Ateş, Londra’da sadece avukatım değil; zihnimi, ruhumu ve geleceğimi inşa eden mimarım olmuştu. Özel öğretmenler, dil dersleri ve parayı yönetmeyi öğrendiğim ticari hamlelerle her gün biraz daha "Bala"dan uzaklaşıp, küllerinden doğan o kadına yaklaşıyordum. Ancak o sabah ders esnasında gelen o tanıdık bulantı, planlarımın ötesinde bir gerçeği yüzüme çarptı.
Ateş, durumu anlamışçasına yanıma geldi. Elinde bir test vardı. Bakışlarındaki o korumacı tavır canımı yakmıyordu bu sefer; aksine bir liman gibi hissettiriyordu. Banyoya koşup o dakikaları beklerken kalbim sanki Londra’nın bütün saat kulelerinden daha gürültülü çarpıyordu. Ve o iki çizgi... Kırmızı, net, sarsılmaz. Canımdan bir can, ruhumdan bir parça...
Kapı tıklandı. Ateş, "Bala, iyi misin?" diye seslendi. Kapıyı açtığımda gözlerimdeki o parıltıyı görmüştü.
"Ateş... Hamileyim. Bir bebeğim olacak. Onu dünyanın en iyi şartlarında büyüteceğim, benim küçük meleğim, tek sığınağım olacak."
Sımsıkı sarıldım ona. Ateş’in o anki duruşu, Ailemin geçmișin bıraktığı tüm yıkıntıları onarıyor gibiydi. Bana bakıp, "Bundan sonra siz ve o küçük melek benim sorumluluğumdasınız, itiraz kabul etmiyorum" dediğinde, hayatımda ilk kez "sahipsiz" olmadığımı hissettim. Ailem olsa beni bu halde sokağa atardı, ama yabancı bir adam bana ev olmuştu.İki gün sonra geçmişi tamamen gömmek için yeni ismimi seçtim: Dilan Maria. Artık o ezik hizmetçi Bala gitmiş, Londra’nın şık sokaklarında topuk sesleri yankılanan Miss Maria gelmişti daha sonra hastane randevum vardı ates beni almaya geldi hazırlandım ve evden çıktık.
Hastanenin koridorlarında yürürken Ateş’in heyecanı yüzünden okunuyordu. Doktorun yanına girdik sıra bize gelmişti çok heyecanlıydım daha sonra doktor "Beyefendi neyiniz olur?" diye sorduğunda, kelimeler benden bağımsız döküldü: "Eşim."
Ateş’in gözlerindeki o şaşkınlık ve ardından gelen derin kabulleniş içimi ısıttı. O an o fırsatçı bir adam değil, sırtımı yasladığım koca bir çınar gibiydi. Muayene masasına yattığımda odadaki sessizliği doktorun şaşkın nidası böldü:
"Bir dakika... Maria Hanım, burada iki bebek var! Bir kız, bir erkek. İkisinin de sağlığı mükemmel."
Ateş’in "hadi be ordan bence atıyor şu an" diye Türkçe mırıldanışına hafifçe güldüm. Gözleri dolmuştu, çaktırmamaya çalışıyordu ama o an anladım; o da bu çocukları kendi canı gibi sevmişti. Hastaneden çıkıp eve dönerken Londra’nın yağmuru bile artık gri değil, gümüş rengi görünüyordu. Bir kız, bir erkek... Geçmiși birakmaya çalışırken küllerinden iki mucize doğmuştu...