Ay Mührünün Altında
Ay mührünü kırdığım anda kapının öbür yanından biri, “Liya Arven, geri çekil,” dedi.
Çok geçti.
Mühür akademisinin kayıt odasında taş zemine gömülü gümüş hilal, ayakkabımın altında ikiye ayrıldı. Kırıkların arasından yükselen kül, yere düşmek yerine havada asılı kaldı. Parmağımı kaldırmamla dağıldı; avucumu kapatınca yeniden toplandı.
Elimi hemen arkama sakladım.
Kapı açıldı. Eşikteki adamın üzerinde kraliyet büyü avcılarının siyah işareti vardı. Bakışı önce parçalanmış hilale, sonra sakladığım elime kaydı.
“Külün önünden uzaklaş,” dedi.
“Önce sen kapıdan uzaklaş.”
Beni duymazdan gelip bir adım attı. Gümüş kırıklar ayakkabısının altında çınladı. O sesle birlikte kül tavan yüksekliğine savruldu; kapının üstündeki ay oyması sönük bir ışık verdi.
Adam durdu. Doğru bir karardı. Bir adım daha atarsa odanın ne yapacağını ben de bilmiyordum.
“Kael Varen,” dedi. “Kraliyet büyü avcısı.”
“İşaretini gördüm.”
“Öyleyse neden burada olduğumu da biliyorsun.”
Kırılmış mühre baktım. Kayıt odasının girişine bunu koyan ustam, içine girenleri durdurmasını istemişti. Ben ise içeriden çıkan şeyi durdurmaya çalışırken parçalamıştım. Bunu Kael Varen’e anlatırsam kapıdan sağ çıkmama izin verir miydi? Külün elime nasıl uyduğunu gördüyse belki çoktan kararını vermişti.
“Beni götürmeye geldiysen sıraya gir,” dedim. “Şu şey benden önce davranabilir.”
Kül, sözlerimi duymuş gibi aramızda dar bir çizgi oluşturdu. Kael Varen’in yüzü değişmedi, fakat kapıya giden yolu gözleriyle ölçtü. Kaçmamı engellemek için gelmişti; şimdi kendisi de çıkamayabilirdi.
“Ne yaptın?” diye sordu.
“Kapalı bir kaydı açtım.”
“Kimden izinsiz?”
“Bunu öğrenmek için yazılı bir emir göstermen gerekecek.”
Cevap vermedi. Belindeki avcı mührünü çıkardı, fakat kullanmadı. Metalin yüzeyine ay oymasının ışığı vurunca kül o tarafa aktı. Kael Varen mührü yeniden kapattı.
“Bundan hoşlanmadı,” dedim.
“Ben de.”
Külün içinde ince bir çizgi belirdi. Önce çatlak sandım. Sonra eğrilip harfe dönüştü: ARVEN.
Adımı görmek göğsümü sıktı. Kayıt odasında aileme ait belgeleri arıyordum; ortada bulunanın beni araması hesaplarımda yoktu. Hilalin altındaki dosyaya ulaşmak için gecelerce anahtar beklemiş, sonunda bir kopyasını yapmıştım. Şimdi dosya hâlâ taşın içindeydi ve üstümde duran kül ismimi biliyordu.
Kael Varen de yazıyı gördü.
“Bunu sen mi yaptın?”
“Adımı mı? Hayır.”
“Şaka kaldıracak bir yerde değiliz.”
“Bana soru sorup cevabımı beğenmeyen sendin.”
Kül ikinci bir sözcüğe başladı. Kael Varen avcı mührünü elinde çevirdi. Onu kullanırsa beni de külle birlikte bağlayabileceğini ikimiz de biliyorduk. Kullanmadı.
Bir an için, elini indirip neden beklediğini söyleyeceğini düşündüm. Belki de odanın çıkışını bana bırakacaktı. Düşünce, külün içinden yeni bir harf doğarken dağıldı. Kendime öfkelendim; karşımdaki adamın görevini bir anlığına unutacak durumda değildim. Bakışımı ondan kaçırıp yazıya çevirdim.
YEDİ ŞEHİR.
“Bu bir kayıt değil,” dedi Kael Varen.
“Nedir?”
“Uyarı.”
“Nereden biliyorsun?”
Bu kez bakışlarını kaçıran o oldu. İki sözcük arasındaki sessizlik uzadı. Sonra avcı mührünü kemerine takıp gümüş hilalin yanına çömeldi. Kırığa dokunmadan eğildi; sanki aradığı işareti görmek için daha önce de mühür incelemişti.
“Diğer şehirlerden birinde de oldu mu?” diye sordum.
“Şu an bildiğim tek şey bu oda.”
Soruma cevap vermemişti. Üsteleyecektim ki zemin titredi. Kül, harflerini dağıtarak hilalin boşluğuna doldu. Taşın altında saklı dosyanın kenarı göründü.
Kael Varen uzanmadı. Ben de uzanmadım.
“Onu almak için geldin,” dedi.
“Evet.”
“İçinde ne var?”
“Bilmiyorum.”
“Yine de mührü kırdın.”
“Bazen ne olduğunu öğrenmek için kapalı bir şeyi açman gerekir.”
“Bazen de kapalı kalması için bir sebep vardır.”
Bunu söylerken dosyaya değil, bana bakıyordu. Sözlerinin ardında bildiği başka bir şey vardı. Avcılara güvenmemek için çok nedenim bulunuyordu; onun dosyayı benden önce görmüş olabileceği aklıma gelmemişti.
“Sen okudun mu?” dedim.
“Hayır.”
“İçindekini sordum.”
Kael Varen cevap vermeden ayağa kalktı. Kül hilalin içine yerleşmişti; dosyanın görünen köşesinde kraliyet mührü seçiliyordu. Üzerine eğilip kendi işaretimi de buldum: ailemin kayıtlarında kullanılan küçük ay çizgisi. İkisi aynı sayfadaydı.
Kapının üstündeki oyma yeniden ışıldadı. Kül bu kez taşın üstüne yazdı: İLK MÜHÜR AÇILDI.
“İlk mi?” diye fısıldadım.
Kael Varen kapıya döndü. Dışarıda bir çan çalmaya başladı. Akademinin çanı değildi; sesi daha uzaktan geliyor, her vuruştan sonra başka bir çan ona cevap veriyordu. Saydım. İkincide Kael Varen de saydığımı anladı. Beşincide dosyanın kenarını tuttum.
“Bekle,” dedi.
“Niye?”
“Çekersen burada ne olacağını bilmiyoruz.”
“Çekmezsem ne olacağını sen biliyor musun?”
Altıncı çan vurdu. Kael Varen’in susması yeterli cevaptı.
Dosyayı taşın altından çıkardım. Kül bileğime doğru yükseldi; elimi savurarak onu uzaklaştırdım. Kael Varen bunu gördü. Yüzündeki şaşkınlık bir an sürdü, ardından bakışı dosyaya indi. Beni durdurmak için avcı mührüne gitmedi eli.
Yedinci çan vurduğunda kâğıdın ilk satırını açtım. Harfler gözümün önünde belirdi; mürekkep sanki o anda yazılıyordu.
ARVEN HANESİNE İLİŞKİN KRALİYET EMRİ.
Altındaki satırı okumadan Kael Varen, “Dosyayı kapat,” dedi.
Sesindeki değişim yüzünden başımı kaldırdım. Kapı hâlâ açıktı. Aramızda birkaç adım vardı. Yine de ilk kez odada çıkış kalmamış gibi hissettim.
“Sen biliyorsun,” dedim.
“Liya Arven, kapat onu.”
Emrin altındaki imza görünürken kâğıdı daha sıkı tuttum. Kael Varen yerinden kıpırdamadı. İmzayı okudum, sonra ona baktım.
“Bu senin adın.”
Kael Varen’in cevabını duyamadan kül dosyanın üstüne kapandı. Harfler silinip tek bir satır hâlinde yeniden yazıldı. İkimiz de aynı anda okuduk:
İKİNCİ MÜHÜR, LİYA ARVEN TESLİM EDİLDİĞİNDE AÇILACAK.