Saat
Yağmur, ikisinin arasındaki sessizliği dolduruyordu.
Elara kıpırdayamıyordu.
Karşısındaki çocuk, siyah paltosuyla sokağın ortasında dimdik duruyordu. Yağmur damlaları omuzlarına düşüyor ama o hiç aldırmıyordu.
Karanlığın içinde yalnızca gözleri seçiliyordu.
Mavimsi yeşil gözleri, ay ışığı vurdukça denizin rengi gibi değişiyor, bir an mavi, bir an yeşil görünüyordu.
Elara istemsizce bir adım geri çekildi.
“Sen… kimsin?”
Çocuk cevap vermedi.
Sadece onu izledi.
Bakışları öylesine sakindi ki bu sessizlik, söylenecek her kelimeden daha ağırdı.
“Ben seni tanımıyorum.”
Çocuk başını hafifçe yana eğdi.
“Buna gerçekten inanıyor musun?”
Elara’nın boğazı düğümlendi.
İçinde tuhaf bir his vardı.
Sanki bu yüzü…
Bu gözleri…
Bir yerden hatırlıyordu.
Ama nereden?
Bir anda başının içinde keskin bir ağrı hissetti.
Kısa bir anlığına gözlerinin önünde bulanık görüntüler belirdi.
Yağmur…
Bir el…
Koşan küçük bir kız…
Sonra her şey kayboldu.
Elara nefes nefese kaldı.
“Bu da neydi?”
Çocuk hiçbir şey söylemedi.
Yavaşça cebine uzandı.
Elara istemsizce gerildi.
Fakat çocuk cebinden yalnızca eski, gümüş renkli küçük bir cep saati çıkardı.
Kapağını açtı.
Sessizce saate baktı.
Sonra kapağı kapatıp Elara’ya uzattı.
Elara tereddüt ederek saati aldı.
Kapağı açtığında içinde yalnızca tek bir şey vardı.
Saat durmuştu.
Akrep ve yelkovan aynı noktayı gösteriyordu.
00.17
“Bu ne demek?”
Çocuk ilk kez konuştu.
“Unutma.”
“Hepsi bu mu?”
Çocuk cevap vermedi.
Arkasını döndü.
“Bekle!” diye seslendi Elara.
“Gitme!”
Çocuk durmadı.
Yağmurun içinde birkaç adım attı.
Gökyüzünü bir şimşek aydınlattı.
Elara gözlerini istemsizce kapadı.
Şimşeğin ışığı söndüğünde…
Çocuk yok olmuştu.
Sokak bomboştu.
Elara şaşkınlıkla etrafına baktı.
Kimse yoktu.
Sadece avucunda duran durmuş cep saati…
Ve içinde yazan tek bir rakam:
00.17
O an uzaktaki saat kulesi, geceyi yaran tek bir çan sesiyle yankılandı.
Dong…

