Sadre Dağı’nın zirvelerinde soğuk, sıradan bir hava durumu değildi; canlı olan her şeyin üzerine kurşuni bir plaka gibi serilen, insanın iliklerini yavaşça donduran türden bir histi. Sis, aşağıdaki Rost vadisine ve kasabanın çatılarına çökmüş, günlerdir yüzünü göstermeyen güneşi tül perdelerin arasından sızan soluk bir leke gibi bırakmıştı.
Küçük ahşap kulübemin penceresindeki su damlaları cam yüzeyde ağır ağır süzülürken masadaki bitki çayımdan bir yudum aldım. Buz gibiydi. Lezzetini çoktan kaybetmişti ama parmaklarımı biraz olsun ısıtabilmek umuduyla kupa bardağı bırakmadım. Üzerimdeki beyaz yün hırkanın manşetleri sökülmüş, dikişleri yer yer atmıştı. Kulübemde rahat giyinmeyi severdim; dışarıda pelerinlerin ve çelik plaka zırhların altında zaten yeterince kaskatı duruyordum.
Camdaki tek bir su damlasına kilitlenmişken kafamda günün haritasını çıkarmaya başladım. Önce vadiye inip kiler için birkaç parça erzak alacaktım. Ardından geçen haftaki sınır devriyesinde sol omuz bağı zedelenen takımımı terziye bırakacak, akşam çökmeden de dağın tepesindeki tapınak sınırına geçecektim.
Kasaba son birkaç gündür kaynıyordu. Çarşıya sıradan pelerinimle indiğimde de resmi muhafız devriyesindeyken de aynı fısıltılar kulağıma çalınıyordu: Hayvanlar sebepsiz yere hırçınlaşıyor, üç gecedir dağın bağrından kaynağı belirsiz, derinden gelen boğuk bir uğultu yükseliyor ve rüzgâr kepenkleri sökecek bir hiddetle esiyordu. Dün gece ise tapınağın üzerine ardı ardına düşen devasa yıldırımlar bardağı taşıran son damla olmuştu. Bir şeylerin ters gittiğini anlamak için muhafız olmaya gerek yoktu.
Nal sesleri kulübemin patikasında yankılandığında bardağı masaya bıraktım. Bir haberci geliyordu.
Kapıyı hafifçe aralayıp dışarı baktım. At tırıstaydı; tam kulübemin önünde ön toynaklarını havaya kaldırıp durdu, kuruyan toprağı ve çamuru savurarak bir toz bulutu kaldırdı. Sökük hırkama sarınarak dışarı çıktım.
Gelen Elliot’tı. Muhafız Akademisi yıllarından tanıdığım birkaç kişiden biri. Aynı dönemde eğitilmiş, aynı çamuru yutmuştuk. Ama o günlerdeki dostluğumuz zamanla yerini resmi zarf alışverişleri sırasında yapılan iki cümlelik hal-hatır sormalara bırakmıştı. Valerost Muhafız Teşkilatı'nda birine bağlanmak mantıklı değildi; eğitmenlerimizin zihnimize kazıdığı gibi, aramızdaki bağ kişisel zaaflara değil, sarsılmaz bir görev arkadaşlığına dayanmalıydı. Kulübeme kimseyi yaklaştırmamamın, tek başıma bu dağ başında yaşayarak merkez garnizonun politik entrikalarından uzak durmamın sebebi de tam olarak buydu.
Elliot, göğsündeki krallık armalı zırhının içinden hafifçe başını salladı ve çevik bir hareketle atından indi.
"Yine dağın tepesinde tek başınasın," dedi yüksek konseyin balmumu mührünü taşıyan ağır zarfı bana uzatırken. "Aşağıdaki kasaba halkı huzursuz. Sadre Eyaleti Muhafızlığı teyakkuzda. Tapınak tarafında tuhaf şeyler dönüyor."
"Buradaki her şey gibi," dedim zarfı alıp cebime atarken. Sadre, krallığın en çorak ve unutulmuş sınır eyaletiydi; başkent Oakhaven'ın yüksek salonlarında oturan lordlar burayı yalnızca tekinsiz efsanelerle anar, sınır bekçiliğini ise bir tür sürgün sayardı. "Yolda dikkat et Elliot."
Elliot başıyla onaylayıp atına atladı ve sisin içinde gözden kayboldu. Kulübeye dönüp kapıyı sürgüledim. Vakit gelmişti.
Aynanın karşısına geçip sökük hırkamı üzerimden sıyırdım. Yansımam bana baktı. Uzun, kumral saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Ela gözlerim, odadaki soluk ışıkta her zamanki gibi mesafeli ve dikkatliydi. Kemikli yüz hatlarım, düz burnumla yüzümde yumuşak tek bir ifade bile yoktu. Uzun boyum ve akademi yıllarında kazandığım, sonrasında da sınır devriyelerinde koruduğum kaslı fiziğimle aynadaki kadın tam bir sınır muhafızıydı.
Vespera Ashveil.
Üzerime koyu renkli, sertleştirilmiş deriden pantolonumu ve göğsümü koruyan çelik takviyeli yeleğimi geçirdim. Bacak kınlarıma iki küçük fırlatma bıçağı yerleştirdim. Ama asıl elim belimdeki kına gitti; hançerden daha uzun, kılıçtan daha kısa ve kavisli olan özel keskin silahım…Yıllardır sırtımı dayadığım tek yoldaşım oydu.
Gizli bir devriye görevi olduğu için resmi teşkilat pelerinim yerine koyu füme, ağır kumaştan olanını tercih ettim. Yüzümün alt kısmını, sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde siyah bir peçeyle kapattım. Veridia'da sınır muhafızlarının yüz örtmesi yalnızca ayazdan korunmak için değildi; kanun uygulayıcının kişisel kimliğini silip sadece kraliyetin tarafsız kılıcı olduğunu hatırlatan asırlık bir gelenekti.
Ahıra geçtiğimde Onyx beni duydu. Simsiyah postu ahırın loşluğunda kaybolan atım, başını çevirip sağ ön toynağını yere sertçe vurdu. Taş zeminden çıkan tok ses ahırda yankılandı.
"Yine sabırsızız," dedim yanına varıp el ayasıyla burnunu okşarken. "Ne oldu? Dünkü fırtına seni uykundan mı etti?"
Onyx hafifçe kişnedi, başını sertçe göğsüme itip toynağını bir kez daha yere vurdu. Bu onun ‘bana laf anlatma, beni dışarı çıkar’ deme şekliydi. Aramızda konuşmadan anlaşabildiğimiz garip ama sarsılmaz bir bağ vardı.
"Pekala," dedim eyerin kayışlarını sıkarken. "Gidip şu uğultulara bakalım. Belki de sadece yolunu kaybetmiş kocamış bir ayıdır, ha?"
Onyx kulaklarını geriye yatırıp burundan homurtulu bir ses çıkardı. İroniden anladığı kesindi.
Eyerin üzerine atladığımda vakit kaybetmeden yola koyulduk. Dağa çöken yoğun sis yüzünden birkaç metre ötesini görmek bile imkansızdı. Ama ne benim ne de Onyx’in gözlere ihtiyacı vardı; Sadre'nin bu unutulmuş patikalarının her taşını ezbere biliyorduk.
Yine de yolda ters giden bir şeyler vardı. Orman fazlasıyla sessizdi. Fırtına öncesinde bile öten gece kuşlarından, çalıların arasında hareket eden küçük kemirgenlerden eser yoktu. Yol kenarındaki bazı kadim dikilitaşların üzerindeki yosunların karardığını, toprağın yer yer sanki yüksek bir ateşe maruz kalmış gibi çatladığını fark ettim. Valerost arşivlerinde bu dağların asırlar önce kadim savaşlara sahne olduğu yazardı; yasak büyülerin kökünün kazındığı, mühürlerin toprağa gömüldüğü bir geçmiş.
Ben o kayıtlara hiçbir zaman inanmazdım. Büyü dedikleri şey, kılıç sallamayı bilmeyenlerin ya da yenilgisini kadere bağlamak isteyenlerin uydurduğu eski bir avuntudan fazlası değildi.
Tapınağın devasa, harap taş silüeti sisin arasından belirdiğinde Onyx’in dizginlerini çektim. Onu yapının biraz gerisindeki yaşlı bir meşe ağacına yaklaştırdım. Aşağı kayıp eyerden indim. Yelesini okşayıp peçemin arkasından mırıldandım:
"Burada kal ve sessiz ol. Şöyle bir dua edip geleceğim."
Onyx başını yana salladı ve toynağıyla yeri çizdi. ‘Çabuk ol’ der gibi.
"Tamam, fazla oyalanmam."
Ve teşrif etme vaktim gelmişti.

