İçeriğe geç

KÜLLERİNDEKİ AŞK

Bölüm 1 · 12 dk okuma

KÜLLERİNDEKİ AŞK

Bölüm 1

DÜŞMANIN KOLLARINDA

Isabella Moreau — Kırılmış bir kalbin sahibi 25 yaşında. Isabella, Fransa'nın en köklü ailelerinden birinin kızıydı. Ta ki babasının ölümüyle ailesinin bütün sırları ortaya çıkana kadar. Dışarıdan zarif, soğukkanlı ve gururlu görünür; oysa içinde hâlâ geçmişte sevdiği adama inanan genç bir kadın yaşamaktadır.

En büyük yarası: En güvendiği insan tarafından ihanete uğramak.

En büyük amacı: Ailesini mahvedenlerden hesap sormak.

Gizli gerçeği: İntikam planının merkezindeki adam hakkında bilmediği bir şey vardır.

Adrian Blackwood — Tehlikeli bir adamın kalbi 31 yaşında. Londra'nın en güçlü iş insanlarından biri. Acımasızlığıyla tanınır, kimseye güvenmez ve hayatında kontrol edemediği hiçbir şeye tahammül etmez. Isabella'nın hayatına girdiğinde onu geçmişinden gelen bir tehdit olarak görür.

En büyük yarası: Bir zamanlar sevmenin bedelini ağır ödemiş olması.

En büyük amacı: Ailesinin karanlık sırlarını sonsuza dek gömmek.

Gizli gerçeği: Isabella'nın nefret ettiği adam olması, bütün hikâyenin yalnızca görünen yüzüdür.

Victoria Sinclair — Gülümseyen düşman 28 yaşında. Adrian'ın yıllardır hayatında olan, sosyetenin gözde kadınlarından biri. Zarifliği ve kusursuz tavırlarıyla herkesi kendine hayran bırakır. Fakat istediği bir şeyi kaybetmeye asla tahammül etmez.

En büyük korkusu: Yerini başka bir kadına kaptırmak.

En büyük amacı: Adrian'ın hayatındaki tek kadın olarak kalmak.

Gizli gerçeği: Isabella'nın geçmişiyle ilgili bildikleri, herkesin hayatını değiştirebilir.

Lucien Moreau — Ailenin saklı yüzü 29 yaşında. Isabella'nın ağabeyi. Babalarının ölümünden sonra aileden uzaklaşmış, yıllarca ortadan kaybolmuştur. Geri döndüğünde kız kardeşini korumak istediğini söyler; ancak geçmişte nerede olduğu sorusuna hiçbir zaman açık cevap vermez.

En büyük çelişkisi: Kız kardeşini korumakla kendi sırlarını saklamak arasında kalması.

Gizli gerçeği: Babalarının ölümü hakkında bildikleri, Isabella'nın intikamını bambaşka bir yola sürükleyebilir.

Richard Blackwood — Geçmişin mimarı 58 yaşında. Adrian'ın babası ve Blackwood imparatorluğunun gerçek yöneticisi. İnsanları parayla, sırlarla veya korkuyla kontrol eder. Isabella'nın ailesiyle yıllar öncesine dayanan bir hesabı vardır.

En büyük amacı: Ailesinin gücünü ne pahasına olursa olsun korumak.

Gizli gerçeği: Moreau ailesinin çöküşü, tesadüfen gerçekleşmemiş olabilir.

---------------------------

Londra, İngiltere — Üç yıl sonra

Yağmur, Londra'nın karanlık sokaklarını döverken Isabella Moreau, aynadaki kadına uzun uzun baktı.

Karşısındaki yüz kendisinindi. Aynı yeşil gözler, aynı dudaklar, aynı çene çizgisi...

Ama bir zamanlar o gözlerde yaşayan umut yoktu artık.

Üç yıl önce, aşkın insanı iyileştirebileceğine inanırdı. Birinin elini tuttuğunda dünyanın geri kalanının susabileceğini, sevildiğinde insanın bütün korkularını yenebileceğini düşünürdü.

Yanılmıştı.

Çünkü bazen insanı en derininden yaralayan kişi, yarasını öpeceğine söz veren kişiydi.

Isabella, masanın üzerindeki siyah kadife kutuyu açtı. İçinde, üç yıl boyunca bir kez bile parmağına takmadığı elmas yüzük duruyordu.

Adrian'ın yüzüğü.

Onu son gördüğünde Adrian, gözlerinin içine bakarak onu sevdiğini söylemişti. Aynı gecenin sabahında ise Isabella'nın babası ölü bulunmuş, ailesinin bütün mal varlığına el konulmuş ve babasının yıllardır inşa ettiği imparatorluk bir anda çökmüştü.

Üstelik bütün belgeler, bütün tanıklar, bütün kanıtlar tek bir ismi işaret ediyordu.

Adrian Blackwood.

Isabella yüzüğü avucuna aldı. Elmas, odanın loş ışığında soğukça parladı.

“Beni hatırlıyor musun, Adrian?” diye fısıldadı.

Sesinde ne özlem vardı ne de gözyaşı.

Yalnızca yıllardır beslediği bir nefret.

“Çünkü ben seni bir gün bile unutmadım.”

Yüzüğü kutuya geri bıraktı ve çekmeceden siyah bir davetiye çıkardı. Kalın kâğıdın üzerinde altın harflerle Blackwood Vakfı'nın yıllık yardım galası yazıyordu.

Gecenin ev sahibi Richard Blackwood'du.

Ve gecenin en önemli konuğu, Adrian Blackwood.

Isabella'nın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

Üç yıl boyunca adını değiştirmemiş, yüzünü saklamamıştı. Buna gerek de yoktu. Blackwood ailesinin onu hatırlamak isteyeceğini sanmıyordu. Onların gözünde Isabella Moreau, çoktan geçmişte kalmış, yoksulluğa ve kedere gömülmüş bir kadındı.

Oysa onlar onun geri döndüğünü henüz bilmiyorlardı.

Daha da önemlisi, Isabella'nın artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı.

Telefonu titredi.

Bilinmeyen bir numaradan gelen mesaj ekranda belirdi.

Bu gece oraya gitme. Adrian seni gördüğü anda her şey değişecek.

Isabella kaşlarını çattı.

Mesajın altına ikinci bir satır daha eklendi.

Babanın ölümünü gerçekten kimin emrettiğini öğrenmek istiyorsan, Blackwood ailesine güvenme.

Bir anlığına odanın içindeki bütün sesler kayboldu.

Babası.

Üç yıldır bu kelimeyi zihninde defalarca çevirmiş, ölümünün ardındaki ayrıntıları araştırmış, ulaşabildiği her kapıyı çalmıştı. Fakat eline geçen her ipucu ya bir duvara çarpıyor ya da onu Adrian'a götürüyordu.

Şimdi ise bir yabancı, bütün bildiklerinin yanlış olabileceğini söylüyordu.

Isabella mesaja cevap yazmadı. Telefonu çantasına bıraktı, siyah elbisesini giydi ve saçlarını omuzlarının üzerine dökülen dalgalar hâlinde bıraktı.

Bu gece korkmayacaktı.

Bu gece sorularını soracaktı.

Ve gerekirse, nefret ettiği adamın gözlerinin içine bakarak onu yeniden kendisine âşık edecekti.

Çünkü intikamın en etkili biçimi, düşmanının seni yeniden kaybetmekten korkmasını sağlamaktı.

Blackwood Malikânesi ışıklar içindeydi.

Kristal avizeler, mermer sütunlar ve altın işlemeli duvarlar, yıllardır aynı ailenin gücünü temsil ediyordu. Bahçeye dizilmiş lüks otomobillerin arasından geçen davetliler, birbirlerine gülümseyerek merdivenleri çıkıyordu.

İçeride müzik çalıyor, kadehler tokuşturuluyor, servet ve nüfuz sahibi insanlar birbirlerine hiç bitmeyecekmiş gibi gelen vaatlerde bulunuyordu.

Adrian Blackwood ise bütün bu kalabalığın ortasında sıkılmış görünüyordu.

Siyah smokininin ceketini düzelterek babasının yanına yaklaştı.

“Davetlilerin yarısı buraya bağış yapmak için değil, fotoğraflarını gazetelerde görmek için geldi,” dedi.

Richard Blackwood, kadehinden küçük bir yudum aldı.

“İnsanların neden geldiğiyle ilgilenme. Önemli olan, giderken neye inandıklarıdır.”

Adrian babasına yan gözle baktı.

“Bazen senin insanlardan hoşlanıp hoşlanmadığını merak ediyorum.”

“İnsanları sevmek zorunda değilim. Onları anlamam yeterli.”

Adrian cevap vermedi. Babasının bu düşünce biçimine çocukluğundan beri alışkındı. Richard Blackwood için sevgi, zayıflık; sadakat, satın alınabilir bir ayrıcalık; aile ise korunması gereken bir güçtü.

Tam o sırada merdivenlerden yükselen fısıltılar salondaki uğultuyu değiştirdi.

İnsanlar başlarını kapıya çevirdi.

Adrian da bakışlarını kaldırdı.

Ve dünya, bir saniyeliğine durdu.

Siyah bir elbisenin içinde, başı dik bir kadın salona girmişti. Boynunda gösterişsiz bir pırlanta kolye, bileğinde ince bir saat vardı. Yüzünde hiçbir davetlinin ilgisini aramayan, kendinden emin bir ifade taşıyordu.

Adrian önce onun gözlerini gördü.

Zümrüt yeşili.

Ardından yüzünü tanıdı.

Kadehi elinde hareketsiz kaldı.

“Hayır,” diye fısıldadı.

Richard oğluna döndü.

“Ne oldu?”

Adrian cevap vermedi.

Çünkü üç yıl önce toprağa gömdüğünü sandığı geçmişi, şimdi birkaç metre ötesinde duruyordu.

Isabella Moreau.

Hayattaydı. Karşısındaydı. Üstelik onu gördüğü anda kaçıp gitmemişti.

Aksine, kalabalığın arasından geçerek onlara doğru ilerliyordu.

Adrian'ın zihninde birbirine çarpan yüzlerce soru vardı. Nerede yaşamıştı? Nasıl geri dönmüştü? Onu kim bulmuştu? Ve en önemlisi, neden tam da bu gece buradaydı?

Isabella önlerinde durdu.

Önce Richard'a baktı, ardından gözlerini Adrian'a çevirdi.

“Bay Blackwood,” dedi sakince. “Beni hatırladınız mı?”

Adrian'ın çenesi gerildi.

“Isabella.”

Adını söyleyişindeki kırılma, kadının gözünden kaçmadı. Bir zamanlar o sesi duymak için bütün dünyasını verebilirdi. Şimdi ise aynı ses, içinde yalnızca eski yaralarının sızısını uyandırıyordu.

“Beni hatırlamanız ne güzel.” Isabella elini uzattı. “Bunca yıldan sonra yeniden tanışmak gerekebilir diye düşündüm.”

Adrian onun eline baktı.

Bu, bir tokalaşma değildi.

Bir meydan okumaydı.

Elini tuttuğunda Isabella'nın parmakları soğuktu. Adrian ise elini bırakmakta bir an gecikti. Küçücük bir tereddüt, ikisinin de geçmişini hatırlamasına yetmişti.

Isabella elini çekti.

“Bu gece çok güzel görünüyorsunuz,” dedi. “İnsan, hayatını mahveden bir adamın bu kadar huzurlu yaşayabildiğini görünce şaşırıyor.”

Richard'ın yüzü sertleşti.

“Burası bunun için uygun bir yer değil, Bayan Moreau.”

Isabella ona döndü.

“Merak etmeyin. Henüz kimseyi suçlamadım.”

“Henüz mi?” diye sordu Adrian.

Isabella yeniden ona baktı. Gülümsemesi biraz daha belirginleşti.

“Bazı soruların cevaplarını almadan kimseyi suçlamam, Adrian. Bunu en iyi sen bilirsin.”

Adrian'ın gözleri karardı. O cümlede, yalnızca geçmişten kalma bir sitem değil, onun henüz anlamlandıramadığı bir tehdit vardı.

Tam o sırada sarışın bir kadın yanlarına geldi. Victoria Sinclair, Adrian'ın koluna alışkanlıkla girdi ve Isabella'yı baştan aşağı süzdü.

“Adrian, sevgilim, bizi tanıştırmayacak mısın?”

Isabella'nın bakışları Victoria'nın eline kaydı.

Bir zamanlar Adrian'ın elini nasıl tuttuğunu hatırladı. Parmaklarının arasındaki sıcaklığı, başparmağının elinin üzerinde yaptığı küçük hareketleri, kendisini öptükten sonra alnına bıraktığı o yumuşak dokunuşu...

Anılar, istemediği hâlde zihnine doluştu.

Ama yüzünde hiçbir şey değişmedi.

“Isabella Moreau,” dedi Adrian, sesi soğuk ve kontrollüydü.

Victoria'nın gülümsemesi bir anlığına dondu.

“Moreau mu?”

“Evet,” dedi Isabella. “Ailem hakkında bir şeyler duymuş olabilirsiniz.”

Victoria'nın gözlerinde çok kısa bir gölge belirdi. Ardından yeniden gülümsedi.

“Elbette. Üzücü bir hikâyeydi.”

“Öyleydi.” Isabella başını hafifçe eğdi. “Özellikle de herkesin anlatılan hikâyeye inanması bakımından.”

Adrian, Isabella'nın yüzünü dikkatle inceliyordu. Bu kadın, hatırladığı Isabella değildi. Eskiden acı çektiğinde gözlerini kaçırırdı. Şimdi ise karşısındaki insanın en zayıf noktasını bulana kadar bakışlarını ayırmıyordu.

“Seninle konuşmamız gerekiyor,” dedi Adrian.

“Gerçekten mi?” Isabella saatine baktı. “Üç yıl önce de böyle düşünseydin keşke.”

“Isabella—”

“Hayır.” Sesi yükselmemişti ama Adrian sustu. “Bu gece seninle geçmiş hakkında konuşmaya gelmedim. İş hakkında konuşacağız.”

Richard'ın yüzündeki ifade değişti.

“Ne işi?”

Isabella çantasından ince bir dosya çıkardı.

“Moreau Holding'in yeniden yapılandırılmasıyla ilgili teklifim.”

Richard dosyaya bakmadı bile.

“Moreau ailesinin artık bir şirketi yok.”

“Yanılıyorsunuz. Şirketin borçlarının bir kısmını satın aldım. Kalan hisseler üzerindeki hakları da devralmak üzereyim.”

Bu kez Richard sustu.

Adrian'ın bakışları dosyaya indi. Isabella'nın bunu yapabilmesi için ciddi bir sermayeye, güçlü bağlantılara ve yıllar süren bir hazırlığa ihtiyacı vardı.

Üç yıl önce hiçbir şeyi kalmamıştı.

Şimdi ise Blackwood ailesinin karşısında duruyor ve onların geçmişte el koyduğu imparatorluğu geri almakla tehdit ediyordu.

“Bunu nasıl başardın?” diye sordu Adrian.

Isabella hafifçe gülümsedi.

“Senin bana öğrettiğin bir şey vardı.”

“Neymiş o?”

“İnsanların seni ne kadar küçümsediğini asla belli etme. Bırak, seni güçsüz sansınlar. Böylece ne zaman vuracağını anlayamazlar.”

Adrian'ın yüzüne, yalnızca Isabella'nın fark edebileceği kadar küçük bir acı yerleşti.

Çünkü bu sözleri gerçekten de ona kendisi öğretmişti.

Bir zamanlar, ikisi de geleceklerini planlarken...

Isabella dosyayı Richard'a uzattı.

“Teklifimi incelemenizi öneririm. Çünkü bu yalnızca başlangıç.”

Ardından arkasını dönüp uzaklaştı.

Adrian, onun kalabalığın içinde kaybolmasını izlerken içindeki öfkenin altında başka bir duygunun kıpırdadığını fark etti.

Özlem.

Üç yıldır kendisine bile itiraf etmediği, bastırdığı, üzerine başka ilişkiler ve geceler örttüğü o duygu hâlâ oradaydı.

Ve Isabella bunu biliyor muydu?

Elbette biliyordu.

Çünkü merdivenlere ulaşmadan önce arkasına dönmüş, Adrian'a yalnızca bir saniye bakmıştı.

O bir saniyede Adrian, yıllar önce sevdiği kadının gözlerinde kendisine ait hiçbir şey kalmadığını gördüğünü sandı.

Yanılıyordu.

Isabella'nın içinde hâlâ ona ait bir şey vardı.

Nefret.

Ve nefret, bazen aşkın ölmediğini kanıtlayan en acımasız izdi.

Gece yarısına yaklaşırken Isabella, malikânenin arka balkonuna çıktı. İçerideki müzik uzaklaşmış, yağmur yeniden başlamıştı.

Çantasındaki telefon titredi.

Aynı bilinmeyen numara.

Onunla konuştun mu?

Isabella ekrana baktı ve ilk kez cevap yazdı.

Evet. Şimdi bana kiminle konuştuğumu söyle.

Yanıt neredeyse anında geldi.

Babanın ölüm gecesi oradaydım.

Isabella'nın nefesi kesildi.

Parmakları telefonun etrafında sıkılaştı.

Sen kimsin?

Bu kez cevap gecikti.

İçeriden gelen kahkaha sesleri, kadehlerin şıngırtısı ve yağmurun mermer zemine vuruşu birbirine karıştı.

Sonunda ekranda tek bir mesaj belirdi.

Bana inanmak istiyorsan, bu gece saat ikide eski Moreau malikânesine gel. Yalnız.

Isabella mesajı tekrar okudu.

Eski Moreau malikânesi...

Babası öldükten sonra mühürlenen, yıllardır kimsenin yaşamadığı ev.

Orada ne vardı?

Ve bu yabancı, babasının ölüm gecesinde gerçekten bulunmuş muydu?

“Burada ne yapıyorsun?”

Adrian'ın sesi arkasından geldi.

Isabella telefonu hemen kilitledi ve arkasını döndü.

“Biraz hava alıyorum.”

Adrian ona yaklaştı. Yüzünde salondaki soğuk ifadesinden eser yoktu. Yalnızca yorgun, öfkeli ve anlamaya çalışan bir adam vardı.

“Benden nefret ediyorsun,” dedi.

Isabella'nın gülümsemesi silindi.

“Bu bir soru mu?”

“Hayır.”

“Güzel. Çünkü cevap vermek istemiyorum.”

Adrian birkaç saniye sustu. Sonra, sanki söyleyeceği şeyin kendisini bile yaralayacağını biliyormuş gibi konuştu.

“Bana ne olduğunu anlat. Üç yıl boyunca neredeydin?”

Isabella'nın gözleri dolmadı. Ağlamayacaktı. Bir daha onun karşısında asla ağlamayacaktı.

“Bunu gerçekten bilmek istiyor musun?”

“Evet.”

“Peki.” Bir adım yaklaştı. “Babamı kaybettiğim geceyi hatırlıyorum. Evimizin kapısındaki polisleri, annemin çığlıklarını, herkesin bize sırt çevirmesini hatırlıyorum. Bir de seni hatırlıyorum.”

Adrian'ın yüzü bembeyaz oldu.

“Isabella, o gece—”

“Hayır, Adrian. Sıra bende.” Sesi titremiyordu. “Beni sevdiğini söyledin. Bana asla yalan söylemeyeceğine söz verdin. Sonra babam öldü ve sen ortadan kayboldun.”

“Ben ortadan kaybolmadım.”

“Öyle mi? O zaman neredeydin?”

Adrian cevap vermek için ağzını açtı, ama kelimeler çıkmadı.

İşte o sessizlik...

Isabella'nın üç yıldır beklediği cevaptan daha ağırdı.

Başını salladı.

“Anladım.”

“Hayır, hiçbir şey anlamadın.”

“Öyleyse bana gerçeği söyle.”

Adrian ona baktı. Gözlerinde, Isabella'nın daha önce hiç görmediği bir korku vardı.

“Gerçeği öğrenirsen beni bir daha asla aynı şekilde göremeyeceksin.”

Isabella acı acı güldü.

“Bundan daha kötüsü ne olabilir ki?”

Adrian'ın dudakları aralandı.

Fakat tam konuşacağı sırada içeriden bir adamın sesi duyuldu.

“Bay Blackwood! Babanız sizi acilen istiyor.”

Adrian gözlerini Isabella'dan ayırmadı.

“Bu konuşma bitmedi.”

“Benim için bitti.”

Isabella yanından geçip salona döndü. Adrian arkasından bakarken cebindeki telefonu çıkardı. Ekranda, babasından gelen tek satırlık bir mesaj vardı.

Isabella Moreau'nun bu gece buradan ayrılmasına izin verme.

Adrian'ın kaşları çatıldı.

Babası, Isabella'nın döndüğünü daha birkaç dakika önce öğrenmişti.

Peki, onun bu gece gitmesini neden istemiyordu?

Ve Isabella'nın bilmediği ne vardı?

Saat 01.47'de Isabella, eski Moreau malikânesinin demir kapısının önünde duruyordu.

Yağmur şiddetlenmişti. Yıllardır terk edilmiş ev, karanlığın içinde devasa bir gölge gibi yükseliyordu.

Telefonunu çıkarıp saate baktı.

On üç dakika.

Kapıyı ittiğinde paslı menteşeler uzun bir iniltiyle açıldı. Bahçedeki yabani otların arasından geçerek ana girişe ulaştı. Kapı kilitli değildi.

İçerisi buz gibiydi.

Isabella telefonunun ışığını açtı. Duvarlardaki aile portreleri, beyaz örtülerle kaplanmış mobilyalar ve merdivenlerin üzerindeki toz tabakası, bu evde zamanın üç yıl önce durduğunu gösteriyordu.

Babası bu merdivenlerden son kez inerken ona iyi geceler dilemişti.

Ertesi sabah onu bir daha hiç görememişti.

Isabella gözlerini kapatıp bir nefes aldı.

“Buradayım,” diye fısıldadı. “Artık saklanmana gerek yok.”

Saat tam ikiyi gösterdiğinde üst kattan bir ses geldi.

Bir kapı kapanmıştı.

Isabella başını kaldırdı.

“Kim var orada?”

Yanıt yoktu.

Merdivenleri yavaşça çıktı. Koridorun sonunda, babasının çalışma odasının kapısı aralıktı. İçeriden soluk sarı bir ışık sızıyordu.

Kapıyı itti.

Oda, hatırladığı gibiydi.

Masanın üzerindeki kalemlik, şöminenin yanındaki deri koltuk, duvardaki büyük saat...

Ve masanın tam ortasında duran bir zarf.

Zarfın üzerinde kendi adı yazıyordu.

Isabella'ya.

Ellerinin titremesine engel olamadan zarfı açtı. İçinden tek bir fotoğraf ve birkaç satırlık bir mektup çıktı.

Fotoğraf, babasının ölümünden birkaç gün önce çekilmişti.

Babası, Richard Blackwood ve Adrian aynı masanın etrafında oturuyordu.

Ama fotoğrafın arka yüzündeki tarih, Isabella'nın bütün bildiklerini altüst etti.

Fotoğraf, babasının öldüğü geceden sonrasına aitti.

Mektubu açtı.

Sevgili kızım,

Eğer bu mektubu okuyorsan, demek ki gerçeğe ulaşacak kadar büyüdün. Sana yıllarca anlatamadığım bir şey var. Adrian Blackwood seni benden daha önce tanıyordu. Sen onun hayatına girdiğinde, ben çoktan bir karar vermiştim.

Isabella'nın kalbi göğsüne vuruyordu.

Mektubun devamını okumaya çalıştı ama kâğıdın alt kısmı yırtılmıştı.

Arkasından bir ses geldi.

“Onu okumanı istemezdim.”

Isabella hızla döndü.

Kapının eşiğinde bir adam duruyordu.

Yüzünü gölgeler kapatmıştı. Ancak elindeki gümüş yüzüğü gördüğünde Isabella'nın kanı çekildi.

O yüzüğü tanıyordu.

Babası, öldüğü gün o yüzüğü taşıyan biriyle görüşeceğini söylemişti.

Adam bir adım öne çıktı.

“Bana bak, Isabella.”

Kadın, telefonunun ışığını adamın yüzüne çevirdi.

Ve gördüğü yüz karşısında elindeki mektup yere düştü.

Çünkü karşısında duran adam, üç yıldır öldüğüne inandığı kişiydi.

Babası.

Isabella'nın dudaklarından tek bir kelime döküldü.

“İmkânsız...”

Adamın gözleri doldu.

“Özür dilerim, kızım.”

Isabella geri çekildi. Zihni, kalbi ve bütün dünyası aynı anda parçalanıyordu.

Babası hayattaysa...

Kimin cenazesini kaldırmışlardı?

Adrian neden ortadan kaybolmuştu?

Ve üç yıldır intikam almak için peşinden koştuğu suç, gerçekten işlenmiş miydi?

Babası elini ona uzattı.

“Bana güvenmelisin. Adrian seni korumak için her şeyi yaptı.”

Isabella'nın yüzü buz kesti.

Tam o anda, alt kattan bir kapının sertçe çarpıldığı duyuldu.

Ardından bir erkek sesi yükseldi.

“Isabella!”

Adrian.

Babası kızının kolunu tuttu ve onu odanın arkasındaki dar kapıya doğru çekti.

“Vakit yok. Bizi buldular.”

Isabella elini kurtardı.

“Kim buldu?”

Babası cevap vermedi.

Çünkü koridorda ağır adımlar duyulmaya başlamıştı.

Ve Isabella, karanlık kapının eşiğinde, hayatı boyunca duyduğu en korkunç gerçeğin henüz söylenmediğini anladı.

İntikam almak için geri dönmüştü. Ama belki de intikamını alacağı adam, onu kurtarmak için üç yıl boyunca kendi hayatını mahvetmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.