Aradan 2 ay geçmişti. Damonla aramız açılmıştı fazlasıyla. Ve benim bedenim iyice şişmeye başlamıştı. Bu süreçte kendimi yemepe verdiğim için olduğunu düşünmüştüm. O sırada telefonum çalmıştı arayan aliceydi telefonu açtığımda alice hemen konuya girdi “abim seni özlüyor çok içiyor şu sıralar. Babamda seni çağırıyor dosyalar hakkında konuşmak için hem damonu görürsün gelsene bize.. hem yemekte karides var bu gün sen seversin” tebessüm ettim. Onlarda kaldığımda gece gece canım izlediğimiz film tüzünden karides cekmisti ve baya fazla yemiştim unutmamıştı bende kabul etmiştim akşam gelecektim yeniden blackwood malikanesine…
O akşama kadar saatler ağır geçti. Sonra, istemediğim halde tanıdık yola doğru ilerlerken Blackwood Malikanesi’nin görüntüsü uzaktan göründü. Ve ben daha kapıya yaklaşmadan bile, içimde uzun zamandır bastırdığım o karmaşık hislerin geri döndüğünü fark ettim.
Kapının önünde bir an durdum.
Blackwood Malikanesi aynıydı—taş duvarlar, ağır kapı, içeriden sızan sıcak ışık… ama ben aynı değildim. En azından içimde öyle bir his vardı. Parmaklarımı kapının soğuk metaline koyduğumda tereddüt ettim, sonra tek bir nefes alıp zile bastım.
Kapı hemen açıldı. Alice
Beni görür görmez yüzünde o alıştığım rahat ifade belirdi. “Nihayet,” dedi sanki aylar değil de birkaç gün geçmiş gibi. Sonra bakışları bir anlığına üzerimde gezdi ama bunu fark ettirmemeye çalıştı. “Gel, içeri.”
İçeri adım atınca o tanıdık hava yüzüme çarptı. Malikane her zamanki gibi düzenliydi ama bana artık eskisi kadar “ev” gibi gelmiyordu. Sanki duvarlar bile ne olduğunu biliyor ama susuyordu.
“Babam çalışma odasında,” dedi Alice yürürken. “Damon da…”
Cümleyi tamamlamadı.
Sanki bilerek. İçimde küçük bir gerilim yükseldi ama yüzüme yansıtmadım. “Anladım,” dedim sadece.
Koridordan geçerken mutfaktan gelen koku beni yakaladı. Karides… gerçekten yapmışlardı. Alice yalan söylememişti. Bir an durup o yöne baktım ama yürümeye devam ettim.
Çalışma odasının kapısına geldiğimizde Alice hafifçe kapıyı tıklattı. İçeriden sert ama tanıdık bir ses geldi:
“Girin.”
Kapıyı açtık. İçeride Damon vardı.
Masaya yaslanmıştı. Üzerinde her zamanki gibi rahat ama dikkatli bir duruş… sanki odadaki her şeyi kontrol etmeye çalışıyordu ama en çok da kendini.
Gözleri bana değdiği an ortamın sıcaklığı değişti.
Bir saniye.İki saniye.
Ne o konuştu ne ben. Sanki aramızdaki 2 ay bir anda o odanın ortasına düşmüştü.
Alice hafifçe boğazını temizledi. “Ben yemeğe bakıyorum,” dedi ve çok hızlı şekilde odadan çıktı. Bizi bilerek yalnız bıraktığı belliydi.
Kapı kapanınca sessizlik daha da ağırlaştı.
Damon sonunda konuştu. Sesi her zamankinden daha düşük ama netti.
“Geldin.”
Sadece bu. Sanki “gelmen iyi oldu” demek istiyor ama nasıl söyleyeceğini bilmiyordu.
Ben dosyaların olduğu masaya bakmak için gözlerimi kaçırdım. “Alice çağırdı,” dedim kısa. “Dosyalar için.”
Damon bir adım öne geldi. “Dosyalar bekleyebilirdi.”
Bu cümlede bir şey vardı. Ne öfke ne de özlem—ikisi arasında sıkışmış bir şey.
Başımı hafifçe kaldırdım. “O zaman neden çağırdın?” Bir an sustu.
O sessizlikte sanki malikane bile nefesini tuttu.
Damon’ın bakışı bir anlığına yumuşadı ama hemen geri çekti. “Sadece… burada olmanı istedim.”
Basit bir cümleydi.
Ama odanın içinde en ağır şey o oldu.
Ve o anda ikimiz de fark ettik: bu konuşma dosyalarla ilgili değildi. Tam o anda kapı yeniden açıldı.
Alice başını içeri uzattı. “Yemek hazır,” dedi sanki hiçbir şey olmamış gibi. “Babam da gelin dedi.”
Damon gözlerini benden ayırmadan hafifçe başını salladı. “Geliyoruz.” Koridorda yürürken aramızdaki mesafe ne çok yakındı ne de uzaktı. Tam ortası… en rahatsız edici olanı. Yemek masasına oturduğumuzda karidesin kokusundan midem bulanmıştı Masaya karides geldiğinde koku bir anda yayıldı.
İlk başta normaldi. Sadece yemek kokusu gibi.
Ama sonra içimde bir şey ters döndü.
Nefesimi fark etmeden tuttum. Çatal elimdeydi ama tabağa indirmedim. Midem aniden sıkıştı, sanki vücudum “dur” demiş gibi.
Bir an gözlerim masadaki tabaktan uzaklaştı.
Alice konuşmaya devam ediyordu ama sesi arkaya düşmeye başladı.
Sandalyede hafifçe geriye çekildim. “Bir saniye…” dedim, sesim düşündüğümden daha kısık çıktı.
Damon hemen fark etti. “Ne oldu?” diye sordu. Bakışlarım bir an onunla kesişti ama cevap veremedim. Çünkü kendim de anlamıyordum. Sadece o koku… fazlaydı. Elimi masanın kenarına koyup ayağa kalktım. “Hava alacağım.”
Hiç beklemeden yemek odasından çıktım.
Koridora adım atar atmaz nefes aldım ama rahatlamadı. Malikanenin havası bile ağır geliyordu. Birkaç adım daha attım, duvara yaslandım.
Arkamdan ayak sesi geldi.
Damon.
“İyi değilsin,” dedi direkt. “İyiyim,” dedim ama sesi ikna edici çıkmadı.
Bir an sustu, sonra daha yavaş bir sesle: “Kokudan mı?”
Başımı çevirdim. Gözleri bende sabitti, kaçış yoktu.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Sadece… bir anda midemi bulandırdı….”
Damon bir şey demedi ama yüz ifadesi değişti. Sanki ilk kez gerçekten ciddiye almış gibi.
Koridorda öylece durduk.
Yemek odasından hâlâ Alice’in sesi geliyordu ama biz orada değildik artık.
Ve o an, ikimiz de aynı şeyi düşündük ama kimse söylemedi: Bir şeyler değişiyordu. Özelliklede benim bedenim değişiyordu elimi karnıma götürünce bi an duraksadım… hamile miyim diye düşündüm.. ama nasıl? Erkekler hamile kalamazdı… yada kalabilir miydi damonun gözlerine baktım bir süre öylece
Elim farkında olmadan tekrar karnıma gitti.
Bir an durdum.
Sanki refleks gibiydi ama aynı zamanda beni bile şaşırtmıştı. O temasla birlikte içimde garip bir farkındalık yükseldi; açıklayamadığım bir ağırlık, yeni bir şeyin varlığı gibi. Nefesimi yavaşlattım.
“Ben…” dedim ama devamını getiremedim.
Damon gözlerini benden ayırmadı. Bir adım daha yaklaştı, sesi düşük çıktı. “Ne?”
Söyleyemedim.
Çünkü ne söyleyeceğimi ben de bilmiyordum. Sadece başımı hafifçe kaldırdım ve ona baktım.
Bakışlarımız koridorun ortasında kilitlendi.
O an Damon’ın yüzündeki sertlik biraz kırıldı, yerini anlamaya çalışan bir ifadeye bıraktı. Öfke değil… kontrolünü kaybetmemeye çalışan bir dikkat.
“Bana bak,” dedi daha sakin. “Ne hissediyorsun?”
Cevap veremedim hemen.
Çünkü hissettiğim şey net değildi. Sadece bedenimin eskisi gibi olmadığına dair tuhaf, açıklanamayan bir his vardı.
Yutkundum.
“Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Sadece… bir şey farklı.” Damon hiçbir şey söylemedi.
Ama o sessizlikte ilk kez, ikimiz de aynı ihtimali düşünüyormuş gibi hissettik adı konmamış, açıklanması zor bir şeyin kapıda beklediğini.
İçeriye girince karidesin kokusuna öğürdüm alexander ve Jack bana baktı. Rengim solmuştu Alexander damona bi şeyler söyledi ardından aliceye dönerek ona fısıldadı anlamamıştım ama “özür dilerim… karidese bayılırım aslında neden böyle oldu… bilmiyorum” alice ayağa kalkarak evden ayrılınca bende mutfaktan salona döndüm koku daha azdı cama çıktım damonda peşimden gelmişti “hamile olabilir misin?” Cümle öyle direkt geldi ki, bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.
Başımı yavaşça çevirdim.
Gözleri ciddi ama panik yoktu; daha çok anlamaya çalışan, hesaplayan bir bakıştı.
Ben ise o soruyu duyunca içimde tuhaf bir boşluk hissettim. Mantıklı gelmeyen bir ihtimal, ama vücudumun bana oynadığı garip bir oyun gibi.
“Ben…” dedim, kelimeyi toparlayamadım. “Bilmiyorum.”
Damon bir adım daha yaklaştı ama hâlâ mesafesini korudu.
“Bunu düşünmek bile…” dedi, cümleyi tamamlamadı.
Ben camdan uzaklaştım, gözlerimi kaçırdım. “Nasıl mümkün olsun ki?”
Soru havada kaldı.İkimiz de cevap bilmiyorduk.Ama artık ikimiz de aynı şeyi biliyorduk: bu sadece karides kokusuna verilen bir tepki gibi görünmüyordu.
Alice yarım saatin sonunda eve geri döndü damonla bizim yanımıza geldi elime poşet tutuşturdu “test aldım.. git yap hadi…” bi an ona baktım iç geçirdim elimdeki poşetle banyoya girerek testi yapmadan önce testi okudum ardından yaptım bi 10 dakika testi elime aldığımda gözlerim dolmuştu. Çünkü sonuç pozitifti. Klozete oturup uzun süre ağlamıştım çıkmayınca alice banyoya yanıma gelmişti gözlerimi silerek ona baktım “hamileyim..”O kelimeyi söylediğim anda sanki oda küçüldü. Alice’in yüzü bir an dondu. Şaşkınlıkla değil sadece… anlamaya çalışır gibi baktı.
“Emin misin?” dedi kısık sesle.
Sadece başımı salladım.
Kapının dışında Damon’ın varlığını hissettim. Ses yoktu ama orada olduğunu biliyordum. Alice yavaşça bana daha yakın oturdu, sesi bu kez çok daha yumuşaktı:
“Tamam… bunu birlikte çözeceğiz.”
Ama ben o an “çözmek” kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordum. Sadece içimde tek bir şey vardı: her şey artık geri dönülmez bir yere kaymıştı. Sözüm hâlâ havadayken nefesim titriyordu. Alice bana bakıyordu, yüzünde panik yoktu ama derin bir şaşkınlık vardı.
Sessizlik uzadı.
Sonra başımı ellerimin arasına aldım. Sesim kırıldı, neredeyse fısıltı gibi çıktı:
“Doğurmam lazım… ama korkuyorum.”
Kelimeyi söylerken bile içim sıkıştı. Sanki sadece geleceği değil, kendimi de anlamaya çalışıyordum.
Alice hemen cevap vermedi. Önce yanımda daha da yaklaştı, ama dokunmadan. Sadece varlığını hissettirdi. “Bunu tek başına düşünmek zorunda değilsin,” dedi sonunda. O sırada kapının dışında bir hareket oldu.
Damon.
Hissettim. Ama içeri girmedi.
Sanki ilk kez bir şeyin ağırlığını dışarıdan dinliyordu.
Ben ise dizlerimi kendime çekmiş, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Korku sadece tek bir şey değildi—gelecek, bedenim, ne olacağı, her şey üst üste binmişti.
“Bilmiyorum nasıl yapacağım,” dedim bu kez daha net ama hâlâ kırık bir sesle. “Hiçbir şey bilmiyorum.”
Alice başını salladı.
“Bildiğin tek şey şu an,” dedi yavaşça, “yalnız olmadığın.” Kapının arkasında Damon hâlâ sessizdi.
Ama bu kez sessizlik, boşluk gibi değil… ağır bir farkındalık gibiydi. “Blackwood ailesine bir varis ya da bir leydi vermiş olabilirim… ama biz evli bile değiliz…”
Cümleyi söylerken sesim kırıldı. Son kelime boğazımda sıkışmış gibiydi.
Alice hemen cevap vermedi. Sadece bana baktı.
O bakışta ne yargı vardı ne de acele bir çözüm. Daha çok… durumu anlamaya çalışan bir sakinlik.
“Şu an bunun adı ne olacak diye düşünmek zorunda değilsin,” dedi yavaşça. “Önce sen varsın.”
Ben başımı eğdim. O sırada kapının önünde bir gölge hareket etti.
Damon.
Bu kez sadece durmadı.Yavaşça içeri girdi.
Yüzü sertti ama öfkeli değildi. Daha çok kontrol etmeye çalıştığı bir şey vardı içinde. Gözleri önce Alice’e, sonra bana kaydı. Sessizlik yine geldi.
Ama bu kez farklıydı. Daha ağır, daha “gerçek”.
Damon sonunda konuştu:
“Evli olup olmamamız şu an en son konu.”
Sesi netti. Soğuk değil ama kesindi.
Bir adım daha yaklaştı. “Bana bak,” dedi bana dönerek. “Ne karar verirsen ver… tek başına vermeyeceksin.”
O cümle içime çarptı.
Çünkü ne bekliyordum bilmiyordum ama bu kadarını da beklemiyordum.
Ben hâlâ duvara yaslanmış, nefesimi toparlamaya çalışıyordum. Gözlerim doluydu ama bu kez ağlamak bile net değildi—sadece içimde sürekli dönen bir korku vardı.
“Ya her şey mahvolursa?” dedim kısık sesle.
Damon cevap vermedi hemen. Sadece biraz daha yaklaştı.
“Mahvolan şeyleri birlikte toparlarız,” dedi sonunda.
Ve o an ilk kez, korku hâlâ oradayken bile, tamamen yalnız olmadığım fikri biraz olsun yerleşti.
Alice bir süre sessiz kaldı, sonra yavaşça ayağa kalktı. “Önce su iç,” dedi sadece. “Şoktasın.”
Sesinde emir yoktu, daha çok toparlamaya çalışan bir sakinlik vardı. Lavaboya gidip bir bardak su doldurdu, elime bıraktı.
Ellerim titrediği için bardak neredeyse dökülecekti. Birkaç yudum aldım ama su bile boğazımdan zor geçti.Damon kapıya yaslanmıştı, kolları bağlıydı. Beni izliyordu ama bakışı sabit değildi; arada kaçıyordu, sanki kendi içinde bir şeyleri tartıyordu.
“Bunu şimdi konuşmayacağız,” dedi sonunda.
Alice başını salladı. “Haklı.”
Ben hemen itiraz edecek gibi oldum ama kelimeler çıkmadı. Çünkü konuşmak bile yorucuydu artık. Damon gözlerini bana çevirdi.
“Önce doktor,” dedi net bir şekilde.
Bu cümle bile bende bir şeyleri yerine oturttu. Gerçeklik gibi. Kaçış yok gibi Bir an sessizlik oldu. Sonra ben kısık sesle sordum:
“Ya… gerçekten buysa?”
Damon bir an durdu. Yüz ifadesi değişmedi ama sesi biraz daha yumuşadı. “O zaman ne gerekiyorsa yapılır.”
Basit bir cümleydi ama içinde panik yoktu. Kaos yoktu. Sadece bir “çözüm” vardı.
Ben yere baktım.
Kendi ellerime.Hâlâ ne hissettiğimi tam anlamıyordum. Korku vardı, evet. Ama onun altında başka bir şey daha vardı—anlaşılması zor, ağır bir gerçeklik. Alice hafifçe koluma dokundu.
“Yarın birlikte gideriz,” dedi.
Başımı yavaşça salladım. Damon son bir kez bana baktı.
“Şu an yalnız kalma,” dedi.
Ve ilk defa, o malikanede nefes almak hâlâ zor olsa da, tamamen düşmediğimi hissettim.
Odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
Ben Damon’a baktım. Gözlerim hâlâ doluydu ama bu kez ağlamak değil, bir şeyleri tutmaya çalışmak gibiydi. Sesi titreyerek çıktı: “Çocuğu istemiyorsan… bağımızı koparabiliriz Damon.” Bir an durdum, nefes aldım.
“Tek başıma bakarım,” dedim daha hızlı, sanki kendimi ikna etmeye çalışır gibi. “Ama… onu benden almayın. Lütfen.”
Cümle bittiğinde boğazım yanıyordu. Başımı biraz daha kaldırdım, gözlerim Damon’ı aradı.
“Bunu… bitirmek istiyorsan bile,” dedim daha kısık bir sesle, “onu bırakmayalım.”
Oda yine sessizleşti.
Alice hiçbir şey demedi. Sadece aramızdaki havayı izliyordu. Damon ise bir an boyunca hiç konuşmadı.
Yüzünde sert bir ifade vardı ama bu sertlik öfke değildi. Daha çok kontrol etmeye çalıştığı bir ağırlık gibiydi. Sonra yavaşça konuştu:
“Bunu nasıl düşündün?”
Sesi sert değildi. Ama şaşkındı. Bir adım bana yaklaştı.
“Ben sana ‘istemiyorum’ demedim,” dedi net bir şekilde. “Sadece… her şeyi doğru şekilde yapacağız dedim.” Bir an sustu, gözleri bende sabitlendi.
“Ve hiçbir şey senden ‘alınmayacak’.”
O cümle içime dokundu.
Çünkü ilk defa, korkumun tamamı değil ama bir kısmı yerinden oynadı. Ben hâlâ nefesimi toparlamaya çalışırken Damon sesi biraz daha yumuşattı:
“Sen de, o da… yalnız değilsiniz. Elimden gelenin en iyisini yapacağım… en iyi baba olacağım…”
Ertesi sabah, malikane her zamankinden daha sessizdi.Ben neredeyse uyumamıştım. Gözlerim ağırdı ama zihnim hiç kapanmamıştı. Her düşündüğümde aynı yere geliyordum: belirsizlik.Aşağı indiğimde Damon mutfakta ayaktaydı. Kahve yapıyordu ama içmiyordu. Sanki sadece ellerini meşgul etmek için oradaydı.Beni görünce bakışları kısa bir an durdu.
“Hazır mısın?” dedi.
Cevap vermeden başımı salladım.
Alice kapıda belirdi. Saçları dağınıktı, ama yüzü ciddiydi. “Ben arabayı hazırladım.”
Kimse fazla konuşmadı. Bu kez yol daha uzun geliyordu. Araba içinde sessizlik vardı ama bu sessizlik artık boş değildi; doluydu, ağırdı, bekleyen bir şey gibiydi. Hastaneye vardığımızda binanın beyazlığı gözümü biraz daha yordu.İçeri girdiğimizde her şey fazla düzenliydi. Fazla gerçek.Randevu işlemleri yapıldıktan sonra bir hemşire bizi içeri aldı. “Sadece siz gelebilirsiniz,” dedi bana.
Bir an durdum.Damon’a baktım.O da bana baktı. Sonra hafifçe başını salladı.
“Buradayım,” dedi sadece.
Bu kez “yalnız değilsin” demiyordu. Daha gerçek bir şeydi.
Odaya girdim.
Beyaz ışık, soğuk bir masa, kalbimi daha hızlı attıran bir sessizlik…Doktor kısa birkaç soru sordu. Sonra testi tekrar doğrulamak için işlemler başladı.Ben tavana baktım, ellerimi sıkıyordum.Zaman normal akmıyordu. Kapı aralandığında Damon içeri alındı. Yanıma geçti ama dokunmadı, sadece oradaydı. Doktor dosyaya baktı, sonra bize döndü.
“Sonuç doğrulandı,” dedi sakin bir sesle.
O an kulaklarım uğuldadı.
Kelimenin geri kalanı bile net gelmedi ama tek bir şey kaldı: Gerçek.
Ben nefesimi tuttum.Damon’a baktım. O gözlerini kaçırmadı.
Ve ilk kez o anda, korku hâlâ içimdeyken bile, artık geri dönüş yoktu—sadece bundan sonra ne yapılacağı vardı. Doktor kısa bir süre sonra tekrar içeri girdi.“Şimdi ultrasonla bakalım,” dedi sakin bir sesle.
Ben o cümleyi duyunca istemsizce yutkundum. Sanki “gerçeklik” bir seviye daha yaklaşmıştı.
Damon hemen yanımda durdu. Bu kez daha yakın, ama hâlâ sınırı aşmadan.
“Hazır mısın?” diye sordu doktor.
Bir an cevap veremedim.
“Evet,” dedim sonunda, sesim kısık çıktı.
Beni yan odaya aldılar. Işık daha loştu. O tanıdık jel kokusu bile midemi hafifçe sıkıştırdı ama bu kez karides gibi değildi—farklı bir gerginlikti.
Masaya uzandım.
Ellerim yanlarda sıkılı kaldı.Damon başımın yan tarafında duruyordu. Bakışlarını benden ayırmıyordu ama yüzünde panik yoktu; sadece dikkat vardı.Doktor jeli sürdüğünde soğukluk bedenime yayıldı.
Bir an nefesimi tuttum.Sonra cihazı karnımda gezdirmeye başladı. O an odada ses yoktu. Sadece ekranın cızırtısı ve benim kalp atışım.
Doktor ekrana baktı, birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra biraz daha dikkatle incelemeye başladı. Ben o sessizlikte daha da gerildim.
“Bir şey var mı?” diyemedim. Dilim dönmedi.
Damon hafifçe öne eğildi ama konuşmadı. Doktor sonunda ekrana sabitlendi.
“Evet,” dedi sakin bir sesle. “Görüyorum.”
O kelime odanın içinde yankılandı. Ben olduğum yerde donup kaldım.
Damon’ın yüzü değişmedi ama bakışları daha da ciddileşti. Ben sadece tavana baktım.Gerçek artık sadece bir kelime değildi.Ekranda görünen şeydi.
Damon yanımdaydı ama o da konuşmadı ben nefes aldım ama doğru düzgün alamadım gözlerim dolmaya başladı istemeden kontrol etmeye çalıştım ama olmadı bir anda boğazım düğümlendi ellerim titredi “ben…” dedim ama devamı gelmedi sözün ortasında kırıldım ve bir sonraki saniye ağlamaya başladım sessiz değil tutmaya çalışarak da değil sanki bütün günlerdir içimde biriken korku belirsizlik ve anlamlandıramadığım her şey bir anda çökmüş gibiydi başımı çevirdim Damon’a bakmadan yüzümü kapatmaya çalıştım ama işe yaramadı nefesim düzensizdi doktor bir şeyler daha söylüyordu ama artık duymuyordum sadece gözlerimden akan şeyin gerçek olduğunu hissediyordum Damon hemen hareket etmedi sadece bir saniye bekledi sonra yanımda biraz daha yaklaştı ama beni zorlamadan elini omzuma koydu sert değil kontrol edici hiç değil sadece orada olduğunu hatırlatır gibi ben hâlâ ağlıyordum “ben yapamam sandım…” dedim kısık sesle kelimeler zor çıkıyordu “ben… çok korktum…” Damon’ın sesi çok alçaktı “şimdi buradasın bebeğim.. benimlesin bizimlesin…”
sadece gülümsedim o an doktor en son kontrolu bitirdi “1 ay sonra cinsiyeti kesinleşir kontrole gelebilirsiniz” dedi kafamı salladım karnımı silerek yataktan kalktım damonla eve dönmüştük en sonunda. O günden sonra günlerimiz sıcak gidiyordu kendi evime dönmemiştim. Gebelik sebebi ile jack beni salmıştı tabi evlenmeden olduğu için bunu duyurmak istemedi önce bizi evlendirmişti 2 hafta sonrasında. Nikahımız kıyılmıştı. Damonda bende memnundum aslında öünkü seviyordum. Aşıktım. Ve bu ne olursa olsun asla bitmeyecekti.
o ev artık garip bir şekilde “evim” gibi hissettirmeye başlamıştı sabahları mutfakta damonun sessizce kahve yapışı benim ise hiçbir şey demeden onu izlemiş olmam bile sıradan geliyordu alice her zaman arada uğruyor sürekli “alıştın mı?” diye soruyordu ama ben her seferinde sadece gülüyordum çünkü alışmak kelimesi bile bu olanlara küçük kalıyordu
damon bazen karnıma bakıyordu çok uzun bakışlar değildi ama fark ediliyordu sonra hiçbir şey demeden yanına oturup sadece elini koyuyordu sanki orada bir şey değil de bizimle konuşamayan bir gerçeklik varmış gibi
geceler daha sessizdi ama korkutucu değildi artık sadece tuhaftı ikimiz de aynı yatakta yan yana duruyor ama sanki daha dikkatli nefes alıyorduk bir gece damon hafifçe döndü bana baktı
“korkuyor musun hâlâ?” dedi
bir an düşündüm
eskisi gibi değildi başımı hafifçe salladım “biraz… ama artık tek başıma değilim” damon hiçbir şey demedi sadece elini buldu ve parmaklarımız birbirine geçti ve o an anladım korku hâlâ vardı ama artık yalnız değildi ve belki de bu en büyük değişimdi.
