İçeriğe geç

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 25 · 4 dk okuma

Küller ve Ay Mührü

Bölüm 25

İkinci Tarih

Devir levhasının altındaki ses sustuğunda Ekin Sorel’in kalemi hâlâ çizimindeki boş tarih kutusunun üzerinde asılıydı. “Önce tarihi oku,” demişti benim sesimle. Oysa dudaklarım kıpırdamamıştı.

“Okumayacağım,” dedim.

Kael Varen levhaya değil, bana baktı. “Tarihi öğrenmemiz gerekiyor.”

“Ses söylediği için değil.”

Ekin Sorel kalemini bıraktı. “İkiniz de haklısınız. Tarihi kaydedeceğim; buyruğa uyduğumuzu değil, kazıntıyı incelediğimizi de yazacağım.”

Kelimeleri ayırması içimdeki sıkışmayı biraz gevşetti. Bağın üzerindeki yazı, halka, kısa çentik: hepsi önümdeydi. Ses ise onları ne sırayla görmem gerektiğini seçmeye çalışıyordu. Bir kez o sırayı kabul edersem hangi kararın bana ait kaldığını nasıl anlayacaktım?

Ekin Sorel boş kutunun yanına küçük bir çizgi çekti. “Harfleri ben söyleyeyim. Siz gördüğünüzü ayrı ayrı yazın. Birbirimizin yanlışı ötekine geçmesin.”

Üç ayrı kâğıt aldık. Tanık kutusuna dokunmadık; levhanın altındaki ikinci mühür de kapalı kaldı. Bağdaki kazıntının üstünde düzensiz, açık renkli bir oyuk vardı. Kalemimi kâğıda dayadığımda ilk rakam kolay geldi. İkincisinde durdum. Çentiğin ucu, tarih hanesinin hemen yanındaki ince kesiğe yöneliyordu ama ikisi birleşmiyordu.

“Ben bitirdim,” dedi Kael Varen.

Ses yine gelmedi. Beklememek için son rakamı yazdım.

Ekin Sorel kâğıtlarımızı yan yana açtı. Üçünde de aynı tarih duruyordu: 17/04.

Bir an, o dört işaretin kendi başlarına açıklama yapmasını bekledim. Yapmadılar. Bağda daha önce gördüğümüz tarihe baktım, sonra yeniden kazınmış haneye. Ekin Sorel de iki satırın arasını ölçtü.

“Bu, bağdaki tarihten önce,” dedi. “Ama hangisinin ne zaman yazıldığı ayrı mesele. Kazınmış olması, buraya ilk yazılan tarihin bu olduğunu bile kanıtlamaz.”

“En azından şimdi neyi aradığımızı biliyoruz,” dedi Kael Varen.

“Bir tarih arıyorduk. Bize onu okutturan şeyi değil.” Sesim istemediğim kadar sert çıktı.

Kael Varen kâğıdını katlamadı. “Sesin yönlendirmesini kayda geçirmeliyiz.”

“Benim sesim diye mi?”

“Odaya ne olduğunu anlatmanın başka bir yolu varsa söyle.”

“Var. ‘Levhanın altından bir söz duyuldu’ dersin.”

“Senin sesine benzediğini çıkarırsam tanıklığın bir parçasını saklamış olurum.”

“Yazarsan da yarın biri buyruk verdiğimi söyleyebilir.”

Kael Varen’in yüzündeki değişim küçüktü. Yine de gördüm. Bu olasılığı düşünmüştü; yalnızca onu, söylenmesi gereken şeyin gerisine koymuştu. Son günlerde bana bırakacağını söylediği karar alanı, bir kayıt cümlesinin içinde daralıyordu.

“Benden gerçeği eğip bükmemi isteme,” dedi.

“Benden, bana ait olmayan bir sesi üstlenmemi isteme.”

Ekin Sorel iki kâğıdın arasına kendi çizimini koydu. “İfademi şöyle yazabilirim: ‘Levhanın altından Liya Arven’in sesine benzeyen bir ses duyuldu. Liya Arven o sırada konuşmadı.’ Benzemeyi de, gördüğümü de ayrı kaydederim.”

“Evet,” dedim. Kael Varen’e bakmayı sürdürdüm. “Ama onun kaydına ne yazacağını ben belirleyemem.”

“Belirleyemezsin,” dedi Kael Varen. “İtirazını ise yanına koyabilirsin. Aynı satırda.”

Bu kez susan bendim. Sesime sahip çıkmakla bir başkasının duyduğunu silmek arasında fark vardı. Bunu Ekin Sorel’in cümlesinde görmüştüm; Kael Varen’in ağzından duyunca kabul etmek daha güç geldi.

“Yan yana,” dedim sonunda. “İkimizden birinin sözü ötekini düzeltmeyecek.”

Kael Varen başını eğdi. Kabul ettiğini böyle anladım. Ardından masanın çevresini dolaştı, fakat yanıma varınca durdu. Aramızda geçebileceğim kadar yer bıraktı. Bu dikkatli mesafe, az önceki tartışmadan daha çok dokundu bana.

“Burada kalmanı istiyorum,” dedim. “Kaydı da doğru tutmanı. İkisini birden isteyebiliyorum.”

“Ben de ikisini birden yapabilirim.”

Elini uzatmadı. Ben yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Kael Varen’in bakışı dudaklarıma indi, sonra yeniden gözlerimi buldu.

“Öpebilir miyim?” diye sordu.

“Evet.”

Öpüşmemiz acele değildi. Yanağının avucuma yaslanışını, nefesinin yavaşlayışını hissettim. Geri çekildiğimde ellerimi indirmedim; o da yerinden kıpırdamadı. Tartışma bitmiş değildi. Yine de karşı karşıya dururken birbirimizi seçebildiğimizi ilk kez bu kadar açık gördüm.

Ekin Sorel boğazını hafifçe temizledi. “Bakmanızı istediğim bir şey var.”

Kael Varen’le birlikte döndük. Ekin Sorel kazınmış tarihin son çizgisiyle metal halkanın arasını işaret ediyordu. Çiziminin boş bıraktığı yere, gözle seçilebilen küçücük bir kıvrımı eklemişti.

“Çentiği tarihin parçası sanmışım,” dedi. “Değil. Kazımanın en son çizgisi halkanın kenarında kayboluyor.”

Eğilip baktım. Çizgi gerçekten metalin altına giriyordu. Halkanın üstünde devam etmiyordu; yerinden oynatmadan ötesini göremezdik.

“Halka ikinci T17 işleminde var,” dedim.

“Getirilen karşılaştırma sütunlarına göre evet,” dedi Ekin Sorel. “Bu da şu çizginin halka yerleştirilmeden önce kazılmış olabileceği anlamına gelir. Tarihi kimin yazdığını ya da kimin sildiğini söylemez.”

Kael Varen kâğıdına baktı. “Ret cetvelini, nüshanın yerini ve geri alanın kaydını ararken bu tarihi de karşılaştıracağım. Bulduklarımı ve bulamadıklarımı önce sana getireceğim.”

“Sonra nüshayı alıp almayacağımıza birlikte karar vereceğiz,” dedim. “Ada Tanyel’in bağımsız karşılaştırması olmadan ses izine de hüküm yok.”

Ekin Sorel kalan işleri çizimin kenarına sıraladı: iade aslındaki işaretin yönü, bağı basan el, ek bölümü yerleştiren kişi, T17’nin iki işlemi ve lifin ikinci mührün altına girip girmediği. Hiçbiri bu odada tahmin ederek çözülemezdi. Kutu ve kâğıt burada kalacaktı.

Son kelimeyi yazdığı sırada odadan bir ses geldi.

Bu kez devir levhasının altından değil, kapalı tanık kutusunun içinden duyuldu.

Benim sesimdi.

“İkinci tarihi de oku.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.