"Bazen kaçtığınız o fırtına, sizi sığınmak istediğiniz limanda yakalar. Ve o an anlarsınız ki; bazı kapılar açılmak için değil, kaderin mühürlenmesi için kilitlenir."
Mutfaktaki telaş, lüksün arkasındaki o kirli tezgahı gizlemeye yetmiyordu. Servis tepsisini hazırlamak için girdiğimde, köşede fısıldaşan Selin ve Kaan’ın annesini gördüm. Selin, her ne kadar kibirli ve soğuk olsa da, o gece giydiği elbiseyle adeta parlayan, kusursuz bir heykel gibiydi. Ama o güzelliğin arkasında sinsi bir heyecan vardı. Kaan’ın içeceğine şeffaf bir sıvı damlatırken elleri titriyordu. Hemen yanlarında Kaan’ın babası, mutfak yöneticisinin kulağına eğilmiş, "Bunu kat ve iyice karıştır, sakın tadı gelmesin," diye emrediyordu.
Gördüklerim kanımı dondurdu. "Beni ilgilendirmez," diye fısıldadım kendi kendime. "Bala, başını belaya sokamazsın. Senin tek derdin o ayakkabı astarındaki paralar ve özgürlüğün." Gözlerimi kaçırıp tepsiyi aldım ve servise çıktım.
Gece ilerlemiş, davet son bulmuştu. Günlerdir doğru dürüst bir şey yememiştim; açlık midemi değil, artık beynimi kemiriyordu. Katları ve odaları kontrol etme sırası Kaan Bey’in süitine gelmişti. İçeri girdiğimde başım öyle bir döndü ki, dengemi sağlamak için masaya tutundum. Masanın üzerinde duran bardaktaki sudan büyük bir yudum aldım ve hemen yerine taze bir bardak koydum. İlk başta ferahladığımı sandım ama saniyeler içinde o su, açlığımı bastırmak yerine beni daha çok karanlığa itmeye başladı. Bilmiyordum ki; o su, Kaan için hazırlanan o tuzağın bir parçasıydı.
Odadaki son kontrolleri yapıp çıkarken, koridorda sarsıla sarsıla yürüyen Kaan’ı gördüm. O sarsılmaz, heybetli adam gitmiş, yerine ayakta durmakta zorlanan bir gölge gelmişti. İlacın etkisinde olduğunu biliyordum ama kendi durumumu hala açlığa yoruyordum. Yanına yaklaştım.
"Yardıma ihtiyacınız var mı Kaan Bey?" diye sordum, sesim olduğundan daha boğuk çıkıyordu.
"Gerek yok!" diye tersledi beni. Ama bir adım daha attığında dengesini tamamen kaybetti. Refleksle koluna yapıştım. "Bana tutunun," dedim.
Beni sertçe itti. "Sen kimsin de bana dokunuyorsun o pis ellerinle?" diye kükredi. Sesi koridorda yankılanıyordu. Bakışlarındaki o aşağılama canımı yaktı ama pes etmedim. "Bakın, iyi değilsiniz. Yardıma ihtiyacınız var," dedim.
"Uzak dur benden!" diye bağırdı tekrar ama bir iki adım sonra dizlerinin bağı çözüldü, yere kapaklanmak üzereyken onu tekrar yakaladım. Yine itmeye çalıştı; "Sana uzaklaş demedim mi?"
İşte o an, içimdeki o bastırılmış öfke patladı. "Kesin artık sesinizi!" diye bağırdım yüzüne karşı. "Bana böyle davranmaya hakkınız yok! Zengin olabilirsiniz, başarılı olabilirsiniz ama kendinize terbiye vermemişsiniz. Ben sizi tutmasam yere yapışacaksınız, kendinize gelin!"
Şaşkınlıktan donup kaldı. Kimse ona bugüne kadar böyle kafa tutmamıştı. Onu zorlukla odaya soktum, yatağa doğru yönlendirdim. Ama yatağın kenarına onu iterken, o koca eliyle bileğimi kavradı. Bir anda dengemi kaybettim ve onunla birlikte yatağın üzerine düştüm. Nefeslerimiz birbirine karıştı. O buz gibi gri gözleri, benimkilerin içine en derin noktaya kadar baktı.
"Gözlerin..." dedi fısıltıyla. "Ne kadar büyük ve güzeller..."
Kalbim boğazımda atıyordu. "Ne diyorsunuz siz?" diyerek kendimi geriye çektim ve hızla kapıya yöneldim. Kaçmalıydım. Ama kapı kolunu zorladığımda dünya başıma yıkıldı. Kapı açılmıyordu. Anahtar dışarıda kalmıştı ve kapı otomatik kilitlenmişti.
Görüşüm iyice bulanıklaşıyordu, oda etrafımda dönüyordu. Arkamdan gelen sıcaklığı hissettim. Kaan dibimde bitti, beni duvara yasladı. Ellerimle göğsünden itmeye çalıştım, "Yapmayın," dedim ama sesim artık sadece bir fısıltıydı. Bilincim bir mum alevi gibi titriyordu. Son gördüğüm şey Kaan'ın o karmaşık bakışlarıydı... Sonrası ise derin, dipsiz bir karanlık.