İçeriğe geç

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 10 · 4 dk okuma

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 10

1.0

🦢 Kuğu Prensesi

10. Bölüm — Amelia

> “Bir insanın seni sinirlendirmesinden hoşlanmaya başladığında, işlerin sandığından çok daha kötüye gittiğini anlarsın.”

Son birkaç gündür kendime bir şeyi kabul ettirmeye çalışıyordum: Damian Ravencourt'ı sevmiyordum. Hatta bundan daha kesin bir şey söyleyebilirdim; ondan hoşlanmıyordum. Kibirliydi, sinir bozucuydu, kendini fazlasıyla önemsiyordu ve konuşurken insanın sabrını ölçmek için özel olarak eğitilmiş gibiydi. Bunların hepsi gerçekti. Sorun, bütün bunları düşünürken neden gülümsediğimi açıklayamamamdı. Sabah kahvaltı masasına oturduğumda Damian'ın karşımdaki sandalyeye geçmesini beklemiş, geçmediğinde ise nedense hayal kırıklığına uğramıştım. Sonra kendime kızmıştım. Bir Ravencourt'un nerede oturduğuyla neden ilgileniyordum? Üstelik kahvaltıda yalnızca birkaç dakika sonra Damian salona girdiğinde gözlerim istemsizce ona kaymıştı. Siyah gömlek, siyah ceket, siyah pantolon. Gerçekten dolabında başka renk yok muydu? Beni gördüğünde yüzünde o tanıdık gülümseme belirdi. “Günaydın, Kuğu Prensesi.” Çatalımı tabağıma bıraktım. “Günaydın, Majesteleri.” Damian'ın kaşı havaya kalktı. “Majesteleri mi?” “Bugün farklı bir şey söylemek istedim.” “Hoşuma gitti.” “Zaten amacım seni mutlu etmekti.” “Belli.” Karşıma oturdu. Birkaç saniye sonra önüme baktım ama onun bana baktığını hissedebiliyordum. “Ne?” diye sordum. “Hiç.” “Bana bakıyorsun.” “Bakmam yasak mı?” “Evet.” “Yine kural mı koydun?” “Evet.” “Kraliyet kural kitabına ekletelim.” “Senin için özel bir bölüm açtıracağım.” “Başlığı ne olacak?” “Damian Ravencourt'ın susması gereken anlar.” Damian güldü. “O bölüm çok uzun olur.” “En azından işe yarar.” Tam o sırada masanın diğer ucunda oturan Lillian kahkahasını saklamaya çalıştı. “Siz ikiniz gerçekten yorucusunuz.” Damian ona döndü. “Bence gayet iyi anlaşıyoruz.” “Hayır,” dedim hemen. “Kesinlikle anlaşamıyoruz.” Damian bana baktı. “Dün kütüphanede iki saat benimle oturdun.” “Çünkü sen gitmedin.” “Beni gönderebilirdin.” “Gönderdim.” “Ama gitmedim.” “Bu senin sorunun.” “Yine de benimle kaldın.” Bir an sustum. Lillian'ın yüzündeki sırıtışı görünce hemen konu değiştirdim. “Bugün ne yapıyorsun?” diye sordum. Damian omuzlarını kaldırdı. “Hiç.” “Senin hiç işin yok mu?” “Var.” “Ne?” “Seni sinirlendirmek.” Çatalımı ona doğru kaldırdım. “Başladın yine.” “Ama işe yarıyor.” “Bir gün seni gerçekten susturacağım.” “Nasıl?” “Bilmiyorum.” “Merak ettim.” Gözlerimi devirdim. Bu adamla konuşmak gerçekten başımı ağrıtıyordu. Ama kahvaltı bittikten sonra odama dönerken yüzümde hâlâ küçük bir gülümseme olduğunu fark ettiğimde daha büyük bir problem olduğunu anladım. Odamın kapısını kapatıp aynanın karşısına geçtim. “Amelia, kendine gel.” Aynadaki yansımam bana baktı. “O bir Ravencourt.” Birkaç saniye sessizlik oldu. “Düşmanın.” Bir adım geriye çekildim. “Ve sen onunla fazla vakit geçiriyorsun.” Telefonum titredi. Ekrana baktığımda Damian'ın mesajını gördüm.

Damian: Kendinle konuşmayı bitirdiysen bahçedeyim.

Kaşlarımı çattım.

Amelia: Beni mi izliyorsun?

Damian: Hayır.

Amelia: O zaman nereden biliyorsun?

Damian: Çünkü kahvaltıdan sonra her zaman odana gidiyorsun.

Bir süre ekrana baktım.

Amelia: Beni takip ediyorsun.

Damian: Seni gözlemliyorum.

Amelia: Aynı şey.

Damian: Değil.

Amelia: Neden?

Cevap birkaç saniye gelmedi. Sonra telefonum yeniden titredi.

Damian: Takip etmek için bir sebep gerekir. Seni gözlemlemek içinse merak yeter.

Kalbim bir an tuhaf şekilde hızlandı. Hemen telefonu kapattım. “Hayır,” dedim kendi kendime. “Kesinlikle hayır.” Beş dakika sonra bahçedeydim. Bunun nedenini kendime açıklayamıyordum. Belki hava almak istemiştim. Belki kitap okumak istiyordum. Belki de Damian'ın ne yaptığını merak etmiştim. Sonuncusunu düşünmemeye karar verdim. Bahçenin arka tarafındaki çeşmenin yanında onu gördüm. Bir ağacın altında durmuş, elindeki kılıcı inceliyordu. Birkaç adım ötede eğitim alanı vardı. “Burada ne yapıyorsun?” diye sordum. Damian başını kaldırdı. “Seni bekliyordum.” “Ben geleceğimi nereden biliyordun?” “Geleceğini söyledin.” “Ben sana söylemedim.” “Mesajdan sonra geleceğini biliyordum.” “Kendine fazla güveniyorsun.” “Bunu seviyorum.” “Neyi?” “Bana kızmanı.” Ona baktım. “Sen gerçekten garipsin.” “Bunu da seviyorum.” “Neyi?” “Senin beni garip bulmanı.” Başımı iki yana salladım. “Seninle konuşmak imkânsız.” “Ama yine de buradasın.” Haklıydı. Yine susmak zorunda kaldım. Damian kılıcı yerine bıraktı ve bana doğru yürüdü. “Bir şey soracağım.” “Sor.” “Benden gerçekten nefret ediyor musun?” Bu soru beklemediğim bir anda geldi. Birkaç saniye cevap veremedim. “Evet,” dedim sonunda. Damian başını hafifçe eğdi. “Emin misin?” “Evet.” “O zaman neden her gün beni buluyorsun?” “Ben seni bulmuyorum.” “Bahçeye geldin.” “Tesadüf.” “Kütüphaneye geldin.” “Tesadüf.” “Kahvaltıda benim karşıma oturdun.” “O masa boştu.” “Telefonuma cevap veriyorsun.” “Çünkü mesaj atıyorsun.” Damian gülümsedi. “Güzel.” “Ne güzel?” “Yalanlarını yakalamak.” “Ben yalan söylemiyorum.” “O zaman bana bak.” Ona baktım. Damian birkaç saniye gözlerimin içine baktı. “Şimdi söyle.” “Neyi?” “Benden nefret ettiğini.” Dudaklarımı açtım ama kelimeler çıkmadı. Çünkü o an ilk kez cevabı gerçekten bilmiyordum. Damian bunu fark etti. Gülümsemesi yavaşça kayboldu. Aramızdaki birkaç adımlık mesafe bir anda çok daha fazla anlam taşımaya başlamıştı. Sonunda bakışlarımı kaçırdım. “Bilmiyorum,” dedim sessizce. Damian hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Çünkü belki de en korkutucu şey, düşmanından hoşlanmaya başlaman değildi. Asıl korkutucu olan, onun da senden hoşlanıyor olabileceğini fark etmekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.