Güneş, kitap raflarının arasından süzülen loş ışıkla beraber odanın içine ince bir huzme gibi doluyordu. Göz kapaklarımı araladığımda Kaan hâlâ yanımdaydı. Uyurken bile tetikte gibiydi, kaşlarının arasında hep o tanıdık gerginlik. Ama elim hâlâ onun elindeydi.
Aşağıdan Elaen’in hareket sesleri geliyordu. Kahve kokusu, raflara sinmiş eski sayfaların kokusuyla birleşmişti. Güvende gibi hissettiren ama aynı anda bir huzursuzluk doğuran o garip hava…
Kaan gözlerini açtı.
“Erken uyanmışsın,” dedi kısık sesle.
Gülümsedim.
“Uyuyamadım pek. Aklım dolu.”
O da başını salladı.
“Ben de. Elaen’e güveniyor gibiyim ama… yine de bir yanım temkinli davranmamı söylüyor.”
Ayağa kalktım.
“O zaman bugün daha dikkatli oluruz.”
Aşağı indiğimizde Elaen bizi bekliyordu. Masada üç kupa vardı.
“Bugün yola çıkmalıyız,” dedi. “Annenin bıraktığı izler hâlâ takip edilebilir. Ama bu şehirde fazla kalırsanız... bulan olur.”
Kaan temkinli bir şekilde sordu:
“Nereye?”
Elaen gözlerini bana çevirdi.
“Bir geçit var. Dağların ötesinde, terk edilmiş bir manastır. Orada annenin kayıtlara girdiği bir kitabe var. Lanetin kökeni… orada açıklanmış olabilir.”
Kalbim hızlandı.
“Ne kadar uzakta?”
“Yürüyerek iki gün. Ama ilk gün gece ormana ulaşmamız gerek. Tarikatın gözcüleri bu bölgede çoğaldı. Ana yollardan gidilmemeli.”
Kaan’la göz göze geldik.
Birbirimize hiç gerek duymadan anlaştık. Gidecektik.
Hazırlanıp yola çıktık.
Yürüyüşümüz sessiz başladı. Elaen önde, Kaan ve ben onun ardında. Ormanın başlangıcına vardığımızda güneş çoktan gökyüzünün kenarına çekilmişti. Ağaçlar sıklaşıyor, kuş sesleri azalıyor, sessizlik büyüyordu. Her şey… fazla sakindi.
Elaen ansızın durdu.
“Burada mola verelim. Ateş yakmadan. Duman olmamalı.”
Bir çember oluşturduk. Sırtımız ağaçlara yaslı. Sessizlik… sonra fısıltılar.
Ama fısıltılar bizden gelmiyordu.
Kaan bir anda doğruldu.
"Bir şey geliyor.”
Çalıların arasından siyah pelerinli bir figür belirdi. Ardından bir diğeri. Üç… beş… yedi…
Elaen fısıldadı:
“Sakın kaçmayın. Bu bir sınav olabilir.”
Ama o an içgüdülerim devreye girdi. Kalbim hızlandı. Ellerim titredi. Sonra... garip bir şey oldu.
Göğsümden sıcak bir güç yükseldi. Sanki yıllardır içeride bastırdığım bir şey, artık dışarı çıkmak istiyordu.
Adamlar üzerimize saldırdığında, ben çoktan hareket etmiştim.
Birini yere serdim. Yumruğum, refleksle savrulmuştu ama adam üç metre geri uçtu. Kaan şaşkınlıkla baktı bana.
“Deniz… sen—”
“Sonra konuşuruz!”
Döndüm, başka bir adamın üzerine atıldım. Sanki içimdeki güç bana yol gösteriyor, her hamlemi fısıldıyordu. Kaan sırtımı kollarken Elaen bir bıçak çekmişti. İyi dövüşüyordu… fazla iyi.
Savaş bitmemişti ama adamlar geri çekilmeye başlamıştı.
Son bir darbe savurup kendimizi ağaçların derinliğine attık.
Nefes nefese, bir kayanın ardına saklandık. Kaan gözlerini bana dikti.
“Deniz… senin içinde… ne var?”
Ellerime baktım. Güç hâlâ parmak uçlarımda titreşiyordu.
"Bilmiyorum. Ama artık bastırmayacağım.”
Elaen yanımıza geldi. Yüzünde ilk kez bir gölge vardı.
“Güçleniyorsun,” dedi. “Ama bu, daha çok tehlike çekeceğin anlamına gelir.”
Gözlerim onun gözlerine takıldı. Sanki… bir anlığına bir maskenin altına baktım.
Ama o hemen gülümsedi.
“Yola devam edelim. Henüz işimiz bitmedi.”
Ormandan ilerlerken, her adımda karanlık biraz daha derinleşiyor, ağaçlar etrafımızı sarıyordu. Elaen’in öndeki hâlini izlerken, bir yandan da içimdeki güçle ilgili her geçen saniye daha fazla şey hissediyordum. Kaan’la aramızdaki sessizlik, anlaşılmamış bir şeylerin yankısı gibiydi. O kadar derindi ki, birbirimize bile doğru dürüst bir kelime söylemeye cesaret edemedik.
Bir süre sonra, Elaen durdu.
“Burası. Manastır da şu tepede. Yalnızca çok dikkatli olmalısınız.”
Gözlerim, her zamankinden daha keskin şekilde bakıyordu. O kadar odaklanmıştım ki, sanki her hareketi algılıyordum. Elaen’e bir göz attım; o da farkındaydı. Bizim gibilerin hisleri bazen birdenbire uyanırdı. Şimdi, o hissi içimde taşıyan tek kişi ben değildim. Kaan da aynı şekilde gergindi, her adımını dikkatle atıyordu.
Manastır, gerçekten de korkutucu bir şekilde terk edilmişti. Taş duvarlar, siyah yosunlarla kaplanmış, çürümüş görünüyordu. Kapı büyük bir gıcırtıyla açıldığında, içerideki soğuk hava bir anlık rahatsızlık verdi. Her şey bir tür yıkıntı halindeydi, ama bir şey vardı... bir şey burada bekliyordu.
Elaen, içeri girdi ve yavaşça ilerledi.
“Dikkatli olun,” dedi. “Burada sadece tarihle ilgili bir şeyler yok. Annenin bıraktığı... bir şeyler var.”
Kaan ve ben arkasından geçerken, kalbim bir tuhaf atmaya başladı. Derin bir huzursuzluk vardı. Başka bir tehlike var gibiydi, ama neydi? İçimdeki gücün hissettirdiği tek şey, bir karanlık dağının yavaşça üzerimize çökmek üzere olduğu hissiydi.
O anda, içerideki sessizliği bozan bir çatırtı duyuldu.
Elaen sıçrayıp yere düştü.
“Gizli bir oda var. Geçmek için burada bir geçit olmalı,” dedi, hızla yerden kalkarak etrafına göz attı.
Biz Kaan’la birbirimize bakıp hareket etmeye başladık. Etrafı incelemeye başladığımızda, manastırın içinde, taş duvarlardan birinin ardında gizlenmiş bir kapı fark ettik. Etrafındaki taşlar, diğerlerinden farklıydı, bir çeşit eski yazılar ve semboller vardı. Elaen, derin bir nefes alarak duvarı inceledi.
“İşte, tam burası,” dedi. “Buradan geçmek gerek.”
Kaan, ellerini taşlara yerleştirip hafifçe bastı. Taşlar, bir anda gıcırdayarak kaymaya başladı. Ekranımızda gördüğümüz eski yapılar gibiydi, o kadar dikkatli bir şekilde yapılmıştı ki, ona zarar vermek bile neredeyse imkansızdı.
Kapı açıldı. İçeri adım attığımda, bir hüzünlü hava yayılıyordu. Eski kitaplar, ince toz tabakalarıyla kaplanmış, çok uzun zamandır terk edilmiş gibiydi. Ama bir kitap, diğerlerinden farklıydı. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir kitap vardı. O, bizi bekliyordu.
Elaen, kitabı eline aldı ve incelemeye başladı.
“İşte. Annenin bıraktığı bu. Lanet ve onun kaynağı. Burada.”
Hızla kitap sayfalarını çevirmeye başladı.
“Buradaki yazılar... güçler arasındaki dengeyi anlatıyor,” dedi. “Ancak çok eski ve karanlık bir güç var. Bunu yalnızca bir kaç kişi çözebilirdi ve bu kişiler... sizin gibi.”
İçimdeki his, tam olarak nereye gittiğimi ve neyle karşılaştığımı anlamamı sağlıyordu. Sanki yıllardır bilmediğim bir tarafım uyanıyordu. İçimden yükselen bu güçle, her şeyi algılayabiliyor gibiydim. Kaan, kitapları incelerken bir an gözlerimi ona dikti. Bir şekilde, bu güç her ikimizi de değiştiriyordu.
Elaen’in bakışları garipti. O sırada, kitap sayfalarını çevirmeye devam ederken, içinden bir harf ya da sembol çıktı. Gözleri aniden büyüdü.
“Bu... bu sembol,” dedi, elindeki kitaptan sıçrayan bir yazıya bakarak. “Bu, sadece sizin değil... tüm bu lanetin kaynağını işaret ediyor. Bu tarikatın sembolü!”
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Gözlerim Elaen’deki değişimi fark etti.
Kaan hemen ona doğru hamle yaptı, ama Elaen hızlı bir şekilde geri çekildi.
“Beni suçlamayın,” dedi, yüzünde hafif bir gülümseme ile. “Ben sadece sizi denedim. Annenin izlediği yolu bulmak... gerçekten istiyor musunuz?”
Elaen'in söyledikleri içimde bir ürperti yarattı. Kaan, gözleri ona sabitlenmiş şekilde, bir an duraksadı. İçindeki gücü ve korkuyu bir arada hissediyordum. Elaen’in maskesi, o kadar hızlı değişmişti ki, şimdi önümüzde bir yabancı vardı. Güvenini kaybetmiş birinin, her an düşebilecek bir kayaya dönüşeceğini biliyordum. Ama Elaen… Elaen başka bir şeydi. Güvenimizi sarsan, karanlık bir oyun oynuyordu.
Elaen, derin bir nefes aldı ve yavaşça arkasına döndü.
“Bunlar, sadece başlangıç,” dedi, bir adım geri atarak karanlıkta kayboldu. “Gerçek tehlike şimdi başlıyor.”
Bir an tüm manastırın duvarlarında yankılanan adımlarını hissettik. İçimi bir ağırlık kapladı. Bu gece, asla normal bir gece olmayacaktı. Kaan’ın elleri gergin bir şekilde kitabı tutarken, gözleri hala Elaen’in kaybolan siluetini takip ediyordu.
“Bu kadının niyeti ne?” dedim, sesim sarsılarak.
Kaan, kitabı kapatarak derin bir nefes aldı ve başını salladı.
“Bilmiyorum,” dedi, ama içindeki belirsizlik hissi, sözlerinde bile kendini gösteriyordu. “Ama bir şeyler var. Ve bana güvenmediğini artık net bir şekilde hissediyorum.”
Elaen’in kaybolduğu noktadan itibaren, bir ses geldi. Zemin hafifçe titredi, duvarlar arkasında derin bir hışırtı yükseldi. Sanki çok uzaklardan, eski bir güç uyanmıştı. Her bir adımda, içimdeki güç daha da belirginleşiyor, doğan ışıkla karanlık arasında sıkışmış hissediyordum.
Kaan bir adım attı ve hemen önümüzü kapatan eski taşlardan birinin ardına geçti.
“Dikkatli ol,” dedi. “Şimdi, her şey her zamankinden daha tehlikeli.”
Elaen’in kaybolduğu yöne doğru ilerlerken, bir şey bana çok yakın olduğunu, çok tehlikeli olduğunu hissettirdi. Ellerimdeki güç, parmak uçlarıma kadar hissediliyordu. Kaan’la arasındaki mesafe gittikçe açılmıyordu, fakat o da içindeki korkuyu gizlemeyi başararak bana yakın olmaya çalışıyordu.
Birden, duvarlardan gelen derin bir sızıntı sesiyle irkildim. Bir şey yaklaşıyordu. Kulaklarım, her sesten titriyor, kalbim hızla atıyordu. Sanki bizi izleyen, her adımımızı ölçüp biçen bir varlık vardı. Kaan’ı hızla yanımdan çekerken, Elaen’in kim olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını düşünmeye başladım. Onun niyetlerini anlamak, ne kadar önemliyse, bu karanlık manastırın sırrı da o kadar önemliydi.
O an, karanlığın derinliklerinden bir gölge belirdi. Elaen değil, başka birisi vardı. Karanlık bir siluet… gözlerim, hızla odaklanmaya çalıştı.
“Beni takip etmeyi bıraktığınızda, doğruyu göreceksiniz,” dedi bir ses. Keskin, tiz bir tonda. “Fakat o zaman çok geç olacak.”
Kaan, hızla kalkan kollarıyla beni korumaya çalıştı. Ama o kişi, hızla bir el hareketiyle havaya yükseldi. Ellerindeki karanlık enerji, bizi sarhoş etmiş gibi hissettirdi. O an, beynimde bir çatırtı duydum, sanki bir şeyler kopuyor, çözülüyordu. İçimde bir kayboluş hissi vardı.
Kaan bana dönüp, “Hazır mısın?” diye fısıldadı. O an, onun güvenine ihtiyacım vardı. Gözlerindeki korku ve kararsızlıkla, buna karşılık vermek zorundaydım. Ne olursa olsun, bu geceyi birlikte atlatmalıydık.
Hızla hareket ettik, ancak bir yandan da karanlık enerjiyi hissediyor, her şeyin bize karşı çalıştığını düşünüyordum. Bu manastırın sırrı ne kadar derindiyse, içinde kaybolan güç de o kadar güçlüydü.
Elaen geri döndü. Yavaşça, bizi izlerken, ellerini açtı. Sanki her şeyin çözülmesini bekliyordu. Yavaşça, “Bunu seçtiniz,” dedi, “Kaderinizi kabul edin.”