İçeriğe geç

Kuğu

Bölüm 7 · 15 dk okuma

Kuğu

Bölüm 7

kuğu -6

Hafta sonu, hayatımın en uzun, en kâbus dolu iki günü olarak tarihe geçti.

Evde bir sağa bir sola yürümüştüm. Telefonumu her çaldığında kalbim ağzıma gelmiş, Demir’in aradığını sanıp bakmaya bile cesaret edememiştim. Ama aramamıştı. O buz gibi “Peki, nasıl istiyorsan öyle olsun,” sözünün arkasında durmuş, beni aramamış, tek bir mesaj bile atmamıştı.

Pazartesi sabahı alarm çaldığında ise gözüme tek bir damla uyku girmemişti.

Aynanın karşısına geçtiğimde gözlerimin altındaki morlukları kapatıcıyla gizlemeye çalıştım. En resmi, en mesafeli kıyafetlerimi seçtim: Yüksek bel siyah bir kumaş pantolon, beyaz bir gömlek. Şirketteki o laubali, sarhoş İnci’yi tamamen öldürmek ve yerine profesyonel çalışan İnci’yi koymak zorundaydım.

Şirket binasından içeri adım attığımda zemin ayaklarımın altında yeniden sallanıyor gibiydi. Turnikelerden geçip asansöre bindiğimde kalbimin gümbürtüsü kulağımda çınlıyordu.

"Ooo, günaydın hafta sonu mağduru!"

Arda’nın neşeli sesiyle yerimden sıçradım. Asansörün kapısı kapanmadan içeri dalmıştı. Elinde devasa bir kahve bardağıyla bana bakıyordu.

"Günaydın Arda," dedim sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.

"Kızım sen cuma gecesi nereye kayboldun ya?" dedi Arda kıkırdayarak. "En son Demir Bey’e taklit yapıyordun, sonra bir baktım yoksun. Selin’le dedik herhalde İnci korkudan ülkeyi terk etti!"

Gözlerimi kaçırdım, ellerim çantamın sapını öyle bir sıktı ki parmak boğumlarım sarardı. "Çok... çok başım döndü. Masadan kalkıp hemen bir taksiye atlayıp eve gittim. Hatırlamıyorum bile."

"İyi yırtmışsın valla," dedi Arda asansör 8. katta durduğunda. "Ama var ya, patronu öyle gülerken ilk defa gördüm. Tarihe geçtin İnci."

Keşke geçmeseydim... diye geçirdim içimden. Keşke o gece hiç yaşanmasaydı.

Katımıza adım attığımızda Selin masasında dosyalarla boğuşuyordu. Beni görünce elindeki kalemi bırakıp yanıma koştu. "İnci! İyi misin? Cuma gecesi seni aradım ama açmadın, çok endişelendim!"

"İyiyim Selin, sadece fazla kaçırmışım," dedim zoraki bir tebessümle. "Hemen eve geçip yattım."

"Aman iyi ol da... Bugün ekstra dikkatli olalım bu arada." Selin sesini alçaltıp Demir’in cam duvarlı odasına doğru kaçamak bir bakış attı. "Patron sabahın köründe gelmiş. İçeride terör estiriyor. Odasına giren iki dakikada ağlayarak çıkıyor. Cuma gecesindeki adam gitti, yerine safi öfke geldi resmen."

Nefesim boğazıma tıkandı. Yavaşça başımı çevirip cam odaya baktım.

Demir oradaydı.

Jilet gibi siyah takım elbisesi, kusursuz taranmış saçları ve çatılı kaşlarıyla masasının başında duruyordu. Elindeki dosyaya bakarken çenesi öyle bir kasılmıştı ki buradan bile gerginliği hissediliyordu. Bir an başını kaldırdı.

Gözlerimiz cam duvarların ardından çakıştı.

O an zaman durdu. Arda’nın esprileri, Selin’in konuşması, klavye sesleri... Her şey bitti. Demir’in karanlık gözleri doğrudan benim gözlerime kilitlendi. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı, cuma gecesinden ya da cumartesi sabahından kalma tek bir sıcaklık yoktu.

Bana sanki hayatında ilk defa gördüğü, değersiz bir yabancıymışım gibi baktı.

Karnıma derin bir ağrı saplandı. Bakışlarını benden çekip önündeki dosyaya döndüğünde, bana hayatımın en ağır dersini verdiğini anladım: Sen profesyonellik mi istedin? Al sana profesyonellik.

Masama geçip oturduğumda ellerim titriyordu. Kendimi işe vermeye çalıştım ama nafileydi. Saat 11.00’e doğru dahili telefonum çaldı.

Ekranda yazan ismi görünce nefesimi tuttum: Demir Arslan.

Ahizeyi kaldırırken sesimin titrememesi için derin bir nefes aldım. "Buyurun Demir Bey?"

"İnci Hanım," dedi. Sesi o kadar soğuk, o kadar resmiydi ki içim ürperdi. "Elimdeki çeyrek dönem raporlarında ciddi tutarsızlıklar var. Cuma günü teslim ettiğiniz tabloları da alıp derhal odama gelin."

"Pazartesi günü senin yüzüne nasıl bakacağım?" diye bağırdığım anlar zihnimde yankılandı. İşte bakıyordum. Ya da bakmaya çalışıyordum.

"Hemen geliyorum Demir Bey," dedim.

Ahizeyi kapattım. Masadaki dosyaları toparlarken Selin acıyan gözlerle bana baktı. "Bol şans canım, bugün ejderha modunda."

Dosyaları göğsüme bastırıp o devasa cam kapının önüne geldim. Kapıyı iki kez çaldım.

"Gir!"

Kapıyı açıp içeri adım attım. Odanın içindeki hava dışarıya göre en az beş derece daha soğuk gibiydi. Demir masasının arkasında oturuyordu. Başını kaldırıp bana baktığında yüzünde tek bir mimik bile kıpırdamadı.

"Dosyalar burada Demir Bey," dedim, adımlarımı temkinli atarak masasının önüne yaklaştım. "Kontrol ettiğim kadarıyla bir hata yoktu ama..."

"Demek hatasız olduğunu düşünüyorsunuz," dedi, araya girerek. Sesindeki o iğneleyici ton canımı yaktı. Dosyayı masanın üzerine bıraktığımda elini dosyanın üzerine koydu ama bana bakmaya devam etti. "Tıpkı cuma gecesi yaptığınız her şeyin hatasız olduğunu düşündüğünüz gibi."

Gözlerim büyüdü. Ne yapmaya çalışıyordu?

"Demir Bey, iş konusunda bir sorun varsa..."

"İş konusunda çok büyük bir sorun var İnci Hanım," dedi ayağa kalkarak. Masanın etrafından dolaşıp tam karşıma geçti. Aramızda sadece birkaç santim vardı ama aramızdaki mesafe kilometrelerden daha uzaktı. "Şirketimde kişisel duygularıyla hareket eden, bir gün söylediği lafın arkasında durup ertesi gün panikle kaçan insanlarla çalışmak benim için büyük bir sorundur."

"Ben kaçmadım," diye fısıldadım, gözlerimin dolmasını engellemeye çalışarak. "Ben sadece olması gerekeni yaptım. Bizim aramızda bir sınır olmalıydı."

Demir hafifçe öne eğildi. Kokusu yine bütün duyularımı altüst etti ama bakışlarındaki buz tabakası erimedi.

"Sınır mı?" dedi kısık, yakıcı bir sesle. "Sınırı koyan sensin İnci. O sınırın arkasında kalıp acı çekecek olan da sensin. Şimdi bana o tabloların revizesini saat 1’e kadar getirin. Ve bir daha odama girerken kişisel bahanelerinizi kapının dışında bırakın."

Arkasını dönüp masasına doğru yürüdü.

Durduğum yerde çakılı kalmış gibiydim. Haklıydı. Kaçan bendim, sınırları çizen bendim... Ama onun bu kadar çabuk, bu kadar acımasızca bir taş kalpli adama dönüşebileceğini hiç tahmin etmemiştim.

"Anlaşıldı Demir Bey," dedim. Sesimdeki kırgınlığı gizleyememiştim.

Tam kapının kulpunu tutmuş çıkıyordum ki sesi arkamdan bir kez daha yükseldi:

"Ayrıca..."

Durup arkama baktım. Demir masasına oturmuş, belgeleri inceliyordu. Yüzüme bile bakmadan ekledi:

"Gömleğinin üst düğmesi açık kalmış. Burası bir şirket, bar değil. İltimas bekleme."

Sanki yüzüme okkalı bir tokat yemiş gibi oldum. Başımı hızla öne eğip gömleğimin yakasını düzelttim. Gözyaşlarımın süzülmesine daha fazla engel olamayacağımı anladığımda kapıyı açıp hızla odasından çıktım.

Aramızdaki savaş yeni başlıyordu ve ben bu savaşta kalbimin ne kadar ağır yaralanacağını ilk günden anlamıştım.

Gözyaşlarımı tuvalette hızlıca silip yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda kendime kızdım. Ne bekliyordum ki? Adam patrondu, ben de kaçarak onun gururunu çiğnemiş, bir gecede her şeyi unutan biri gibi davranmıştım. Sert kayaya çarpmıştım ve şimdi o kayanın altında ezilmeyi kabullenmeyecektim.

Gömleğimin üst düğmesini sıkıca ilikledim. Derin bir nefes alıp masama döndüm.

"İnci, iyi misin?" dedi Selin endişiyle. "Rengin atmış resmen. Çok mu bağırdı?"

"İyiyim Selin, sadece raporu yetiştirmem lazım," dedim soğukkanlı olmaya çalışarak. "Saat 1'e kadar revize istedi."

Gözlerimi ekrandan ayırmadan tam iki saat boyunca o tablolardaki en ufak virgül hatasına kadar her şeyi tek tek kontrol ettim. Demir Arslan bana profesyonellik dersi vermek istiyorsa, ona en iyisini sunacaktım. Açık vermeyecektim.

Saat tam 12.55’te çıktıları alıp dosyayı dosyaladım. Derin bir nefes alıp cam odanın kapısına yürüdüm. Kapıyı çaldım.

"Gir!"

İçeri girdiğimde Demir masasında bir müşteriyle telefonda konuşuyordu. Beni görünce göz ucuyla süzdü, ardından telefonun ucundaki kişiye, "Tamam Hakan Bey, ben size dönüş yapacağım," deyip telefonu kapattı.

Masasına doğru kendinden emin adımlarla yürüdüm. Dosyayı tam önüne, kusursuz bir hizada bıraktım.

"İstediğiniz çeyrek dönem revizeleri hazır Demir Bey. Bütün tutarsızlıklar giderildi, dipnotlar ve eksik veriler eklendi. Saat 1 olmadan teslim ediyorum."

Demir başını yavaşça kaldırdı. Gözleri ilikli gömlek yakamda birkaç saniye takılı kaldı, ardından gözlerime tırmandı. Yüzündeki o duvar gibi soğuk ifade milim esnememişti ama bakışlarındaki yoğunluk beni hâlâ nefessiz bırakıyordu.

Dosyayı açıp sayfaları hızlıca taradı. Kusur bulmak ister gibi göz gezdirdi ama bulamadı. Dosyayı hafif bir patırtıyla kapattı.

"Güzel," dedi buz gibi bir sesle. "Demek isteyince oluyormuş."

"Ben her zaman işimi düzgün yaparım Demir Bey," dedim dik durarak. "Sadece bazen mesafe ve profesyonellik adı altında sınırları aşan muamelelerle karşılaşabiliyorum."

Demir’in kaşları yavaşça çatıldı. Sandalyesinde geriye doğru yaslandı. "Öyle mi? Muamelemden memnun değilseniz İnsan Kaynakları kapısı ileride İnci Hanım."

Kalbime bir bıçak saplandı sanki. Beni şirketten kovmakla mı tehdit ediyordu?

"Memnuniyetsizliğimi işime yansıtmıyorum," dedim sesimi olabildiğince sabit tutarak. "Tıpkı kişisel gururumu iş yerime taşımadığım gibi."

O an odadaki hava aniden ağırlaştı. Demir ayağa kalktı. Uzun boyu ve heybetiyle üzerimde kurduğu o baskı, cumartesi sabahı üzerime eğildiği andaki kadar yakıcıydı. Masanın etrafından dolaşıp önümde durdu.

"Kişisel gurur mu?" diye fısıldadı. Sesi öyle alçaktı ki sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. "Sen o gece o evden kaçarken kişisel gururunu düşünüyordun İnci. Benim seni bir hata gibi arkamda bırakmamı isterken de... Şimdi bana iş ahlakı dersi verme."

"Seni hata olarak görmedim!" diye fısıldadım ben de, gözlerimin içi yanarak. "Sadece korktum!"

"Neden korktun?" dedi öne bir adım atarak. Aramızdaki profesyonellik maskesi bir saniyeliğine çatladı. Gözlerinde o tanıdık, yakıcı ateş belirdi. "Benden mi, yoksa aramızda başlayan o şeyden mi?"

Yutkundum. Cevap veremedim. Çünkü ikisinden de ölesiye korkuyordum.

Tam o sırada odanın kapısı aniden açıldı.

"Demir bey! Öğle yemeğine çıkıyor muyuz?"

Arda bodoslama içeri daldı. İçerideki gerilimi ve birbirimize ne kadar yakın durduğumuzu görünce adımları bir anda kilitlendi. Bakışları Demir’den bana, benden Demir’e kaydı.

"Aaa... Bölüyorum galiba?" dedi Arda gözlerini kırpıştırarak. "Şey... Ben dışarıda bekleyeyim?"

Demir gözlerini benden ayırmadan derin bir nefes aldı, ardından geriye doğru bir adım atıp mesafeyi açtı. Ceketinin düğmesini ilikledi.

"Bölmüyorsun Arda. İnci Hanım tam çıkıyordu." Demir masasına dönüp ceketini aldı. "Çıkabilirsin İnci."

"İyi çalışmalar Demir Bey," dedim.

Odadan adeta bir hayalet gibi çıktım. Arda arkamdan şaşkın şaşkın bakıyordu. Masama geçtiğimde bacaklarımın bağı çözülmüştü.

Bana kızgındı, kırgındı, gururu incinmişti ama beni hayatından öyle kolayca silip atamamıştı. Ve bu şirket duvarları arasında ikimiz için de kaçışımız yok gibi duruyordu.

Selin’in yanına döndüğümde masanın üzerindeki boş bardağı bile fark etmeden sandalyeme çöktüm. Kalbimin güm güm atışı göğüs kafesimi zorluyordu.

Arda odadan çıktığında ikimizin arasındaki o görünmez gerilimi fark etmiş miydi? Kesinlikle anlamıştı. Ama şu an bunu düşünecek hâlim bile yoktu. Demir’in gözlerinde bir anlığına beliren o yakıcı ifade, cuma gecesi onun evinde yaşananların aramızdaki her şeyi nasıl bir anda değiştirdiğini hatırlatıyordu. Birbirimizi doğru dürüst tanımıyorduk bile. O benim patronumdu, ben onun çalışanı. Ama cuma gecesi o alkolün ve anlık çekimin etkisiyle sınırları öyle bir aşmıştık ki, şimdi o gecenin enkazını toplamak bana düşmüştü.

Akşama kadar başımı önümdeki tablolardan kaldırmadım. Mesai saatinin bitimine doğru ofis yavaş yavaş boşalırken Selin çantasını toplayıp yanıma eğildi.

"Ben çıkıyorum İnci. Sen gelmiyor musun?"

"Biraz daha kalıp yarının raporlarına bakacağım Selin, siz gidin," dedim zayıf bir sesle.

Aslında amacım rapor bakmak değil, Demir’in şirketten çıkmasını beklemek ve onunla asansörde ya da koridorda karşılaşma riskini sıfıra indirmekti.

Saat 18.30’u gösterdiğinde kattaki neredeyse tüm ışıklar sönmüştü. Derin bir nefes alıp eşyalarımı toplamaya başladım. Tam çantamı omzuma takmışken, koridorun sonundaki cam odanın kapısının açılma sesini duydum. Adım sesleri bana doğru yaklaşıyordu. Kalbim yine o tanıdık ritimle çarpmaya başladı.

Başımı kaldırmamak için büyük bir çaba sarf ederek masamın üzerindeki kalemleri düzenlemeye başladım. Ama adımlar tam masamın önünde durdu.

Gözlerimi yavaşça yukarı kaydırdığımda, Demir’in kabanını koluna almış, ceketini iliklemiş bir şekilde üzerime baktığını gördüm. Yüzünde yine o duygusuz, sert ve ne düşündüğü belli olmayan ifade vardı.

"Hâlâ çıkmadınız mı İnci Hanım?" dedi, düz ve emir verir gibi bir sesle.

"Çıkıyordum ben de Demir Bey," dedim, çantamı daha sıkı tutarak. "Raporları bitirdim."

Gözlerini yüzümde gezdirdi.

"Dışarıda fırtına var," dedi, yine o emredici, düz tonuyla. "Bu saatte taksi aramakla uğraşma. Aşağıda araba bekliyor, seni bırakayım."

Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Sabah beni gömleğimin düğmesi için azarlayan, "İltimas bekleme" diyen adam, şimdi hiçbir şey olmamış gibi beni eve bırakmayı teklif ediyordu. Onun dünyasında bu çelişki son derece doğaldı; patrondu, sertti ama dışarıda yağmur vardı ve çalışanı mağdur olmamalıydı.

"Gerek yok Demir Bey, ben başımın çaresine bakarım," dedim mesafemi korumaya çalışarak.

Demir kaşlarını hafifçe çattı. İtiraz edilmesinden hoşlanmadığı her halinden belliydi. "İnci, mantıksız davranma," dedi net bir sesle. "Hava berbat. Yürü, uzatma."

Arkasını dönüp asansöre doğru yürüdüğünde reddetmenin bir anlamı olmayacağını anladım. Bir yanı her zaman böyle otoriter ve düzdü. Çantamı alıp isteksiz görünen ama kalbi deliler gibi çarpan adımlarla peşinden gittim.

Siyah lüks arabasına bindiğimizde, kapalı alanın içine dolan o yağmur kokusu ve Demir’in ağır parfümü cuma gecesini, onun yatak odasını bir kez daha zihnime getirdi. Yüzümün yandığını hissettim. Demir motoru çalıştırıp yola koyuldu.

Arabadaki sessizlik uzadıkça gerilim tırmanıyordu. Demir arabayı son derece ciddi ve dikkatli sürüyor, yüzünde en ufak bir esneme bile olmuyordu.

Kırmızı ışıkta durduğumuzda daha fazla dayanamadım.

"Neden böyle yapıyorsunuz?" diye sordum kısık, kırgın bir sesle.

Demir başını çevirmeden yola bakmaya devam etti. "Neyi nasıl yapıyorum?"

"Sabah odanızda beni azarlıyorsunuz, şirkette terör estiriyorsunuz... Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi beni arabanıza alıp eve götürüyorsunuz. Hangisi gerçek sizsiniz?"

Demir derin bir nefes aldı. Direksiyonu tutan elleri sıklaştı. Başını ağır ağır bana doğru çevirdi. Yüzündeki ifade hâlâ sertti ama gözlerinde ne yapacağını tam olarak bilemeyen bir adamın şaşkınlığı vardı.

"Ben her zamanki gibiyim İnci," dedi düz bir sesle. "İş yerinde patronda ne görmeyi bekliyordun? Cumartesi sabahı ben daha ne olduğunu anlamadan, bir açıklama bile yapmadan evimden kaçıp gittin. Adresini bile bilmediğim için seni kendi evime getirmek zorunda kaldım. Yaşananlar ikimiz için de bir kazaydı ya da anlık bir kontrol kaybıydı, kabul. Ama sabah o şekilde kaçman saçmalıktı."

Sözleri yüzüme bir tokat gibi çarptı. Kullandığı kelimeler garip bir şekilde canımı acıttı ama adam haklıydı. Onu hiç tanımıyordum, o da beni.

"Kaçtım çünkü utandım!" dedim sesim titreyerek. Gözlerimi pencereye çevirdim. "Siz benim patronumsunuz. Cuma gecesi sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum. Sabah uyanınca o durumun içinde kalmak... Yanınızda olmak beni korkuttu. Pazartesi günü yüzünüze nasıl bakacağımı bilemedim."

Demir aracı evimin sokağına sokup bina önünde durdurdu. Emniyet kemerini açıp tamamen bana doğru döndü. Cüssesiyle yine üzerimde bir baskı oluşturuyordu ama bu kez gözlerinde sertlikten ziyade anlamaya çalışan, odunsu ama dürüst bir bakış vardı.

"Bak, ben ince düşünceli, süslü laflar eden biri değilim," dedi açıkça. "Kadın ruhundan, senin neye neden alındığından da pek anlamam. Cuma gecesi bir şeyler yaşandı. İnkâr etmiyorum. Ama bu durum senin işini aksatmana ya da benden bir öcü gibi kaçmana sebep olamaz."

"Sizden kaçmıyorum..."

"Kaçıyorsun," dedi lafımı keserek. "O sabah kaçtın, bugün odamda gözlerimin içine bakamayıp kaçtın. Ben sana profesyonel olalım derken, o gecenin hırsını çıkarmıyorum. Sadece çizginin nerede olduğunu ikimizin de unutmaması gerektiğini gösteriyorum. Ama yağmurda ıslanmana göz yumacak kadar da vicdansız değilim."

Bana baktı. Ne bir romantik cümle kurdu, ne de elimi tutmaya çalıştı. Tamamen kendi kuralları, kendi düz kafasıyla bir mantık oturtmuştu. Ve o mantığa göre şu an yaşanan her şey gayet doğaldı.

"Anladım Demir Bey," dedim, göğsümün ortasındaki o ağır sızıyla. "Açıklama için teşekkürler. İyi akşamlar."

Emniyet kemerimi çözüp kapıyı açtım.

"İnci," dedi tam inmek üzereyken.

Durup ona baktım.

"Yarın sabah toplantı var. Geç kalma," dedi. Yüzünde yine o buz gibi patron ifadesi belirdi.

Hafifçe başımı sallayıp arabadan indim. Yağmur altında binaya doğru yürürken arabanın arkamdan hareket etmediğini, ben içeri girene kadar beklediğini fark ettim. Düz, sert, incelikten yoksun ama bir şekilde kendi yöntemleriyle korumacı bir adamdı Demir Arslan.

Eve girip kapıyı kapattığımda sırtımı ahşap yüzeye yasladım. Birlikte geçirdiğimiz o tek gecenin ardından gelen bu soğuk gerçeklik canımı yaksa da, aramızdaki bu tuhaf, ne idüğü belirsiz çekimin kolay kolay bitmeyeceğini biliyordum.

Devamı

O günden sonra şirkette tam anlamıyla sessiz ve derinden giden bir soğuk savaş başladı. Demir, o düz ve sert tavrından milim ödün vermiyordu. Ben ise profesyonellik maskemin arkasına sığınarak sadece işime odaklanmaya çalışıyordum. Ama aynı çatının altında, üstelik cam duvarların bu kadar yakınında çalışırken birbirimizden tamamen kaçmak imkânsızdı.

Ve o ufak, görünüşte masum ama aramızdaki elektrigi her defasında yeniden ateşleyen karşılaşmalar kaçınılmaz hale geldi.

İlki, çarşamba günü ögleden sonra mutfakta yaşandı.

Ofistekiler öğle yemeği sonrası toplantı odasına çekilmişken kendime sıcak bir kahve almak için mutfağa geçmiştim. Tezgahın önünde dalgın dalgın kahve makinesinin dolmasını beklerken, arkamda beliren gölgeyle irkildim.

Demir içeri girmişti. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Geniş omuzları ve yapılı vücuduyla o küçük mutfak bir anda daralmış gibi hissettirdi.

"Pardon," dedim hemen kenara çekilerek. "Kahvem bitmek üzereydi."

Demir bana bakmadan tezgahtaki bardağını aldı. "Sorun değil," dedi o her zamanki pürüzsüz, sert sesiyle.

Kahve makinesi bittiğinde bardağımı almak için uzandım. Tam o anda Demir de su sebiline doğru adım atınca kolu koluma sürttü. Teninin sıcaklığı gömleğimin kumaşından geçip zihnime çaktı sanki. İkimiz de aniden durduk.

Gözlerimiz buluştu. Bakışları saniyeler içinde yumuşamadı ama gözlerindeki o karanlık derinlikte Cuma gecesinin gölgesi belirdi. Kalbim bir anda boğazımda atmaya başladı.

Demir, sadece gözlerimin içine bakarak, "Dikkat et İnci," dedi düz bir tonla. "Elinde ki sıcak kahveyi dökeceksin."

Geriye doğru bir adım atıp mutfaktan çıktığında nefesimi tuttuğumu fark ettim. Adamın normal hali bile beni darmadağın etmeye yetiyordu.

İkinci karşılaşma ise Perşembe akşamı, asansörde gerçekleşti.

Mesai bitmiş, herkes dağılmıştı. Ben son raporu kontrol edip aşağı inmek üzere asansör düğmesine bastım. Kapılar açıldığında içeride tek başına duran Demir ile göz göze geldim. Elinde evrak çantası vardı, yorgun görünüyordu ama duruşundaki o diklikten hiçbir şey kaybetmemişti.

İçeri girip girmemek arasında bir saniye tereddüt ettim.

"Girmiyor musun?" dedi, kaşlarını hafifçe kaldırarak.

"Teşekkürler gireceğim Demir Bey," deyip içeri adım attım. Kapılar kapandı ve o daracık alanda baş başa kaldık.

Aramızda en az iki adımlık mesafe vardı ama onun kokusu –o adını şanını bilmediğim, her yerde deli gibi aradığım marka parfüm– asansörün her köşesini kaplamıştı. Bakışlarımı karşıdaki aynaya diktim. Aynadan Demir’in göz ucuyla beni süzdüğünü görebiliyordum. Gözleri omuzlarıma, ardından saçlarıma kaydı.

"Raporları inceledim," dedi aniden.

Aynadaki yansımasına baktım. "Beğenmediğiniz ya da düzeltmemi istediğiniz bir yer var mıydı?”

"Yok," dedi kestirip atarak. "Olması gerektiği gibi. Düzgün çalışıyorsun."

Övgü bile vermekten aciz, tamamen görev odaklı bu cümlesine hafifçe tebessüm ettim. "İşimi yapıyorum."

Asansör eksi birinci kata, otoparka geldiğinde kapılar açıldı. Normalde önce benim çıkmam gerekirdi ama Demir adım atmadan durdu. "İyi akşamlar İnci," dedi, sesi ilk defa bu kadar alçak ve gariptir ki yumuşak çıkmıştı.

"İyi akşamlar Demir Bey," deyip yanından geçtim. Arkamdan derin bir nefes aldığını duydum ama arkama bakmadan turnikelere yürüdüm.

O hafta yaşadığım etkisinden zor çıktığım karşılaşma ise Cuma günü öğleden sonra arşiv odasında oldu.

Geçmiş yılların bütçe dökümlerini bulmak için binanın alt katındaki arşiv odasına inmiştim. Tozlu rafların arasında aradığım dosyayı bulmaya çalışırken, içerideki ışığın aniden kesildiğini ve kapının örtüldüğünü duydum.

"Aaa, kim var orada?" diye seslendim panikle.

"İnci?"

Demir’in sesi rafların arkasından geldi. Elinde telefonunun feneriyle koridordan bana doğru yürüdü.

"Demir Bey? Sizin burada ne işiniz var?"

"Geçen senenin yönetim kurulu kararlarını arıyordum," dedi yanıma ulaşarak. "Binanın bu kısmında elektrik çalışması var, şalterleri indirmişlerdi. Görevli söylemedi mi?"

"Hayır, haberim yoktu," dedim panikle kapıya doğru hamle yaparak. "Ben çıkayım o zaman..."

Acelem yüzünden ayağım yerdeki dosya kutularından birine takıldı. Düşeceğimi anlayıp gözlerimi kapattım ama yere çakılmadım.

Güçlü bir kol aniden belimi kavradı ve beni kendine doğru çekti.

Gözlerimi açtığımda kendimi Demir’in göğsüne yapışmış halde buldum. Karanlık arşiv odasında, sadece telefonun fenerinden sızan zayıf ışık altında yüzlerimiz arasında birkaç santim kalmıştı. Nefesi yüzüme çarpıyordu. Sıcak eli belimi öyle sıkı tutuyordu ki, Cuma gecesi beni yatağa doğru çeken o ellerin gücünü anında hatırladım.

"Sakarsın," diye fısıldadı Demir. Sesi karanlığın içinde pürüzlü ve yakıcıydı.

"Siz... beni tuttunuz," diye fısıldayabildim, kalbim adeta kaburgalarımı döverken.

Demir gözlerini dudaklarıma indirdi. O an içindeki sert patron maskesi bir anlığına çatladı. Sertçe yutkundu. Benden uzaklaşmak istiyor gibiydi ama eli belimden kaymıyordu.

"Düşmenden hoşlanmam," dedi düz bir sesle. Ama sesinde garip bir hissiyat vardı.

Beni yavaşça doğrultup bıraktı. Aramıza bir adım mesafe koydu ama gözlerini benden çekmedi.

"Dosyayı buldun mu?" diye sordu, sanki az önce kalbim yerinden çıkacak gibi olmamış gibi.

"H-hayır, henüz değil," dedim nefesimi toplamaya çalışarak.

Demir telefonun ışığını raflara doğru tuttu. "Hangisi lazımdı? Söyle, alayım. Burası karanlık, bir yerini kıracaksın."

O sert, Odunsu halinin arkasındaki o garip korumacılık yine ortaya çıkmıştı. Yan yana durup raflara bakarken, o karanlık ve dar arşiv odasında ikimiz de çok iyi biliyorduk: Ne kadar profesyonel davranmaya çalışırsak çalışalım, bu ufak karşılaşmalar bizi patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.