Toplantı odasının kapısına geldiğimde, elim birkaç saniye boyunca kapının kolunda asılı kaldı.
İçeri girmeye hazır değildim. Daha doğrusu, az önce o odada yaşanan fırtınadan sonra hiçbir şey olmamış gibi birilerinin karşısına geçip profesyonel rolü oynayabileceğime hiç inanmıyordum. Dudaklarımı birbirine bastırıp derin bir nefes çektim.
Kendime gelmek zorundaydım. Burası bir şirketti; insanların dosyaları incelediği, rakamları konuştuğu, sınırların çizildiği resmi bir dünyaydı. Ve ben, sadece birkaç dakika önce Demir Arslan’ın odasında, sırtım kapıya dayalı halde onun yakıcı dudaklarının arasında nefessiz kalmış bir kadındım.
Ellerim hâlâ onun bana uzattığı dosyanın üzerinde titriyordu. Göğsümün ritmini düzene sokmaya çalışarak kapıyı açtım.
İçeride herkes yerini almıştı. Selin beni görür görmez gözlerini üzerime dikti. Ardından kaşları hafifçe çatıldı, dikkatli bakışları yüzümde gezindi.
“İnci, iyi misin sen?”
“İyiyim,” dedim, kelime ağzımdan gereğinden fazla hızlı ve savunmacı bir tonda çıkarken.
“Yüzün kıpkırmızı olmuş. Bir şey mi oldu?”
“Merdivenleri hızlı çıktım da biraz, ondan.”
Selin’in bakışlarındaki şüphe daha da derinleşti. “Sen asansör kullanmıyor muydun?”
Gözlerimi kaçırdım. “Yani… bugün değişiklik olsun diye merdivenleri tercih ettim.”
Masanın diğer ucundan Arda lafa atıldı. “Ben de bazen sporu iş saatlerine entegre ediyorum, harika bir kardiyo yöntemi.”
Selin başını ona çevirip gözlerini devirdi. “Sen bir sus Arda.”
Arda ellerini havaya kaldırıp geri çekildi. “Tamam, tamam, müttefik arıyordum sadece.”
Sandalyemi çekip oturdum. Dosyayı önüme koyarken titremesini engelleyemediğim parmaklarımı birbirine kenetledim. Tam o sırada kapı yavaşça açıldı ve içeri o tanıdık, ağır hava doldu.
Demir içeri girdi.
Bakışlarımı kaldırmamak için büyük bir çaba sarf ettim ama ayak seslerinin temposunu bile ezberlemiştim artık. Masanın başındaki yerine doğru ilerledi, sandalyesini çekip oturdu ve evraklarını açtı.
Sanki birkaç dakika önce beni kapıyla kendi gövdesi arasına sıkıştıran, dudaklarımdaki nefesi söküp alan adam o değilmiş gibi... Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı. Bu kadar kusursuz bir ifadesizliği nasıl takınabiliyordu? Benim bütün dünyam altüst olmuşken, o nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu?
Demir başını dosyadan kaldırdı, doğrudan bana baktı. “İnci.”
İrkilerek bakışlarımı ona çevirdim. “Efendim?”
“Proje dosyası sende mi?”
“Evet, yanımda.”
“Açalım o zaman, zaman kaybetmeyelim.”
Dosyayı açtım. Parmaklarım sayfaları çevirirken içimdeki fırtına bir türlü dinmiyordu. Demir’in gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
“Bir sorun mu var?” diye sordu, sesi tamamen profesyonel ama alt tonda sadece ikimizin anlayabileceği bir ima taşıyordu.
“Hayır, hiçbir sorun yok.”
“Pek öyle görünmüyorsun.”
“Gayet iyiyim Demir Bey.”
Kaşlarından biri hafifçe yukarı kalktı. Az önce arabada ve odada sıkça kullandığı o 'iyi' kelimesini ona aynen iade etmiş olmam hoşuna gitmemişti ama bunu belli etmedi.
“Başlayalım,” dedi düz bir sesle.
Toplantı başladı. Müşteri şirketinin beklentileri, teslim tarihleri, saha programları ve bütçe kalemleri masaya yatırıldı. Ben önümdeki notlara odaklanmaya çalıştıkça zihnim kontrolüm dışında sürekli aynı ana kayıyordu: Kapının kapanışına, sırtımın o soğuk yüzeye çarpışına, onun derin nefesine ve dudaklarının sert baskısına…
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Hayır, bunu şimdi düşünmeyecektim. Önümde yönetmem gereken bir süreç, kanıtlamam gereken bir duruş vardı.
Demir bir noktada bakışlarını bana yöneltti. “Finansal raporlama tarafındaki takvimi anlat.”
Boğazımı temizleyip dikleştim. “İlk raporu iki hafta içerisinde tamamlamayı hedefliyoruz. Sonrasında saha ilerleme oranına göre haftalık güncellemeler yapılacak. Müşteri tarafına sunulacak raporlar ile şirket içi raporların formatlarını birbirinden ayıracağız, çünkü…”
Konuşmaya devam ettikçe sesimdeki o titreme yerini emin bir tona bıraktı. Rakamlar, tarihler, grafikler… Bunlar sığınabileceğim en güvenli limanlardı. Rakamların netliği arasında kaybolmak bana iyi gelmişti.
Sunumumu bitirdiğimde Demir başını hafifçe salladı. “Güzel, devam edin.”
Ne aşırı bir övgü vardı ne de sert bir eleştiri. Ama garip bir şekilde bu profesyonel mesafe, nefes almamı sağladı.
Toplantı yaklaşık bir saat sonra bitti. Demir dosyayı kapatıp ayağa kalktı. “Öğleden sonra müşteri toplantımız var. İnci, hazırladığın finansal tabloyu da yanına al. Emir Kaya ile olan teknik iletişimi sen yürüteceksin.”
Başımı salladım. “Tamam Demir Bey.”
“Bir aksaklık çıkarsa doğrudan bana haber ver.”
Gözlerimiz kısa bir anlığına kesişti. Dün gece bana adresimi soran adamla, az önce odasında beni öpen adam ve şu an karşımdaki bu soğuk yönetici aynı kişiydi. Yüzündeki o sarsılmaz ifade beni daha da huzursuz ediyordu.
Herkes odadan çıkarken ben dosyalarımı toplamaya başladım. Selin yanıma sokuldu. “Öğle yemeğinde konuşacağız, kaçmak yok değil mi?”
“Kaçmıyorum, unutmadım.”
“Güzel, çünkü sana anlatmam ve senden duymam gereken şeyler var.”
Selin etrafı süzüp fısıldadı: “Burada konuşulacak şeyler değil.”
O sırada Arda masanın kenarına ilişti. “Gıybet mi var? Ben de geleyim mi?”
Selin ona sert bir bakış attı. “Hayır Arda, kadın kadına konuşacağız.”
Arda sahte bir kırgınlıkla göğsünü tuttu. “Kadın kadına sohbetlerin en sadık dinleyicisiyimdir oysa.”
Selin kahkaha attı. “Sen git çayını tazele Arda.”
Öğle arasında Selin’le şirketin karşısındaki sakin kafeye geçtik. Masaya oturur oturmaz, daha siparişleri bile vermeden Selin ellerini masada birleştirip bana doğru eğildi.
“Şimdi dökül bakalım.”
“Neyi anlatayım Selin?”
“O odadan çıktığında yüzün neden alev alev yanıyordu? Ve neden merdiven yalanını söyledin?”
Bakışlarımı masadaki peçeteliğe çevirdim. “Toplantı stresi işte. İlk defa bu kadar büyük bir sorumluluk alıyorum.”
“İnci, ben Selin’im. Yeme beni.”
Derin bir nefes verdim. “Gerçekten abartılacak bir şey olmadı.”
Selin gözlerini kısıp beni izledi, inanmadığı her halinden belliydi ama üstelemedi. Garson siparişleri alıp gidince konuyu değiştirdi.
“Peki, Demir Bey’in bu devasa projeyi neden sana teslim ettiğini biliyor musun?”
“Yapabileceğimi gördüğü için herhalde.”
“Aynen öyle. Demir kolay kolay kimseye güvenip elini taşın altına koymaz, özellikle de şirkete yeni girmiş birine. Sende bir şey gördü.”
“Belki de hata yapmamı bekliyordur,” dedim kısık bir sesle.
“Hiç sanmıyorum. O adam risk almaz. Senden beklediği şey yeteneğin de ötesinde bir şey olabilir.”
Selin’in ne demek istediğini tam olarak sorgulayamadan çantamdaki telefonun melodisi yükseldi. Ekrana baktığımda 'Emir Kaya' yazısını gördüm.
Selin de ekrana göz kaydırdı. “Toplantı için mi?”
“Galiba,” diyerek telefonu açtım. “Merhaba Emir Bey.”
“Merhaba İnci Hanım. Öğleden sonraki toplantı lokasyonunda bir değişiklik yapmak durumunda kaldık. Sizi bizim merkez ofiste ağırlamak istiyoruz. Saat aynı kalacak.”
Not almak için çantama uzandım. “Anladım, Demir Bey’e de bilgi vereceğim.”
Karşı taraftan kısa bir duraksama geldi. “Demir Bey’in de katılacağını biliyorum zaten. Sizin için de uygunsa adresi asistanım mail atacak.”
“Pekala, görüşmek üzere.”
Telefonu kapattığımda Selin gülümsüyordu. “Ne oldu?”
“Toplantı onların merkez binasındaymış. Demir Bey de geliyor.”
Selin dudaklarını büzdü. “İyi.”
İstemsizce güldüm. “Sen de mi başladın onun gibi tek kelimelik cevaplar vermeye?”
“Hangi patronla çalışırsan ona benzersin şekerim,” dedi gülerek.
Gülüşüyorduk ama içimdeki o huzursuz gerilim bir türlü dağılmıyordu. Çünkü Emir Kaya ile yapılacak toplantıdan çok, Demir’le aynı araba yolculuğunu nasıl atlatacağımı düşünüyordum.
Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Şirketin önüne indiğimizde Demir aracın önünde bekliyordu. Bizi görünce kolundaki saate baktı.
“Geç kaldınız.”
Saatime baktım. “İki dakika var daha.”
“İki dakika da bir disiplin kaybıdır.”
Arda arkadan yetişip lafa atıldı. “Demir Bey, bugün iki dakika için kimseyi infaz etmeyelim lütfen.”
Demir başını yavaşça Arda’ya çevirdi. Arda’nın yüzündeki neşeli ifade bir anda dondu. “Şaka yapıyordum efendim…”
“Fark ettim Arda. Bir daha olmasın.”
Arda arkamda kalıp kulağıma fısıldadı: “Ben galiba bugün istifamı vereceğim.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemi engelledim. Araçta Selin ve ben arkaya oturduk, Demir ise önde, dik bir duruşla yolu izliyordu. Yol boyunca sadece işle ilgili konuştu. Bana birkaç teknik soru sordu, verdiğim net cevapların ardından kısa notlar aldı.
İş konuşmak kolaydı; çünkü rakamların ve tabloların duyguları yoktu.
Müşteri firmasının görkemli binasına vardığımızda, Emir Kaya bizi bizzat lobide karşıladı. Koyu renk şık takımı, kendinden emin ama nazik tavırlarıyla tam bir profesyonel profili çiziyordu.
“Hoş geldiniz,” diyerek Demir’e elini uzattı.
“Merhaba Emir Bey.”
Emir’in bakışları ardından bana kaydı, yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi. “İnci Hanım, tekrar merhaba.”
“Merhaba.”
“Bahsettiğiniz bütçe raporlarını getirebildiniz mi?”
“Evet, hepsi yanımda.”
Toplantı odasına geçtiğimizde ilk yarım saat tamamen teknik detaylarla aktı. Ben hazırladığım sunumu yaparken Emir dikkatle dinliyor, zaman zaman araya girip sorular soruyordu.
Bir ara önümdeki grafiği işaret etti. “Saha giderlerindeki bu esnekliği biraz açabilir misiniz İnci Hanım?”
Bilgisayarı ona doğru biraz çevirdim. “Tabii, burada üç ana kalem var: Ulaşım, lojistik ve ekipman. İsterseniz haftalık kırılımları da gösterebilirim.”
Emir ekrana doğru eğildi, aramızdaki mesafe biraz kısaldı. “Siz mi hazırladınız bu algoritmayı?”
“Evet, ben kurguladım.”
Emir takdir eden bir ifadeyle başını salladı. “Şirkete yeni katıldığınızı duymuştum ama projeye inanılmaz hâkimsiniz. Gerçekten tebrik ederim.”
Teşekkür etmek için dudaklarımı açtığım an, masanın diğer ucundaki soğuk ses odayı kesti:
“İnci işini iyi bilir.”
Başımı hızla Demir’e çevirdim. O ise dosyalara bakmaya devam ediyordu, sanki az önce ağzından çıkan o gurur dolu cümleyi hiç söylememiş gibiydi. Ama o cümlenin ağırlığı odadaki havayı bir anda değiştirdi. Ondan böyle bir takdir duymak içimde garip bir sıcaklık yaydı.
Emir kısa bir an Demir’e baktı, ardından gülümsedi. “Belli oluyor.”
Toplantı bittiğinde Emir dosyalarını toplarken bana döndü. “İnci Hanım, önümüzdeki hafta saha ekibiyle ayrı bir koordinasyon toplantısı yapmamız gerekecek. Uygun bir gününüzü belirleyelim.”
“Tabii, takvimimi kontrol edip size iletirim.”
Demir oturduğu koltukta geriye yaslandı, sesindeki o otoriter ton yeniden belirdi. “O takvimi önce bana gönder.”
Emir, Demir’e baktı. “Elbette, size de iletiriz.”
Asansöre doğru yürürken Demir yanımdaydı. Diğerleri arkamızdan geliyordu.
“İyi iş çıkardın,” dedi kısık bir sesle.
Şaşkınlıkla ona döndüm. “Bu bir övgü müydü?”
“Hayır, durum tespiti.”
“Tüh, ben de övgü sanmıştım.”
Dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi. “Yanılmışsın.”
Gülümsememi gizleyemedim. Asansörün kapıları açıldığında Selin ve Arda telefonla konuştukları için geride kalmışlardı. İçeri sadece ikimiz girdik. Kapılar kapandığı an, kabindeki o dar alanda aramızdaki gerilim yeniden tırmandı.
Demir bana doğru yarım bir adım attı. “Toplantıda gerçekten iyiydin.”
“Az önce övgü değil demiştiniz?”
“Fikrimi değiştirdim olamaz mı?”
“Sizden duymaya alışık olmadığım şeyler bunlar Demir Bey.”
Gözlerini kısıp yüzüme baktı. “Daha alışacağın çok şey olacak İnci.”
Tam o sırada çantamdaki telefon titredi. Ekrana düşen bildirimi ikimiz de gördük:
Gönderen: Emir Kaya
“İnci Hanım, önümüzdeki haftaki saha toplantısı için kahve eşliğinde ön hazırlık yapalım mı ne dersiniz?”
Demir’in gözleri ekrandaki yazıda çakılı kaldı. O an yüzündeki o profesyonel yöneticinin maskesi tamamen sıyrıldı; yerine çenesi kenetlenmiş, bakışları kararmış son derece tehlikeli bir adam geldi.
Telefonu hızla çantama attım. “İşle ilgili…”
“Ne olduğunu sormadım,” dedi, sesi adeta buz tutmuştu.
“Ama bakışlarınız soruyor.”
Bana doğru bir adım daha attı, aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. “Yarın o takvimi bana getireceksin.”
“Emir Bey’e göndermeden önce mi?”
“Evet.”
“Neden?”
Asansörün kapıları zemin katta açıldı. Demir adımlarını dışarı atarken arkasından baktım.
“Çünkü bu projenin de senin de sorumluluğun bende İnci. Unuttun mu?”
Arkasından hızlı adımlarla yetişip yanına yürüdüm. “Başka bir sebebi yok yani?”
Adımlarını yavaşlatmadan, gözlerini karşıdan ayırmadan cevap verdi: “Başka bir şey olmasına gerek var mı?”
Ama ikimiz de biliyorduk ki vardı. Demir Arslan beni sadece şirketin sınırları içinde tutmak istemiyordu. Kiminle konuştuğumu, kime gülümsediğimi ve hayatımın hangi köşesinde kimin olduğunu da kontrol etmek istiyordu.
Ve asıl tehlikeli olan; benim bu durumdan kaçmak yerine, onun bu karanlık sahiplenişine için için çekiliyor olmamdı.
Asansörün kapıları kapanıp Demir şirket binasının çıkışına doğru sert adımlarla ilerlerken, arkasında bıraktığı soğuk rüzgâr hâlâ yüzümü yakıyordu. Yanıtı aldığımı sanıyordum ama aslında sadece geçiştirilmiştim. Beni şirket sınırlarında tutmak istemesinin arkasında iş etiğinden çok daha fazlası vardı ve ikimiz de bu gerçeğin farkındaydık.
Arkamdan adımlarını hızlandırarak gelen Selin yanıma yetişti. Bakışları Demir’in uzaklaşan sırtı ile benim gergin yüzüm arasında gidip geldi.
“Sorun mu var İnci?” diye sordu kısık sesle. “Yüzün yine o sabahki haline döndü.”
“Bir şey yok,” dedim çantamın sapını biraz daha sıkı kavrayarak. “İş takvimiyle ilgili ufak bir anlaşmazlık sadece.”
Arda yanımıza yanaşıp derin bir nefes verdi. “Ufak bir anlaşmazlık derken? Demir Bey’in bakışları az kalsın asansörün kablosunu koparacaktı yalnız. Bir daha onunla aynı asansöre bineceksen iki kere düşün.”
Selin gözlerini devirdi. “Sen zaten her konuda iki kere düşün Arda, hatta mümkünse üç.”
“Çok kalpsizsin Selin. Ben burada can kurtarma dersi veriyorum.”
Selin onu duymazdan gelip koluma girdi. “Hadi araca geçelim, şirkete dönünce raporları toparlamamız gerekecek.”
Araca bindiğimizde Demir ön koltukta, yine o sarsılmaz ve mesafeli duruşuyla oturuyordu. Yol boyunca tek bir kelime etmedi. Dikiz aynasından ara sıra göz göze gelsek de bakışlarını hemen yola çeviriyordu. O sessizlik, bağıran bir cümleden çok daha ağırdı.
Şirkete döndüğümüzde saat altıya geliyordu. Ofis yavaş yavaş boşalırken masamın başından kalkamadım. Ekranda açık duran saha takvimine bakıyordum. Emir Kaya’nın gönderdiği mesaja hâlâ cevap vermemiştim.
Telefonu elime alıp mesaja tekrar baktım: “İnci Hanım, önümüzdeki haftaki saha toplantısı için kahve eşliğinde ön hazırlık yapalım mı ne dersiniz?”
Profesyonel bir teklifti. Ya da en azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu. Ama Demir’in tepkisi beni arada bırakmıştı. Eğer kabul edersem, Demir’in çizdiği o görünmez ama keskin sınırı ihlal etmiş olacaktım. Reddedersem de iş ortağımızla aramdaki iletişimi nedensizce baltalayacaktım.
Tam ekranı kapatıp çıkmaya hazırlanırken masamdaki dâhili telefon çaldı.
Ekranda yazan ismi görünce nefesimi tuttum: Demir Arslan.
Ahizeyi kaldırıp kulağıma götürdüm. “Efendim Demir Bey?”
“Odama gel.”
Ses tonunda ne bir pürüz ne de en ufak bir duygu kırıntısı vardı. İtiraz etmeme fırsat kalmadan telefon kapandı.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Üstümü düzeltip koridorda ilerledim. Kapının önüne geldiğimde birkaç saniye bekledim, ardından hafifçe vurup içeri girdim.
Demir masasının başında oturuyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Önündeki evrakları incelerken girmemle birlikte başını kaldırdı.
“Kapıyı kapat,” dedi düz bir sesle.
Arkamdaki kapıyı yavaşça kapattım. Masasına doğru birkaç adım attım ama mesafemi korudum. “Saha takvimini hazırlıyordum ben de.”
Demir sandalyesinde geriye yaslandı. Bakışları yüzümde ağır ağır gezindi. “Emir Kaya’ya cevap verdin mi?”
Bunu doğrudan sormasını beklemiyordum. Kendimi toparlayıp çenemi dikleştirdim. “Kendisine henüz cevap vermedim. İş saatleri içinde bir toplantı organize edebileceğimizi söyleyecektim.”
“Güzel,” dedi. Sesi rahattı ama gözlerindeki o karanlık ifade hiç dağılmıyordu. “Öyle yap zaten. Kahve davetlerini de nazikçe geri çevir.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı. “Demir Bey, bu benim iletişim alanım. Emir Bey iş ortağımız ve—”
“Ve seninle iş dışında bir vakit geçirmek istiyor,” diye kesti sözümü. Sesi öyle kendinden emindi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Bunu nereden çıkarıyorsunuz?”
Ayağa kalktı. Masanın etrafından dolaşıp tam karşıma kadar yürüdü. Aramızda sadece bir adımlık mesafe kaldığında durdu. Boy farkımız yüzünden başımı hafifçe kaldırmak zorunda kaldım.
“Gözlerinden anlayabiliyorum İnci. Bakışlarını, tavırlarını… Bir erkeğin ne hissettiğini anlamak için dâhi olmaya gerek yok.”
“Peki ya siz?” dedim, içimdeki o ani cesaret patlamasına ben de şaşırarak. “Sizin ne hissettiğinizi anlamak için ne olmak gerekiyor Demir Bey?”
Gözleri kısıldı. Aramızdaki mesafe bir anda yok denecek kadar azaldı. Nefesi yüzüme çarpıyordu.
“Benim ne hissettiğimi gayet iyi biliyorsun,” dedi kısık ve tehlikeli bir tonla. “Ve bunun işle hiçbir ilgisi olmadığını da.”
Göğsüm hızla inip kalkarken bakışlarımı dudaklarına kaydırmamak için büyük bir mücadele veriyordum. Dün gece, az önce toplantı odasındaki o an… Hepsi bir film şeridi gibi zihnimden geçti.
“Siz her şeyi kontrol etmek istiyorsunuz,” dedim fısıltıyla. “Kiminle konuştuğumu, ne yaptığımı…”
“Seni kontrol etmek istemiyorum,” dedi elini yavaşça kaldırıp yanağıma değmeyecek kadar yakın bir mesafede tutarak. Parmaklarının sıcaklığını cildimde hissedebiliyordum. “Sadece sana yakın olan herkesin sınırını bilmesini istiyorum.”
“Peki sizin sınırınız nerede başlıyor?”
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ama bu neşeli bir gülümseme değildi. “Benim sınırımı sen belirleyeceksin İnci. Tabii geriye çekilmek istersen.”
Geriye çekilmek… O an yapmam gereken tek şey bir adım geri atmaktı. Ama bacaklarım sanki yere çakılmış gibiydi. Onun bu karanlık, sahiplenici ve karşı konulmaz çekimine karşı koymak sandığımdan çok daha zordu.
Gözlerimi ondan çekmeden yavaşça geriye bir adım attım. “Ben… gitsem iyi olacak. Mesai bitti.”
Demir, sanki elinden kaçmışım gibi bir an duraksadı ama kendini çabuk toparladı. Elini cebine sokup dikleşti. “Taksi çağırayım mı?”
“Gerek yok, metroyla döneceğim.”
“İnci.”
Kapının koluna dokunmuşken durup ona döndüm. “Efendim?”
“Yarın sabah takvim masamda olsun. Ve Emir’e mesaj atacaksan, sadece resmi bir dille at.”
Başımı salladım. “İyi akşamlar Demir Bey.”
Odadan çıktığımda koridordaki soğuk hava yüzüme çarptı. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atıyordu. Demir Arslan hayatıma girdiği günden beri dengemi altüst etmişti ve işin en korkunç yanı, bu karmaşadan kaçmak yerine ona daha da çok çekiliyordum.
Ertesi sabah şirkete her zamankinden erken geldim. Demir’in istediği saha takvimini ve bütçe kırılımlarını eksiksiz bir şekilde hazırlayıp çıktısını aldım. Emir Kaya’ya da resmi, net ve tamamen iş odaklı bir mesaj göndererek toplantıyı şirket binasında yapabileceğimizi belirttim.
Masama oturduğumda Selin elinde iki kahveyle içeri girdi. Kahvenin birini önüme bıraktı.
“Günaydın canım. Dün akşam erken kaçtın, konuşamadık.”
“Günaydın, teşekkürler,” dedim kahveden bir yudum alarak. “Dün biraz yorgundum, raporları bitirip hemen çıktım.”
Selin masama dayanıp bana baktı. “Haberler sende. Emir Kaya’dan ses var mı?”
“Mesaj attı, ben de resmi bir dille toplantı planını ilettim. Kahve davetini nazikçe pas geçtim.”
Selin gözlerini büyüttü. “Demir Bey’in parmağı var mı bu kararda?”
Gözlerimi kaçırdım. “Sadece işlerin aksamaması için böylesi daha doğru geldi.”
“Hadi ama İnci! Adamın sana nasıl baktığını herkes görüyor. Dün toplantıda ‘İnci işini iyi bilir’ derken ki ses tonunu duymadın mı? Arda bile fark etti.”
“Selin, lütfen. O sadece patronum.”
“Patronun ama dün sana bakarken sanki seni her an kendi odasına kilitleyecekmiş gibi duruyordu,” dedi Selin kıkırdayarak.
Gülmemek için kendimi zor tuttum ama o sırada koridorun girişinde hareketlilik oldu.
Demir, yanında iki yöneticiyle birlikte koridorda yürüyordu. Siyah takım elbisesi, kusursuz taranmış saçları ve ciddiyetiyle yine odak noktasıydı. Masamın önünden geçerken adımlarını yavaşlatmadan bana kısa bir bakış attı.
O bakışta, dün akşam odasında yaşananların tüm izleri saklıydı.
“Takvimi masanıza bıraktım Demir Bey,” dedim sakin bir tonda.
Demir durdu, başını hafifçe bana çevirdi. “Güzel. Saat 10:00’da odama gel, detayları üzerinden geçeceğiz.”
“Tamamdır.”
Demir yoluna devam ederken Selin kulağıma fısıldadı: “Gördün mü? Saat 10:00’da özel randevun var.”
“Selin, sus artık!” dedim gülerek.
Ama içimde büyüyen o heyecanı ve gerilimi engelleyemiyordum. Saat 10:00 geldiğinde o odaya girdiğimde bizi neyin beklediğini bilmiyordum. Tek bildiğim, Demir Arslan ile aramızdaki oyunun artık sadece işle sınırlı kalmayacağıydı.
Saat tam 10:00’u gösterdiğinde dosyamı kucağıma alıp Demir’in odasına doğru ilerledim. Kapıyı iki kez tıklatıp yanıt beklemeden açtım.
Demir masasında değil, camın önünde dikiliyordu. Elindeki espresso fincanını yudumlarken dışarıdaki şehir manzarasını izliyordu. Beni görünce bakışlarını saatine kaydırdı, ardından yüzünde o alışıldık, hafif ama karanlık tebessüm belirdi.
“Tam vaktinde.”
“Görüşmelerde disipline önem verdiğinizi biliyorum Demir Bey,” dedim, masasının önündeki sandalyelerden birine otururken. Dosyayı önüme koydum. “Saha takvimini ve Emir Bey’e gönderdiğim taslağı buraya bıraktım.”
Demir yavaş adımlarla masasına yürüdü. Fincanını tabağına bırakıp tam karşıma oturdu. Dosyaya bakmak yerine doğrudan gözlerimin içine baktı.
“Emir ne cevap verdi?”
“Teklifi kabul etti. Haftaya Salı şirketimizin toplantı salonunda bir araya geleceğiz.”
Demir’in çenesindeki o sert hat bir nebze esnedi. “Güzel.”
Gözleri yüzümde gezinirken aramızda yeniden o tanıdık, ağır çekim başladı. Dün akşam odada söyledikleri, nefesinin cildimdeki sıcaklığı hâlâ zihnimin bir köşesinde canlıydı. Bakışlarını kaçırmamak için direndim.
Tam o sırada odanın kapısı çalınmadan, aniden ve oldukça rahat bir tavırla açıldı.
“Demir! Döndüm ve ilk iş sana geldim, hâlâ o masanın başındasın!”
Topuklu ayakkabıların mermer zeminde çıkardığı kendinden emin seslerle birlikte içeri uzun boylu, son derece bakımlı ve şık bir kadın girdi. Üzerindeki açık renk blazer ceket ve beline oturan pantolonuyla çaba sarf etmeden elde edilmiş bir zarafeti vardı. Kahverengi gözleri doğrudan Demir’e odaklanmıştı.
Demir yerinden kalkarken yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar samimi ve sıcak bir ifade belirdi.
“Firuze?”
Firuze hızlı adımlarla Demir’in yanına ulaştı ve kollarını onun boynuna doladı. Demir de bu sarılmaya kayıtsız kalmadı, onu belinden tutarak samimiyetle karşıladı. O an içimde, ne olduğunu tam olarak tanımlayamadığım sert ve soğuk bir yumruk hissettim.
“İki hafta dedin, üç hafta kaldın Londra’da,” dedi Demir, geri çekilip ellerini Firuze’nin omuzlarında tutarken. “Sonunda dönebildin yani.”
“Aksilikler üst üste geldi ama ayağımın tozuyla soluğu burada aldım,” dedi Firuze gülümseyerek.
Firuze’nin bakışları o an masanın diğer tarafında oturan bana kaydı. Beni yeni fark etmiş gibi gözlerini hafifçe kıstı, dudaklarında son derece profesyonel ama mesafeli bir gülümseme belirdi.
“Bölmüyorumdur umarım?”
Demir bakışlarını bana çevirdi. Yüzündeki o samimi ifade anında silindi, yerini yine o sarsılmaz maskesine bıraktı. “Hayır, toplantının sonuna gelmiştik zaten. İnci, bu Firuze. Çocukluk arkadaşım ve şirketimizin hukuk danışmanlarından biri.”
Ayağa kalkıp elimi uzattım. “Memnun oldum Firuze Hanım. Ben İnci, Koordine ekibindenim.”
Firuze uzattığım eli zarafetle sıktı ama bakışlarındaki inceleme modunu kaçırmadım. Bizi yan yana, bu odada yalnız başımıza nasıl bir atmosferde bulduğunu tartan bir kadının keskinliği vardı gözlerinde.
“Memnun oldum İnci,” dedi, sesi oldukça nazik ama bir o kadar da sınır koyucuydu. Ardından hemen Demir’e döndü ve koluna dokundu. “Demir, babam akşam yemeğe bekliyor seni. 'Gelmezse şirketi basarım' dedi, bilirsin onu.”
Demir hafifçe gülümsedi. “Halil Bey’in tehditlerini ciddiye almak lazım. Gelirim tabii.”
Firuze’nin elini Demir’in kolunda rahatça tutuşu, aralarındaki yıllara dayanan o sarsılmaz bağ ve kadının Demir’e bakarken gözlerinde saklayamadığı o belirgin hayranlık... Her şey bir anda gözümün önüne serilmişti. Firuze sadece bir arkadaş gibi bakmıyordu ona. O gözlerde, Demir’in hayatında uzun zamandır var olmanın getirdiği bir hak sahipliği vardı.
Ve ben, az önce bu odada kendimi bir şey sanırken, aslında sadece yeni bir denklemden ibaret olduğumu hissettim.
Dosyamı hızla masadan aldım. “Ben çıkıyorum o zaman Demir Bey. Raporları sistem üzerinden güncellerim.”
Demir gözlerini benden ayırmadı. “Görüşürüz İnci.”
Odadan çıkıp kapıyı kapattığımda arkamda bıraktığım gülüşme sesleri koridora kadar taştı.
Masama döndüğümde Selin yanıma yaklaştı. Yüzümdeki değişimi anında fark etmişti. “Ne oldu sana? Yüzün kireç gibi.”
“Firuze geldi,” dedim kısık bir sesle.
Selin’in gözleri büyüdü. “Firuze mi? Londra’dan dönmüş mü?”
“Tanıyor musun?”
“Tanımaz olur muyum?” dedi Selin sesini alçaltarak. “Demir Bey’in çocukluk arkadaşı. Aileleri de çok yakın. Şirketin neredeyse bütün hukuki süreçlerini onun firması yönetiyor. Ve...”
Selin duraksadı.
“Ve ne?” diye sordum.
“Yani... Şirkette herkes bilir. Firuze yıllardır Demir Bey’e âşık. Demir de ona çok değer verir, aralarına kimseyi sokmaz.”
Kalbimdeki o soğuk ağırlık daha da derinleşti. Demir’in bana karşı o sahiplenici tavırları, asansördeki bakışları, "Benim sınırımı sen belirleyeceksin" demesi... Hepsi birden zihnimde yankılandı.
Oysa onun dünyasında zaten yeri çoktan sabitlenmiş insanlar vardı.
Tam o sırada Firuze ve Demir odadan çıkıp koridorda yürümeye başladılar. Firuze, Demir’in yanında son derece doğal bir uyumla duruyor, bir yandan ona bir şeyler anlatıp gülüşüyordu. Demir ise onu dikkatle dinliyor, başıyla onaylıyordu.
Tam masamın hizasından geçerlerken Demir adımlarını bir anlığına yavaşlattı. Bakışları doğrudan benim üzerime kilitlendi. Yüzümdeki o mesafeli ve kırgın ifadeyi okumaya çalışır gibi gözlerini kısıp baktı.
Başımı eğip önümdeki ekrana odaklandım.
Eğer Demir Arslan bir oyun oynuyorsa ve sınırları kendi belirlemek istiyorsa, ben o oyunda bir piyon olmayacaktım.
Telefonuma düşen bildirime göz kaydırdım.
Gönderen: Emir Kaya “İnci Hanım, Salı günkü toplantı öncesinde evraklar üzerinden geçmek için yarın kısa bir online görüşme yapalım mı?”
Bu kez tereddüt etmedim. Parmaklarımı klavyede gezdirip yanıtı yazdım:
“Elbette Emir Bey, yarın saat 14:00 benim için uygundur.”
Ekranı kapattığımda Demir ve Firuze asansöre doğru ilerliyordu. Demir’in adımları bir an için duraksadı, sanki arkasına dönüp bakmak ister gibi bir hamle yaptı ama Firuze koluna girip onu yönlendirdi.
Aramızdaki fırtına dinmemişti. Aksine, şimdi sahneye yeni bir oyuncu dahil olmuştu ve bu durum işleri hiç olmadığı kadar karmaşık hale getirecekti.