluğum kesildi, öksürmeye başladım. Öksürdükçe boğazımdan yukarı sıcak bir kan tadı yükseldi.

"Ne var yine, numara mı yapıyorsun?" diye arkamdan söylenen o sese dönüp bakmadım bile. Ceketimi aldığım gibi kendimi dışarı, sokağa attım. O deli evden uzaklaşmak, o an canımın acısından daha önemliydi. Ama bu seferki ağrı geçmiyordu. Ayaklarım beni saniyeler içinde mahalledeki devlet hastanesine doğru sürükledi.

Hastanenin koridorları o bildiğim kasvetli, ilaç kokan havasıyla beni karşıladı. Sıram gelip doktorun odasına girdiğimde, sadece basit bir check-up veya akciğer filmi çektirip çıkacağımı sanıyordum. "Çok çalışmaktandır, strestendir" deyip kendimi avutuyordum.

Doktor, tahlil sonuçlarımın olduğu ekrana uzun uzun baktı. O odadaki sessizlik uzadıkça, kalbimin ritmi hızlandı. Sonunda gözlüklerini çıkarıp bana döndü. Yüzündeki o ciddiyet, başımdan aşağı kaynar sular dökülmesine yetti.

"Kaan," dedi sesi oldukça yumuşak ama bir o kadar da ağır bir tonla. "Yaşın çok genç. Bunu söylemek kolay değil ama akciğerinde bir kitle tespit ettik. İleri evre bir tümör... Yani, kansersin."

Dünya o an durdu. Doktorun dudakları kıpırdamaya devam ediyordu; "kemoterapi", "tedavi süreci", "erken müdahale" gibi kelimeler havada uçuşuyordu ama ben hiçbirini duymuyordum. Kulaklarımda sadece derin bir çınlama vardı. 25 yaşındaydım. Hayatımı kurmaya, o deli evden kaçmaya çalışırken, hayat bana en büyük çelmeyi takmıştı. Bedenim bana ihanet ediyordu.

Hastaneden nasıl çıktığımı, sokaklarda nasıl yürüdüğümü hatırlamıyorum. Parktaki bir banka oturdum. Ellerime baktım. Kanserdim. Ölümcül bir hastalık, bedenimin tam ortasına kamp kurmuştu.

Gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama bu bir teslimiyet gözyaşı değildi. İçimde, o güne kadar hiç hissetmediğim devasa bir öfke patlaması yaşandı. O eve geri dönüp, o anlamsız kavgaların içinde eriyip gitmeyecektim. Madem zamanım kısıtlıydı, madem önümde devasa bir savaş vardı, o zaman kuralları ben koyacaktım.

Kendi kendime yemin ettim. O eve dönecek, eşyalarımı toplayacak ve arkama bile bakmadan çıkacaktım. Hem o evi yenecektim, hem de bu hastalığı.

Küllerimden doğacaktım. Başka çarem yoktu.

Kaan, o boğucu eve geri döndüğünde ailesine ne diyecek? Hastalığını onlardan saklayıp gizlice mi kaçacak, yoksa yüzlerine her şeyi haykıracak mı? Yorumlarınızı bekliyorum!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.