Küllerin Tahtı
Bölüm 2 — Ölümün Sessizliği
Toz bulutu, okul binasının çöken duvarları arasında ağır ağır yükselirken Arda birkaç saniye boyunca hiçbir şey duyamadı. Kulaklarının içinde keskin bir uğultu vardı; sanki bütün sesler bir anda silinmiş, dünya görünmez bir boşluğun içine düşmüştü. Göğsüne saplanan beton parçasının ağırlığı nefes almasını güçleştiriyor, ciğerlerine dolan ince toz her nefeste boğazını yakıyordu. Elini yere dayayıp doğrulmaya çalıştı ancak sağ kolu keskin bir acıyla geri düştü. Kırılmıştı.
Bir an için gözlerini kapattı.
"Hayır... Daha ölmemeliyim."
Bu düşünce zihninden geçtiği anda annesinin yüzü gözlerinin önüne geldi. Sabah evden çıkarken mutfakta sessizce oturuyor, ilaçlarını içtikten sonra ona gülümsemeye çalışıyordu. O gülümsemenin ardındaki yorgunluğu Arda herkesten iyi biliyordu. Çalışabilmek için okuldan sonra saatlerce yük taşıyor, geceleri eve döndüğünde yorgunluktan yemek bile yiyemeden uyuyakalıyordu. Yine de hiçbir zaman şikâyet etmemişti. Çünkü annesi hayattaydı.
Şimdi ise aklına tek bir soru geliyordu.
"Ev..."
Eğer okul bu hâle geldiyse, şehir nasıldı?
Dışarıdan gelen çığlıklar yavaş yavaş tekrar duyulmaya başladı. Ardından patlamalar... Sirenler... Metalin bükülme sesi... İnsanların yardım çığlıkları...
Arda bütün gücünü toplayarak göğsündeki beton parçasını itti. Acı omzundan beline kadar yayıldı ama sonunda kendini kurtarmayı başardı. Ayağa kalktığında bacakları titriyordu. Koridor, birkaç dakika önce öğrencilerle doluyken şimdi savaş alanını andırıyordu. Kırılmış sıralar, devrilmiş dolaplar ve tavandan sarkan kablolar arasında hareketsiz yatan insanlar vardı.
Kalbi sıkıştı.
Tanıdığı yüzleri seçmeye başladı.
Az önce kahkaha atan çocuk...
Pencereden dışarı bakan kız...
Matematik öğretmeni...
Hiçbiri kıpırdamıyordu.
Arda birkaç saniye donup kaldı. Böyle bir manzarayı insan zihni kabul etmek istemiyordu. Daha sabah ders başlamadan önce birbirleriyle konuşan insanlar, şimdi sessizliğin içinde hareketsiz yatıyordu.
Koridorun ucundan ince bir ses yükseldi.
"Y... yardım edin..."
Arda başını çevirdi.
Çöken duvarın altında sıkışmış küçük bir öğrenci vardı. Bacağı betonun altında kalmış, gözlerinden yaşlar akıyordu. Korkudan bütün vücudu titriyordu.
Arda düşünmeden ona doğru koştu.
Kırık koluna rağmen iki eliyle beton parçasını kaldırmaya çalıştı. Damarları belirginleşti, alnından ter damladı ama kaya gibi ağır beton yerinden oynamadı.
Bir kez daha denedi.
Sonra bir kez daha...
Nefesi kesildi.
Tam vazgeçeceği sırada beton birkaç santimetre hareket etti.
Çocuk ayağını çekmeye çalıştı.
Tam kurtulacakları anda bütün bina yeniden sarsıldı.
Tavandaki büyük bir kolon korkunç bir gürültüyle aşağı düştü.
Arda refleksle çocuğu itti.
Kolon kendi omzuna çarptı.
Yere savruldu.
Gözleri karardı.
Acı artık hissedilmeyecek kadar büyümüştü.
Fakat tam o sırada binanın dışından gelen uğultu yeniden yükseldi.
Bu kez tek bir canavar değildi.
Gökyüzündeki yarık daha da genişlemişti.
İçinden yüzlerce yaratık çıkıyordu.
Bazıları insan büyüklüğündeydi; siyah deriyle kaplı, uzun pençeli yaratıklar dört ayak üzerinde koşuyor, önlerine çıkan herkesi parçalıyordu. Bazıları ise kanatlıydı; çatılara konuyor, sonra yıldırım gibi aşağı dalarak insanları havaya kaldırıp gözden kayboluyorlardı.
Şehrin sokakları birkaç dakika içinde cehenneme dönmüştü.
Arda binadan dışarı sürünerek çıkmayı başardığında gördüğü manzara nefesini kesti.
Gökyüzü artık görünmüyordu.
Simsiyah yarık bütün ufku kaplamıştı.
Helikopterler havalanmaya çalışıyor ama havaya çıkar çıkmaz görünmeyen bir kuvvet tarafından parçalanıyordu. Askerî araçlar caddelere girmiş, durmadan ateş açıyordu fakat mermiler yaratıkların derisinde kıvılcım çıkarıp yere düşüyordu.
Bir tankın topu devasa bir yaratığa isabet etti.
Patlama bütün caddeyi sarstı.
Toz dağıldığında canavar hâlâ ayaktaydı.
Hiçbir yara almamıştı.
Arda'nın dizlerinin bağı çözüldü.
"Bu... mümkün değil."
İnsanlık, tanımadığı bir düşmanla karşı karşıyaydı.
Ve kaybediyordu.
Tam o sırada cebindeki telefon titredi.
Ekranda "Anne" yazıyordu.
Titreyen elleriyle telefonu açtı.
"Anne!"
Karşı taraftan yalnızca bozuk sesler geliyordu.
"...Arda... kaç..."
Ardından korkunç bir çığlık duyuldu.
Hat kesildi.
Telefon ekranı karardı.
Arda'nın bütün bedeni buz kesti.
Defalarca tekrar aradı.
Cevap yoktu.
Bir kez daha...
Yine yoktu.
Nefesi düzensizleşti. Aklı yalnızca eve gitmek istiyordu. Annesini bulmalıydı. Yaşıyor olmalıydı. Başka bir ihtimali düşünmek istemiyordu.
Tam ayağa kalktığı sırada arkasında ağır bir nefes alış duyuldu.
Yavaşça döndü.
Yaklaşık üç metre boyunda, gri derili, kaslarla kaplı bir yaratık enkazın arasından çıkmıştı. Gözleri kıpkırmızıydı ve ağzından yere damlayan koyu renkli sıvı asfaltı eritiyordu. Pençeleri, bıçak gibi uzundu.
Canavar başını hafifçe eğdi.
Sanki avını inceliyordu.
Arda geri çekildi.
Koşmak istedi.
Ama bacakları artık onu taşımıyordu.
Canavar tek adım attı.
Sonra ikinci...
Ve üçüncü...
Aralarındaki mesafe birkaç metreye düştüğünde yaratık aniden kayboldu.
Hayır...
Kaybolmamıştı.
O kadar hızlı hareket etmişti ki Arda onu görememişti.
Bir anda önünde belirdi.
Dev pençesi havaya kalktı.
Arda gözlerini kapattı.
İçinden yalnızca tek bir cümle geçti.
"Keşke... her şeye yeniden başlayabilseydim."
Pençe bütün gücüyle aşağı indi.