İçeriğe geç

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 1 · 5 dk okuma

KUĞU PRENSESİ

Bölüm 1

0.1

1. Bölüm — Amelia

“Beyaza bu kadar yakışan bir kızın, siyahlara bu kadar yakışan bir adama âşık olması kadar saçmaydı kader.”

Sarayda büyümenin dışarıdan göründüğü kadar güzel olmadığını ne zaman fark ettiğimi tam olarak hatırlamıyorum. Belki çocukken, kahvaltı masasında tabağımdaki çileklerin bile nasıl dizileceğine karışıldığında fark etmiştim, belki de on üç yaşımdayken ilk kez bir davette gülümsememin bile önceden belirlenmiş bir anlamı olduğunu öğrendiğimde. İnsanlar prenses olduğum için hayatımın kusursuz olduğunu düşünüyordu. Sabah uyandığımda odamın perdeleri açılıyor, elbiselerim hazırlanıyor, kahvaltım masaya getiriliyor, saçlarım taranıyor ve dışarı çıktığımda herkes başını eğiyordu. Kulağa gerçekten kusursuz geliyordu. Sadece kimse bunun karşılığında ne verdiğimi sormuyordu. Çünkü prenses olmak, istediğin her şeye sahip olmak değil, sahip olduğun hiçbir şeyin gerçekten yalnızca sana ait olmaması demekti. Ne zaman kalkacağım, nerede bulunacağım, kiminle konuşacağım, hangi davete katılacağım, hangi elbiseyi giyeceğim, hatta bazen neye güleceğim bile birilerinin kararına bağlıydı. Bu yüzden odamı seviyordum. Sarayın içinde gerçekten bana ait olduğunu hissettiğim tek yer orasıydı. O sabah da yatağımın karşısındaki büyük aynanın önünde durmuş, saçlarımın omuzlarımdan aşağıya dökülen altın sarısı tellerini elimle düzeltirken aynadaki yansımama bakıyordum. Üzerimde beyaz, sade bir sabahlık vardı. Beyazı seviyordum. İnsanlar bunu zarafetle bağdaştırıyordu ama benim için beyazın başka bir anlamı vardı; kimsenin benden ne beklediğini söylemediği nadir renklerden biriydi. Belki komik gelebilirdi ama sarayda bazen bir renk seçmek bile insanın kendine ait küçük bir karar verebilmesiydi. Tam saçlarımı toplamaya çalışırken kapım çalındı ve daha “girin” dememe fırsat kalmadan kapı aralandı. İçeri giren kişi Lillian'dı. Elinde iki fincan vardı ve yüzündeki ifadeden, sabahın bu saatinde odamda olmasının kesinlikle iyi bir haber anlamına gelmediğini anlayabiliyordum. “Günaydın, prenses hanım,” dedi, fincanlardan birini bana uzatırken. Ona baktım, sonra fincana baktım. “Bana kahve getiriyorsan kesin bir şey istiyorsundur.” Kaşlarını kaldırdı. “Belki sadece iyi bir arkadaş olmak istemişimdir.” “Sen mi?” dedim. “İnanması zor.” Lillian gözlerini devirdi ve yatağımın üzerine oturdu. “Tamam, tamam. Bir şey var.” İşte bunu duyduğum anda elimdeki fincanı masaya bıraktım. “Ne oldu?” “Bilmiyorum.” “Lillian.” “Gerçekten bilmiyorum.” “O zaman neden böyle konuşuyorsun?” Birkaç saniye sustu, sonra odanın kapısına doğru baktı ve sesini alçalttı. “Çünkü sarayda herkes garip davranıyor.” İçimde anlamsız bir huzursuzluk oluştu. “Ne kadar garip?” “Çok.” “Bu bir cevap değil.” “Muhafızlar iki katına çıkarılmış. Sabahın erken saatlerinden beri ana avluda yabancı askerler var. Baban saatlerdir toplantıda. Annen iki kez toplantı salonuna girmiş, iki kez çıkmış. Adrian da koridorlarda dolaşıp duruyor.” Kaşlarımı çattım. “Adrian neden dolaşıyor?” “Bilmiyorum.” “Babam neden toplantıda?” “Bilmiyorum.” “Annem neden toplantı salonuna girip çıkıyor?” “Bilmiyorum.” Ona birkaç saniye boyunca sessizce baktım. “Bugün sarayda herkes aynı kelimeyi kullanmaya karar vermiş galiba.” Lillian gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Ben de bunu söylüyorum zaten.” Pencereye doğru yürüyüp perdeyi biraz araladım. Avlu normalden çok daha kalabalıktı. Gümüş zırhlı muhafızların arasında siyah pelerinli insanlar duruyordu ve uzaktan bile onların saray askerleri olmadığını anlayabiliyordum. Siyah renk, Valerian Hanedanı'nın muhafızlarında kullanılmazdı. Bizim renklerimiz beyaz ve altın sarısıydı. Siyah ise başka bir hanedanı hatırlatıyordu. Bir an için aklıma gelen isim yüzünden istemsizce kaşlarımı çattım. Ravencourt. O ismi düşünmek bile hoşuma gitmiyordu. Ravencourt Hanedanı yıllardır bizim krallığımızın karşısında duran, sarayımızdaki herkesin hakkında fısıltıyla konuştuğu ve benim çocukluğumdan beri “uzak durman gereken insanlar” listesinde ilk sırada yer alan aileydi. Özellikle de onların varisi. Damian Ravencourt. Onunla birkaç kez karşılaşmıştım ama karşılaşmak dediğim şey aynı ortamda bulunmaktan ibaretti. Konuşmamıştık. Konuşmamamızın daha iyi olduğuna inanıyordum. Çünkü hakkında duyduğum şeyler bile yeterince kötüydü. Kendini beğenmiş, acımasız, soğuk ve insanları istediği gibi yönlendirmekten çekinmeyen biri olduğu söyleniyordu. Üstelik sarayda onun adının geçtiği her seferde insanların yüzünde aynı ifade beliriyordu; dikkatli ol. “Amelia?” Lillian'ın sesi beni düşüncelerimden çıkardı. Perdeyi bıraktım. “Ne?” “Beyaz giyeceksin, değil mi?” Ona şaşkınlıkla baktım. “Neden?” “Çünkü birazdan aşağıya ineceksin ve belli ki önemli bir şey var. Ayrıca seni siyah giydirirlerse bütün saray üç gün konuşur.” İstemeden güldüm. “Bazen seni gerçekten anlamıyorum.” “Ben seni çok iyi anlıyorum. Hem beyaz giyersen daha güzel görünürsün.” “Beni güzellik yarışmasına mı hazırlıyorsun?” “Hayır, ama prenses olmanın avantajlarından birini kullanabiliriz.” Dolabıma doğru yürürken başımı iki yana salladım. Elbiselerimin arasında dolaşırken yine beyazlara yöneldim. Krem renkli, uzun kollu bir elbise çıkardım. Çok gösterişli değildi ama sarayın istediği kadar zarifti. Lillian elbiseyi elimden alıp yatağın üzerine bıraktı. “Bu.” “Tamam.” “Saçlarını açık bırak.” “Neden?” “Çünkü güzel.” “Bu kadar basit mi?” “Evet.” Lillian'ın bazı şeyleri gereğinden fazla kolaylaştırma gibi bir huyu vardı. Ben de itiraz etmedim. Bir süre sonra hazırlanıp odadan çıktığımda sarayın koridorları her zamankinden daha sessizdi. Normalde hizmetlilerin, muhafızların ve saray görevlilerinin hareket ettiği koridorlarda herkes sanki bir şey olacakmış gibi bekliyordu. Merdivenlerden aşağı inerken birkaç kişinin bana baktığını fark ettim. Ben bakınca hemen gözlerini kaçırıyorlardı. Bundan nefret ediyordum. İnsanların benden bir şey sakladığını anladığımda, prenses olmam hiçbir işe yaramıyordu. Aksine, herkes bana daha az şey anlatıyordu. Büyük salonun önüne geldiğimde kapının iki yanında duran muhafızları gördüm. İçlerinden biri beni görünce başını eğdi ve kapıyı açtı. İçeri girdiğimde ilk gördüğüm kişi babamdı. Kral Alexander, uzun masanın başında duruyordu. Annem hemen yanında, Adrian ise birkaç adım gerisindeydi. Masanın diğer tarafında ise siyah kıyafetler içinde üç kişi bulunuyordu. İçlerinden biri yaşlı bir adamdı. Diğer ikisi ise tanımadığım adamlardı. Babam beni görünce yüzündeki ciddi ifade değişmedi. “Amelia.” “Baba.” Salondaki herkes sustu. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sonra babam, “Otur,” dedi. Sandalyeye oturdum ve ellerimi masanın üzerinde birleştirdim. “Ne oluyor?” Babam bana doğrudan baktı. “Bugün burada bulunmasının sebebini birazdan öğreneceksin.” “Bu cümle hiç güven vermedi.” Adrian başını eğip gülümsememek için kendini zorladı. Annem ise bana sakinleştirici bir bakış attı. Babam derin bir nefes aldı. “Ravencourt Hanedanı saraya geldi.” Bunu zaten tahmin etmiştim ama yine de midemde küçük bir düğüm oluştu. “Neden?” Babam cevap vermeden önce karşı taraftaki adamlardan biri konuştu. “Çünkü bugün itibarıyla iki hanedan arasında geçici bir anlaşma yapılacak.” Başımı kaldırdım. “Ne anlaşması?” Adam cevap vermedi. Babam söyledi. “Birlikte vakit geçirmeniz gerekiyor.” Kaşlarımı çattım. “Kimle?” Salondaki sessizlik cevaptan önce geldi. Sonra babamın ağzından tek bir isim çıktı. “Damian Ravencourt.” O anda odadaki herkesin yüzüne baktım. Annem sessizdi. Adrian'ın çenesi gerilmişti. Babam kararlıydı. Ben ise birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim. Sonra istemsizce güldüm. “Şaka yapıyorsunuz.” Kimse gülmedi. Gülüşüm yavaşça kayboldu. “Ciddi misiniz?” Babam başını salladı. Tam o sırada salonun büyük kapıları arkamdan açıldı. İçeri giren kişinin ayak seslerini duydum. Ardından o tanıdık siyah renk görüş alanıma girdi. Siyah ceket, siyah gömlek, siyah çizmeler... Başımı kaldırdığımda koyu gri gözlerle karşılaştım. Damian Ravencourt bana baktı. Yüzünde belli belirsiz, insanın sinirini bozacak kadar kendinden emin bir gülümseme vardı. Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Sonra bakışları üzerimdeki beyaz elbiseye kaydı. Yeniden gözlerime baktı. “Demek sensin.” Kaşımı kaldırdım. “Ben neyim?” Dudaklarının kenarı biraz daha kıvrıldı. “Kuğu Prensesi.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.