KÜLLER VE BÜYÜLER
Giriş
24 yıl önce – Arancum İmparatorluk Sarayı
Neden? Diye soruyordu genç kız sarayın içerisinde kim olduğunu bile bilmediklerinden kaçarken. Ellerinde ateş vardı ama daha çok kin ve nefret. Unutmak istiyordu gördüklerini, işittiklerini. Bu olmuş olamazdı, değil mi? İmparator ve imparatoriçeyi öylece hemencecik öldürmüş olamazlardı. Ailesini öldürmüş olamazlardı.
Ellerindeki bebeğe baktı. Küçük, masum, zararsız ama en çok tehlikede olan. Onun kardeşiydi. Iris onu koruyacaktı. Bedelleri ise umurunda değildi. Bedeller er ya da geç ödenirdi zaten.
Onlara bunun bedelini ödetecek olan ise bu bebekti. Daha ismi bile yoktu. Ama o bir cadıydı. Belki de birkaç dakika içerisinde diyardaki son cadı olarak kalacaktı.
Iris çocuk değildi. Ama olgunda sayılmazdı. Gerçi yirmi bir yaşında ve zeki bir kız bu saray içinde neler döndüğünü anlayabilecek kadar zihni açıktı.
Iris insanlardan nefret ediyordu. Avcılardan nefret ediyordu. Hep kendinden üstün olanları kıskanmışlardı, doğaya bile diz çöktürmeye çalışmışlardı. Cezaları ise bu dünyada henüz gerçekleşmemişti.
Sarayın gizli çıkış tünellerinden birine ulaşıp gecenin ıssızlığında ormanın kalbine, doğa ananın merkezine doğru gidiyordu. Saraydaki her cadı acımasızca yakılıyordu. Cadılar ise karşılık veremiyordu. Çünkü insanlar onu keşfetmişti. Okyanus gelinciği…
Okyanusu andırmasından alırdı ismini. Mavi bir gelincik gibi görünürdü ama fazlasıydı. Cadılar ilk var olduğunda bu çiçek dev bir çınarın dibinde yetişmişti. Doğadan izinsiz doğaüstü bir şey yaratırsanız size karşılık verirdi.
Nefes nefese kalmıştı. Ama başarmıştı. Bebeği gizli bir kulübeye getirmişti. Onu doğa kendi büyütecekti. Doğada imkânsız yoktu.
Iris son bir kez kucağındaki kardeşine baktı. Ne kadarda güzeldi yüzü, saçları, gözleri, elleri. Tanrı onu çok güzel ve özel yaratmıştı.
“Senin adın artık Elera. Küllerinden doğan bir anka kuşusun sen.” Onu alnından öptü ve güzelce bırakması gereken yere bıraktı.
Geri dönecekti. Bunu yapmak zorundaydı. Ölecekti ve bundan korkmuyordu. İnsanlar cadıların soyunu kurutmaya çalışabilirdi ama cadılar yalnız değildi. Vampirler, kurt adamlar ve sirenler zamanı geldiğinde ona yardım edecekti.
Iris onu zorlayan eteğinin altından kapkalın bir kitap çıkardı ve masanın üzerine yerleştirdi.
Ormanın içerisinden geldiği yöne doğru ilerledi ve kaderine teslim oldu.
Onun ellerinden olacaktı ölümü. Sarı saçları ışıldıyor, siyah gözleri karanlıkla bütünleşiyordu. Iris ona baktı. Bunu gerçekten yapacak mıydı?
“Biliyor musun? Ölüm bile senin elinden olunca korkutucu olmuyor.” Dedi onun kalbine sapladığı hançere bakarak. Ondan nefret etmek istiyordu. Yapamıyordu.
Iris’in güzel yüzündeki ışığın parlaklığını kan aldı. Kumral saçları toprakla bütünleşmeye başladı. Oğlansa arkasına bakmaya cesareti olmadan ağır ama temkinli adımlarla uzaklaştı.
Yıldızlara baktı uzunca. Gördüğü son şey onun yüzü değildi, yıldızlardı. Ve yıldızlar Iris’e zarar vermemişti. Kim bilir, belki de birazdan onlardan biri olacaktı?
Kanlı bedenin içindeki ruh ayrıldı ve gökyüzüne süzüldü. İmparatorluk devrildi. İnsanlar bir kez daha aç gözlülüklerine yenildi.
Zafer kazandıklarını sandılar ama bilmiyorlardı ki o bedenden ayrılan son ruh savaşın yalnızca başlangıcıydı.