İçeriğe geç

Külden Yaprak

Bölüm 1 · 19 dk okuma

Külden Yaprak

Bölüm 1

1.

"Üç"

"İki"

"Bir"

Kadının sayışı ile genç kız harekete geçti, önce bedenini aşağıdan yukarı dalgalandırdı, sağ kolunu havaya kaldırdı ve elini ile tıpkı vücudunu dalgalandırdığı gibi hareketler yaparak sağa sola savurdu, bacakları bedeni ile aynı ritimde sağa sola adımlıyordu. Yüzü o kadar mutlu görünüyordu ki, sanki dans hayatının en sevdiği parçasıymış gibi kıkırdıyordu. Büyük bir salonun içinde hareketli bir müzik eşliğinde dans ediyordu kadın ise ona alkış ile ritimlerde destek veriyordu. Genç kız bir süre daha dans etti bir sanatçıydı ve bu onun sanatıydı, büyük bir özen ile kendini çeken kamerayı resmen sanatı ile şenlendiriyordu.

Ve bir sahne yazıldı tarihe, küçük bir beden kendine söz verdi dansta nasıl pes etmiyor ise hayatta da öyle olacağım dedi.

"Adımın hakkını vereceğim, ben düştüğüm her yerde çiçek açacağım."

-

Yorgunluk ile nefes verdim, günün son seansı bitmişti bir an önce eve gidip kahvemi önüme alarak sabaha kadar dizi izlemek istiyordum günün ilk saatinden beri bunu bekliyordum zaten. Saçma başlamıştı günüm, gelen ilk hastam aklımı yorup duruyordu küçük bir kızdı yıllarca zorbalanmıştı ve bunun duygusal yaralarını taşıyordu ailesi biraz destek almak için geç kalmıştı fakat ben elimden geleni yapacaktım. Çünkü ben bunun için varım, dinlenmeyen her insanı dinlerim bu mesleği seçmek ve elde etmek babam yüzünden zor olsa da başarmıştım.

Önümde duran hasta dosyasını kapattım, saate baktığımda çoktan dokuzu geçtiğini fark ettim acele etmek istedim çünkü biraz daha ayakta durursam şuraya bayılabilirdim. Hızlıca çantamı topladım, arabamın anahtarını cebime attım ve bilgisayarımı çantama yerleştirdim daha fazla oyalanmadan çantayı da koluma geçirdim ve polikliniğin anahtarlarını da alıp ofisimden çıktım. Işıkları kapatacaktım ki içeriye belli ki izinsiz giren bir misafirim olduğunu fark ettim. Gülümseyerek asistanım Toprak'ın odasının önünde yere oturmuş boş gözler ile beni izleyen minik gece karası yavru kediye baktım, çantamı yere bıraktım ve kediye doğru adımladım.

"Selam ufaklık, nasıl girdin buraya sen?", elbette cevap gelmeyeceğini biliyorum, fakat o kadar yalnızdık ki bu saçma soruyu sorarken utanmadım. Ne yapacağımı bilemedim ve yere eğilerek minik yavru gibi bende sırtımı duvara vererek yanına oturdum. Ona döndüm ve işaret parmağımı nazikçe minik burnuna dokundurdum, o kadar soğuktu ki dudaklarımı büzdüm.

"Buz gibi olmuşsun, aç mısın acaba?" minik patisini kaldırarak üstüme çıkmaya çalıştı, fakat durdurmak zorunda kaldım çünkü siyah ten çorabım yırtılırsa hoş olmazdı. Fakat dayanamayarak onu hızlıca kucakladım ve kafasını göğsüme yaslayarak ısınması için deri ceketimin içine soktum. "Ben seni nasıl bırakayım ki şimdi annen nerede ya senin?"

Hayvana o kadar çok soru sormuştum ki bir an karşımda danışanım var gibi bir konuşmaya girmek istemediğimden yerden kalkıp bordo çantamı tekrar hızlıca koluma alıp etrafa baktım. Bütün doktorlar ve asistanlar çıkmış bu bebek ile tek kalmıştık, oyalanmadan kapıdan çıktım ve bir elimde kedi ile diğer elimde anahtar zorla kapıyı kilitledim. Siyah mercedese ilerledim, arabamı açtıktan sonra önce arkaya çantamı bıraktım daha sonra sürücü koltuğuna bindim ve kapıyı çektim. Yavruyu kucağıma bıraktım ve hızlıca arabayı çalıştırdım. Bir yandan ise telefonumu mıknatısa tutturmuş siriden Toprak'ı aramasını istemiştim.

Telefon çalarken radyoya bağlamış arabayı çalıştırmıştım. Aynadan arkama bakarak poliklinikten ayrılırken telefon açıldı ve Toprak'ın sesi arabada yankılandı, kedi korkmuş gibi bana daha çok sokulunca gülümsedim.

"Efendim Manolya Hanım." Gözüm dikiz aynasındayken çoktan yola çıkmıştım.

"Toprak kusura bakma rahatsız ettim mesai dışı ama senden minik bir ricada bulunsam?" diyerek hızlıca kendimi açıkladım ."Tabii." sesi ile direkt konuya girdim.

"Ya ben az önce çıkarken senin odanın önünde minik bir kedi buldum ama annesi falan var mı bakmadan direkt kucakladım hayvanı yarın randevum yok gelmeyeceğim sabah bir baksan ya da kızlardan birine söylesen de bir bakılsa ayırmış olmayayım annesinden çocuğu." O kadar hızlı konuşmuştum ki nefessiz kalmıştım.

"Tabii bakarız biz Manolya Hanım merak etmeyin." Dediğinde rahat bir nefes vererek teşekkür ettim ve iyi akşamlar dileyerek kapattım. Işıkta durduğumda klimayı sıcağa getirip radyodan riptide açtım. Sesi de açtıktan sonra yeşil ışık ile gaza bastım, bir yandan da şarkıya eşlik ediyordum.

"Lady ,runnin' down to the riptide."

Evet böyle bir insanım, ne kadar yorgun olursam olayım yine enerjik davranır sevdiğim şeyleri yapmaktan asla geri durmam. Kendimin her zaman en yakın arkadaşı olur kendi kendime yaşar giderim. Ailem ile aram iyidir fakat bazı hataları da unutmam, kin tutmam ama gerektiğinde gereken cevabı vermekten de kaçınmam. Mesleğimin verdiği alışkanlıktan hep dinlerim herkesi, her canlıyı. Fakat çok konuşmam çünkü kendimi açıkladığımda dinleyenler emir değilse umursamaz.

Hep birilerini mutlu etmeye çalışır, insanları gülümsetmeyi severim. Dışarıdan sert ve dominant görünmeyi öyle davranmayı da severim , fakat sevdiklerime sevenime bambaşka olurum.

Şarkı sona yaklaşırken daha yolum olduğundan içli içli nefes verirken camı birazcık açıp sağ elimi çantama attım, sigara paketimden bir dal alıp paketi geri çantaya bırakarak dudaklarıma yerleştirdim. Çakmak ile hızlıca yakıp onu da arabanın sol cebine koydum, dumanı içime çekerken bir elim direksiyonda gözlerim kedide, arabayı sürmeye devam ettim.

Daha sakin bir şarkın açıldığında direksiyonu sağa kırarak siteye girdim. Uzun yol boyunca gittikten sonra kendi evime geldiğimde telefondan garajın otomatik kapısını açarak içeri girdim. Mercedesi park ettikten sonra uyuyan kediyi tekrar ceketimin içine çektim , arkada duran çantam ve yanımdaki çantamı da alarak arabadan inince anahtarımı çıkardım. Topuklu çizmelerim artık beni zorlarken sırtıma gülle almış gibi bir ağırlık ile garajı kapatıp bahçeden evin kapısına uzanan kısa yolda yürümeye başladım, çok geçmeden evin kapısını açıp içeri girdim. Girer girmez çantaları vestiyerde duran bej rengi ayakkabı giymek için duran pufa attım ve kapıyı ittirerek kapattım. Hemen yanımda duran ekrana şifremi girerek ev sistemini aktive attim.

Ailemden ayrı kendi evimde oturuyordum ve bence hayatımın en güzel kararı olmuştu. Kediyi uyandırmadan hızla salona doğru yürüdüm, ışıklar açıldığında onu büyük siyah koltuğun üzerinde duran bej rengi battaniyeye bıraktım ve hemen olduğu yere sindi. Görüntü ile gülümserken telefonumu açarak ev sistemine girdim ve hoparlörleri aktif ederek kısık seste mind over matter açarak evde şarkının çalmaya başlaması ile merdivenlere ilerledim. Odam koridorun sonunda olduğundan daha fazla dayanamayarak çizmelerimin fermuarlarını açtım ve ayağımdan sallayarak çıkardım. Halıya basan düz zemin gören ayaklarım sayesinde rahat bir nefes vererek odama girdim. Sürekli düzenli tuttuğumdan toplanmış yatağın üzerine telefonu attım. Son güçlerim ile giyinme odama girdim ve hızlıca deri ceketimi çıkararak askıya astım, daha sonra içimdeki bordo badiyi çıkararak çekmeceye koydum. Siyah mini eteğim ile beraber çorabı da çıkararak şort pijamama uzandım. Üstüme rahat bir tişört geçirerek tam saçlarımı toplayacaktım ki, telefonumun çalması ile evde ki müziğin durması beni de duraklattı.

"Sultanım arıyor, açayım mı?" sorusunu soran sistem ile kıkırdayarak onayladım ve annemin sesinin evde yankılanmasını duyum.

"Annem?" dedi sultan hanım, hızlıca cevap verdim." Efendim annecimm." Sesi yine mutlu geliyordu. "Nasılsın çiçeğim aramadın bugün meşguldün sanırım?" büyük aynada saçımı toplarken cevap verdim. "Öyleydim yoruldum, dört randevu vardı hepsi saatler aldı resmen, sen nasılsın?". Odanın ışığını kapatıp yatak odama geçtim ve kendimi yatağa attım. "Nasıl olsun yavrum, bildiğin gibi şirkette işler vardı işte şimdi evdeyiz de baban diyor gelsin buralara çiftlikte bir çay içeriz falan hem abinler de gelecek uzun süredir görüşmüyoruz olmaz mı kuzum?" Derin bir nefes verdim biri ile kavga etmiştim, Arda abim ile yani. Uzun süredir aramamıştı bile beni fena kırgındım ona.

"Anne abimi görmek istemiyorum aynı masaya oturmak bile kavgayı tekrarlar şimdi ya." Kaşaklarımı ovmaya başlamıştım. "Annem abin o senin canının parçasısın yapma böyle onunla da konuştum gelecek bak yarın bir gün pişman olursun keşke abimle konuşsaydım dersin." O kadar istemiyordum ki.

"Size afiyet ols"

"Vienes, Mar. Ya se acabò, nos vemos." (Geliyorsun, Mar. Bitmiştir görüşürüz.)

Annem bana her sinirlendiğinde, İspanyolca olan adım ile konuşur ana diline yani İspanyolcaya geçerdi ve ben de kabullenmek zorunda kalırdım, sinirlenmesi çekilmezdi.

"Vale,mamá." (Peki,anne.)

Telefon suratıma kapandığında ayaklandım.

"Daha yeni ev moduma girmiştim!" sızlanarak giyinme odama geri girdim ve biraz daha enerjik olmak için sistemden chanel açarak üstümü geri çıkardım.

Bu sefer daha rahat olmak için kumaş krem rengi bir pantolon giymiş, üzerine gri bir kazak giyerek ayağıma aynı griden bir stiletto giydim. Yine krem bir kol çantasına eşyalarımı geçirip saçlarımı sıkı bir topuz yaptım. Abim en çok açık kumral saçlarımın salık olmasını severdi, bu yüzden topladım.

Telefonumu yataktan alıp odadan çıktım ve aşağı indim, yavruya baktığımda henüz uyuyordu yanına gidip dizlerimi kırıp eğildim ve başına küçük bir öpücük bıraktım. Tekrar doğruldum ve telefonumdan evde yankılanan şarkıyı kapattım. Daha sonra arama kısmından istediğim numarayı bulup kulağıma koyarak kapıya yöneldim. Telefon ikinci çalışta hemen açıldı ve beklediğim ses geldi.

"Buyurun efendim." Dedi Aras.

"Ares çiftliğe gitmem gerekiyor, araba kullanacak gücüm yok hem muhtemelen dönerken süremeyecek kadar kötü olacağım siz gelir misiniz?." Hızlıca onaylama sesi geldiğinde tebessüm edip kapıyı açtım.

"Beş dakikaya kapıdayız efendim."

Kapıya çıktığımda onlar gelmeden yine bir sigar daha yaktım, sırtımı taş duvara yasladım ve gözlerimi kapattım. Çok geçmeden önümde hızla duran siyah jeep ile sigaramı yere söndürüp topuğum ile ezip arabaya bindim.

Gelen Aras ve Mert'ti ikisi de bundan yıllar önce babamın zoru ile hayatıma girmiş korumalık görevi yapan fakat şimdi iyi ki girmiş dediğim bana hem abi hem yakın arkadaş olan hayatımın parçalarıydı.

Kapıyı ardımdan çekerken arka koltuğun ortasına geçip başımı arkama yasladım.

"Yanımızda birileri vardı da ondan öyle konuştum." Dedi Aras, resmiyetten bahsediyordu. Gülümseyerek sorun yolmadığını söyledim ve yan koltukta oturan Mert'e baktım. "Hayırdır Ankara'da gemin mi battı Mert, ne bu yüz?" kıkırdayarak omzunu dürttüm.

"İddia da ben kazandım da ondan." Dedi Aras egolu egolu gülerken.

"Haksızlık yaptın çünkü beyinsiz herif." Diyerek çıkıştı bu sefer Mert. İkisinin arkadaşlığına bayılıyordum sürekli beni güldürmeye yetiyordu. Sanki sadece baksam gülerdim ikiliye.

"Neymiş iddia?" dedim bu sefer.

"Mekanda bir kızı beğendi de, bakmaz sana o dedim e öyle de oldu." Elimi alnıma koyarak iki yana kafa salladım.

Mert sigara paketini deri ceketinin cebinden çıkardığında ben de sosyal pilim birden bitmiş gibi sola kaymış kafamı cama yaslamıştım.

"Neden birden bu saatte gidiyorsun çiftliğe?" dedi Mert.

"Caroline Arvant Hanım ağzıma sıçacaktı. Haftalardır Arda abim ile konuşmuyoruz aramız gergin. Babam da çağırmış" yine sözüm kesildi, çığlık atacaktım en sonunda.

İkisi de aynı anda " Kızım bizim şirkette birinin çocuğunun psikolojisi bozukmuş bir bakıver." Diyerek babamı taklit ettiklerinde güldüm, tam bir Gökhan Arvant sözü olmuştu.

"Bir de her seferinde ilaç yaz diyor ya deliriyorum, kaç kere diyeceğim ben psikoloğum psikiyatrist değilim diye?" söylendim ve camı açtım.

Cevap vermişlerdi fakat uyku birden çökmüştü öyle ki dalmıştım.

Bir süre sonra gözlerimi açtım ve saatime bakıp aradan kırk dakika geçmiş olduğunu gördüm, daha sonra camdan bakınca büyük çiftlik malikanesini gördüm ve toparlandım.

Arabada kimse olmadığından kapıyı açıp indim ve soğuk hava yüzüme vurunca titreyerek açıldığımda kaputa yaslanan ikiliyi görünce kapıyı ittirerek kapattım. Beni gören Mert "On dakika oldu uyandırmadık yorgundun." Açıklamasını yapınca tebessüm ederek kafa salladım ve malikaneye döndüm.

Otoparkta yedi araba oldupunu görünce bütün ailenin evde olduğunu anlamıştım. İkisi abilerimin biri annemin diğeri babamın ve diğer üçünün ortak olduğunu bildiğimden başkası olmadığını anlamış uzun taşlı yoldan kapıya yürümeye başlamıştım.

Mert ve Aras bana arkamdan eşlik ederken içimden abim ile konuşmayacağım konusunda kendime söz veriyordum. Basit bir olayı büyütmüştü ve bu sefer çok uzatmıştı.

Büyük beyaz kapıya varınca taş duvarda duran gösterişli zile bastım, kapı hızlıca Gönül Hanım yani evin görevlilerinden biri tarafından açılmıştı. Beni görünce gülümseyerek hemen bana sarıldı. "Ayy Manolya'm gelmiş." Diyerek yanaklarımı öptü.

Aras ile Mert de saygılı bir şekilde baş selamı vererek içeri girdiklerinde ben de onu öperek içeri girdim.

Bana herkesin dışarıda oturduğunu söylediği için büyük merdivenlerden çıkarak ana salona gitmek yerine, arka bahçenin ana kapısına yürüdüm.

Yıllar önce babamın babaannesinin annesi malikaneyi bej ve beyaz renklerde mermerler ile tercih etmiş bu yüzden miras babama kaldığında tarihi olduğundan babam böyle bırakmak istemişti. Şimdi ise şehrin dışındaki büyük çiftlikte yaşıyorduk, yani ailem.

Ben şehire daha yakın olmak istediğim için onlardan kaçmıştı, zaten Gökhan Arvant hayatıma yeteri kadar burnunu sokuyordu aynı zamanda beraber yaşamak beni gebertirdi.

Bahçeye çıktığımda atların kaldığı tarafın biraz daha uzağına loş bir ışıklandırma ile tatlı bir rakı masası kurduklarını gördüm. Aile toplantısı falandı işte, babam abimler ile şirket hakkında konuşur, annem sözlerini destekler. Babam hayatımı sevmediğini şirkete girmemi istediğini aile mirasında bulunmam gerektiğini söyler ben reddettiğimde kavga ederiz ve kalkıp evime giderdim.

Yine aynı şeyler olacaktı, yani umarım.

Herkes uzun dikdörtgen masada kendi yerini almıştı. Baş köşede babaannem, öbür tarafta köşe de dedem ve yanında babam ile annem oturmuş, iki abim de babaannemin nasihatlarını dinliyordu. Bahçenin genelde masa kurulduğu için mermer döşenmiş alanına topuklularımı vura vura ortama girdiğimde ilk Aristo abim beni görmüş gülümseyerek ayağa kalkmıştı bile.

Ben de gülerek karşılık verdim ve ilerledim.

"Çiçeğim." Dedi abim sıkıca sarılırken, ben de aynı şekilde "Abimm." Diyerek karşılık vermiştim.

Arda beyler yüzüme bakmıyordu bile. Daha sonra anne ve babama sarılıp dedem ile babaannemin elini öpmüş babaannemin yanındaki yerime geçmiştim.

"Babaannesinin çiçeği, Manolya'm gelmiş." Diyerek yanaklarımı sıktı. Ben ise konuşmadan gülümsemiştim sadece, ortam beni geriyordu. Daha sonra masadaki herkes sessizleşmiş bana odaklanmıştı.

"Kendin mi geldin?" dedi babam. "Hayır Mert ve Aras ile geldim." Diyerek açıklama yaptım, gergin gözüküyordu. "Çağırayım ben buyursunlar." Dedi annem. "İçeride oturuyorlar işte anne sevmez onlar kalabalık masa zaten otur." Dedim.

"İş güç nasıl ,sorun var mı?" dedi bu sefer Aristo abim. İyi olduğumu söyleyerek bu konudan kaçtım, çünkü babam mesleğim konusunda sürekli kavga açardı. Kendi şirketimizde mimar olmamı istemişti yıllar önce fakat ben psikoloji seçmiş karşı çıkmıştım. Bu da bizi uzun süre düşman etmişti, hatta bu gerginlik daha devam ediyordu bile. Arda abim masadan kalkıp yeni şişe rakı getireceğini söyleyerek ortamı terk etmiş, malikanenin yolunu tutmuştu.

Annemin kaş gözleri yüzünden zoraki şekilde yerimden kalkmış onu takip etmeye başlamıştım, bir süre koşar adımlar ile giderek yanına ulaştığımda sessizce yürüyorduk. Henüz yüzüme bakmamıştı. Fakat sonra bir ses yükseldi.

"Sen öyle ilk adımı atar, gururunu göz ardı edip birilerinin peşinden gelir miydin?" dalga geçer gibi sırıtarak sorduğu soruya gülmeden edemedim.

"Konu bir Arvant ise canımı veririm sayın Arda Arvant, tabiii siz bu ara canımı sıkıyorsunuz ve canımın sıkılmasını sevmem." Diye soludum. Sonra o ise durdu ve bana döndü. Kaşları havalanmıştı, gülmeye devam ediyor elleri ceplerinde duruyordu.

Siyah kumaş pantolonu ve yine onu o yapan lacivert gömleğini giymişti, koyu kumral saçlarını özenle taramış o asla bileğinden eksik etmediği benim kadar olan saatini takmıştı. "Dedi sırf şirkete istemediği çalışanı aldığım için haftalardır konuşmayan kız kardeşim." Evet konu buydu, ona o kadını almaması gerektiğini söylemiştim. Şirketle tek ortaklığım ailemin olmasıydı ama bazen gidiyordum ve orada bazı çalışan görüşme dosyalarına bakıyordum. O kadının normal olmadığını bir işe sebep olacağını söylemiştim. Fakat kimse beni dinlememiş bunu önemsemeden almıştı işe. Kadını kafamda analiz etmiştim ve kolayca suçları insanlara atabilecek, boş muhabbetleri büyüteceğini fark etmiştim.

"Off gidiyorum ben." Diyerek arkamı döndüm ki birden kolumdan çekip sarıldı.

"Haklıymışsın, ikinci günden geri çıkardım zaten. Özür dilerim." Sırıtarak ben de sarılmasına karşılık verdim.

"Şu saçlarını da aç , mi guapa." Dediğinde ondan uzaklaştım ve kıkırdadım. "Yaa güzelin miyim gerçektenn??" diyerek ellerimi yanaklarıma koydum.

Gülerek ve kafasını iki yana sabır dilercesine sallayınca dil çıkardım ve konuyu uzatmadan ayrıldık. Masaya geri döndüğümde bu sefer Aristo abimin yanına oturdum.

Eli ile kafamı omzuna yaslayıp kolunu sandalyemin arkasına attı, ben de ona daha çok sokuldum. Arda ile aramız daha mizahi olurdu, aslında ikizlerdi ama Aristo daha ağır başlı ve bana karşı duygusaldı. Annem birinin adını kendi ülkesinden birinin adını ise Türkiye'den olmasını istemişti. Sonra ben doğunca da ikisini bir kullanmışlar ve 'Manolya Mar' koymuşlardı. Genelde Manolya adını kullanırlardı genel hayatımda da Mar çok kullanılmazdı. Manolya adı anne ve babamın tanışma hikayesinden ve annemin en sevdiği çiçek oluşundan, Mar ise abilerimin hayatımın deniz gibi, sakin, özgür ve derin olmasını umduklarından verdikleri isimdi. İki abimde yirmi dokuzuna daha yeni girmişti, zaten ikiz olduklarından karakterleri ve tarzları dışında çok benziyorlardı.

"Manolya, kızım." Babamın sesi ile bakışlarım karşımda oturan bedene döndü, öksürmüş kendini toplamıştı, bu duruma kaşlarımı çatarak ben de düzelmiştim ve yeşillerimi ona kilitlemiştim.

"Şirkette gerçekten sana ihtiyaç var, artık bu işlere girmen gerekiyor." Yine aynı konuydu.

"Bu konudan ne zaman vazgeçeceksin baba? Yirmi dört yaşımdayım bence artık bir şeylere kendim karar vermeliyim." Dikleşerek dirseklerimi masaya koydum ve ellerimi birleştirerek çenemin altına yerleştirdim.

"Biliyorum ama yarın bir gün senin bu şirketin başına geçmen gerekecek, bunları hiç düşünmüyor musun? Bu senin ailenin mirası." Nefes vererek ofladım.

"İşlerinizin sadece bu olmadığını biliyorum babacım, bu karışık ortamlarda adımın dahi geçmesini istemediğimi yıllar önce sana söyledim. Ben düz ve sıradan bir hayat istiyorum bana kalsa bu çiftlikte bile bulunmamalıyım!" inanamaz gibi kaşları çatılmış bakıyordu bana, aniden masa susmuş herkes bana dönmüştü.

"Kötü bir iş yapmıyoruz biz Manolya! Saygısız davranma bu yıllar önce Arvantların kurduğu bir şirket ve bu devam etmeli. Basına bir Arvant'ın böyle düşündüğü ulaşsa ne yapacaksın?" Şirket mimarlık üzerine kurulmuştu fakat dünyadaki büyük yapılara zemin olan insanlar ile ortaklıkları olan ve aslında kolu her boka uzanan bir sistem olmuştu.

Bu yüzden bazı düşman şirketler oluşmuştu, bu yüzden de saçma bir rekabet yüzünden daha fazla önemli insan ile birleşimler, paralar ve muhabbetler dönmeye başlamıştı. Ben ise şirketin işlerinden uzak durarak kendi mesleğim için bir poliklinik açmış, orada kendi çalışanlarım ile düzgün bir hayat yürütüyordum. Biliyordum ki şirkete girdiğim anda adım her yerde geçecek hayatıma sürekli düşman şirketlerin engelleri çıkacaktı.

Zaten sert ve kararlı kişiliğimden dolayı böyle rekabetli işlere asla gelemezdim, ben insanları dinlemek ve dans etmek için doğmuştum.

"Artık bazı kararlarının bana bağlı olduğunu bil." Sözleri aklımın köşesine sinerken sinirle soludum. "Bu hafta Cumartesi günü otuz ikinci yıl dönümü yemeği ve kutlaması var. Geleceksin ve şirkette artık elin olduğunu göstereceksin, yeter." Masadan sinirle kalktığında anneme ağzım açık inanamaz gibi baktım.

"Bunu yapmayacağım! Kimse beklentiye girmesin sakın." Ben de aniden kalktım kimseyi dinlemeden çantamı elime alarak malikane kapısına yürümeye başladım. Gerginlikten ellerim titriyordu, emir almaktan nefret ederdim.

Kapıdan içeri girip sert adımlar ile başka çalışanlara görünmeden ana kapıya ilerledim, her ne kadar basit bir istek gibi gelse de yıllardır hayatımın her yerine, dansıma, mesleğime, evime, hobilerime hatta hayatıma giren insanlara sürekli karışan bir aile olduğundan daha fazla dayanmak istemiyordum.

Artık çok çabuk sinirleniyordum bu konulara, sürekli şirketten bahsedip duruyorlardı.

Adımı bilmediğim yerlere sokmayacaktım, kimse farkında değildi ama sırf ismimiz yükseklerde diye, kamuda orada burada aile olarak göz önünde olduğumuz için bir ve mükemmel değildik. Hiç bir olamamıştık bile.

Ana kapıdan çıktığımda aynı yerde bekleyen siyah araca baktım, Mert ve Aras ise bahçede bulunan büyük heykellerden birinin önündeki beyaz banka oturmuş şu an resmi olmaları gerektiği için konuşmadan, sadece telefona bakıyorlardı.

"Vamos!" (gidelim!). Zihnim her sinirlendiğimde istemsizce İspanyolcaya geçiyordu, annem doğduğumdan beri orada olmamamıza rağmen kültürüne ve diline göre iki ülkeye de uyum sağlayacak şekilde yetiştirmişti. Ailede herkes böyleydi kısaca.

Babam Türk olmasına rağmen annem için eğitim almıştı, bu da hepimize gelmişti, ve çalışanlarımız da bize alıştıklarından çoğu kelimeyi biliyordu tıpkı sözümü anlayarak arabaya gelmeleri gibi.

Sinirimi atmam lazımdı, bu yüzden ikiliyi durdurdum ve sürücü koltuğuna ben geçtim. Kapıyı sertçe çektiğimde beni anlamış olacaklardı ki, Ares arkaya Mert yanıma binmişti.

"Sıçtık, daha çok gencim ben!" dedi Aras arkadan duyulmayacağını bilmenin rahatlığı ile.

Keskin bakışlarımı, kaşlarımı çatarak dikiz aynasından ona gönderdiğimde yeşillerimden korkarak susmuş olacak ki yaslanmıştı. Koca koca adamlardı elbette bir boktan korkacak tipler değillerdi, fakat beni tanıyorlardı. Mert destek almak için elini önüne koyduğu anda gazı kökledim.

O kadar basıyordum ki, malikane yolundaki ışıklar çizgi haline gelmişti.

İki elim de direksiyonu öyle sıkıyordu ki avuçlarım yanıyordu, camlar açık olduğundan soğuk hava yüzümü kesiyor gibi acıtmaya başlamıştı.

"Hayatım hakkında karar vermeyi ne zaman bırakacak bu adam?" içeri giren rüzgâr ses yaptığından bağırmak zorunda kalmıştım. İkisi de bir şeyler demişti fakat duymamıştım bile.

Aynı hızda sürmeye devam ettim, sinirim git gide azalıyordu. Normalde bir saat olan yolu yarım saatte geri dönmüştük.

Eve geldiğimizde ani fren ile durdum, konuşmadan kapıyı açtım ve çarparak indim. Eve yürürken ikilinin arkamda olduğunu hissettim, aracı kilitleyip inmişlerdi onlar da. Kapıyı açtım ve içeri girdim, onların girmesini beklemeden çantamı köşeye atarak salona yürümeye başladım, kapı kapanma sesi ile sistem şifresini girdiler ki ışık açıldı. Salona girer girme kendimi koltuğun bir köşesine attım, topuz başımı ağrıtmıştı bu yüzden bir çırpıda tokayı çıkarıp, uzun saçlarımı özgürlüğe kavuşturdum.

"Hayatımın en hızlı yoluydu sanırım." Dedi Mert, Aras ona gülerken başımı koltuğa yaslayarak önce sırıtıp sonra cevapladım. "Hayatının en hızlı ölümünü de ister misin Mert Volkan?" diyerek sordum.

"Bana yetti çok teşekkür ediyorum Manolya Hanım." Dedi bu sefer.

"Ne oldu?" dedi Aras, "Şirket yemeğine gidip artık kendimi gösterecekmişim, klasik." Yanıtını verdim. Daha sonra telefonumu cebimden çıkardım ve ekrana baktım. İkisi kendi aralarında şakalaşmaya başladıklarında dikkatimi çeken bir haber mesajına girdim.

Haber başlığını sesli okumaya başladım.

"Manolya Mar Arvant , bu sene yıldönümü partisinde bulunacağını söyledi, Arvant Designer Group (ADP) için yeni bir Arvant mı geliyor?" evde sessizlik olduğunda gözlerimi kapattım.

Babam sırf o etkinliğe gitmem için, basına yalan açıklama yapmıştı.

"Sakinim, tamam mı? Sakinim ben." Diyerek doğruldum, ikili gülmek üzereydi.

Ayağa kalktım ve alnıma masaj yaparak mutfağa ilerledim, ikisi de benimle muhatap olursa patlayacağımı bildiğinden televizyondan bir maç açmış ona odaklanmıştı.

Kahve makinasına bastım ve sabah yaptığım kahveyi ısıtmaya başladım, bu sırada sürahiden su alıp bardağa koymuş ve tek dikite içmiştim, kahveyi beklerken ise hızlıca yukarı çıkmıştım. Artık Mert ve Aras'a çok alıştığımdan evde tekmiş gibi hareket ediyordum, kendimi banyoya attım. Kapıyı kapatıp üstümdekilerden kurtulup kaynar suyun altına girdim, su bütün günün yorgunluğunu alıp götürürken elime şampuanımı sıktım ve hızlıca uzun saçlarımı köpürtmeye başladım, kısa sürede durulanıp çıktım ve zaten banyom odamın içinde olduğundan giyinme odasına daldım. Kıyafetlerimi kirli sepetine tıktım ve iç çamaşırlarımı giydikten sonra altıma bol gri bir eşofman geçirdim. Çok da salık olmak istemediğimden siyah rahat bir hoodie giyerek yatak odasına geri girdim. O sırada yatağımda yatan yavruyu gördüm, tamamen aklımdan çıkmıştı, gülümseyerek yanına gittim. Koca yatakta ufacık kalmıştı, el kadardı zaten. Buraya kadar gelmiş olması, merdivenleri çıkmış olması bile mucizeydi. Uyandırmadan ıslak saçlarımı taramak için makyaj masama gidip, tarağımı aldım ve hemen saçlarımı taramaya başladım, sertçe taradığım için döklmüştü ama umursamadan geri tarağı bıraktım ve dökülenleri çöpe attım. Kediyi kucağıma aldım ve mırıldamaya başladığını fark ettim.

Buna gülerken aşağıdan gelen 'hadi oğlum kale boş!' seslerinden dolayı korkarak bana yapıştı. Aşağı indiğimde ikisi öyle bir odakla izliyordu ki fark etmemişlerdi bile beni. Daha sonra yavru kedi miyavlayınca bana döndüler.

"O ne lan?" dedi Aras. Mert kafasına vurup "Kedi işte mal." Dedi ve güldü.

"Bu akşam ofiste buldum, dayanamadım getirdim." Dedim sessizce.

"Hasta masta etmesin seni?" dedi Mert bu sefer. Kafamı tch der gibi salladım ve tekli koltuğa bıraktım bebeği. Hızlıca mutfağa gittim. Üç kupa çıkardı ve ısınan kahveyi doldurdum, daha sonra sokak kedileri için sakladığım yaş mamayı bir kâseye koydum ve tepsi ile salona geri döndüm, İkisi de aval aval bakıyordu hayvana.

Kupaları büyük mat ve siyah sehpaya bırakırken güldüm.

"İlk defa görmüş gibi bakıyorsunuz." Diyerek sitem ettim. "Çok küçük, mikrop gibi." Dedi Aras.

Kedinin olduğu koltuğa da mamayı bıraktığımda resmen saldırdı.

Üçümüzde gülerek onu izlerken bir yandan kahvelerimizi içmeye başlamıştık. Daha sonra kendi ofisim hakkında bir iki işten bahsedip grev vermiştim. Hafta sonu olacak olan etkinliğe gitmeye mecbur olduğumu kararlaştırmış ve bunun için plan yapmıştık.

Etkinlikte yanımdan ayrılmamalarını söylemeye gerek duymamıştım, çünkü zaten görevlerini çok iyi yapıyorlardı. Ayrıca basın ekiplerinin geleceğini çok iyi bildiğimizden bir sorun olması çok olası bir durumdu. Zaten böyle etkinliklerde rakipler içeri sızmaya çalışırdı yani sakıncalı bir durumdu.

İstemeden de olsa bir işe bulaşmak zorunda bırakılmıştım, yine ve yine.

Ve bunu yapacaktım.

Bölüm sonu

1 yorum