İçeriğe geç

Kuğu

Bölüm 11 · 14 dk okuma

Kuğu

Bölüm 11

Kuğu -10

Günümüz

Pencereme vuran yağmur damlalarının sesi, o gecenin koridorlarında yankılanan topuk tıkırtılarına benziyordu.

Parmaklarımın arasında tuttuğum kahve fincanından yükselen buhar yüzümü ısıtırken, gözlerimi İzmir'in griye kesmiş denizinden ve bulutlu gökyüzünden ayıramıyordum. Aradan geçen koca üç yıla rağmen, zihnimin kuytu köşelerinde saklanan o yara bir an olsun kabuk bağlamamıştı.

Aramıza giren o devasa sessizlik, geçen üç yıl ve tek bir kelime dahi etmeyişimiz... Demir Arslan benim için artık ulaşılması imkânsız bir geçmiş, kalbimin en derin yerine gömdüğüm ağır bir hayal kırıklığıydı.

Ayrılığımızı dün gibi hatırlıyordum. Yollarımızın koptuğu, birbirimizin hayatından tamamen çekildiğimiz o günü... Tek bir kelimenin bile bizi kurtarmaya yetmediği, o geri dönüşü olmayan son noktayı koyuşumuzu. Beni bir çalışan, canı istediğinde yakınlaşıp işine gelmediğinde mesafe koyabileceği biri olarak görmesini asla affetmemiştim. Ayrıldığımız o günden beri ne sesini duymuştum ne de yüzünü görmüştüm. Ama izi... İzi hâlâ tam şuramda, göğsümün ortasında sızlamaya devam ediyordu.

O zamanlar onun beni kendi gölgesine, o holdinge ve o yıkıcı hislere mahkûm edebileceğini sanıyordum. Ne kadar yanıldığımı, bir kadının kırılan gururunun onu nasıl bir çeliğe dönüştürebileceğini zaman bana çok acı bir şekilde öğretmişti.

Artık İstanbul’un o boğucu havasından da, onun adının geçtiği o karanlık koridorlardan da çok uzaktaydım. İzmir’in bu sakin ama gri sabahında, kendi ayakları üzerinde sarsılmadan duran bambaşka bir İnci vardı.

Yine de bazen... Böyle yağmurlu havalarda, zihnim bana oyunlar oynuyor ve beni o ilk yıkımın yaşandığı günlere geri sürüklüyordu.

Fincanı dudaklarıma götürürken derin bir iç çektim.

Zihnim beni yine o yaraların açıldığı ilk günlere, Emir ile yediğim o akşam yemeğine ve arkasından gelen o büyük kopuşa doğru sürüklemeye başladı.

Evet, Demir Arslan hayatımdan tamamen çıkmıştı. Bir daha asla kesişmeyecek iki ayrı paralel çizgiydik artık. Ama bıraktığı o enkazı temizlemek, benim yıllarımı almıştı.

Geçmiş

Kendi masama ulaştığımda sandalyeye âdeta çöktüm. Ellelim öyle bir titriyordu ki, masadaki bardağa uzanıp bir yudum su almayı bile beceremedim. Boynumda, tam şah damarımın üstünde hâlâ onun dudaklarının yakıcı sıcaklığı duruyordu. Sanki orayı mühürlemiş, aklımı başımdan almak için zehrini tenime bırakmıştı.

“Aklında sadece dün gece elbiseni çözerken çıkardığım ses olacak...”

Zihnimde gürleyen o fısıltı, kalbimin ritmini altüst etmeye yetiyordu. Beni çıldırtmak istiyordu. Kendi çekim alanından çıkmama, başka bir dünyaya adım atmama tahammülü yoktu. Ama asıl canımı yakan, onun bu üstünlük çabası değil, benim onun her temasında böyle çaresizce dağılıyor oluşumdu.

Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım. Ellerimle yüzümü kapayıp kendimi toparlamaya çalıştım.

"Kendine gel İnci," diye fısıldadım kendi kendime. "Kendine gel... Seni sadece kendi oyununda bir piyon gibi kullanmasına izin verme."

Tam o sırada masamdaki telefon titredi. Ekrandaki ismi gördüğümde göğsüm sıkıştı: Emir.

Telefonu elime alırken bakışlarım istemsizce Demir’in cam odasına kaydı. Masasına oturmuş, çatık kaşlarıyla önündeki belgelere bakıyor gibi görünse de gözlerinin hedefinde tamamen ben vardım. Telefonu açtığımı gördüğü an, elindeki kalemi tutan parmaklarının boğumları hırsla beyazladı.

"İnci? Müsait miydin?" dedi Emir, sesindeki o rahat ve kibar tonla.

"Müsaitim Emir bey," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. Demir'in bakışlarını üzerimde hissederken dikleştim. "Akşamki yemek için aradınız sanırım?"

"Evet, konumu ve saati mesaj atayım diyecektim. Seni şirket çıkışında alabilirim istersen?"

Gözlerim hâlâ Demir’in üzerindeydi. O da oturduğu yerden kalkmış, camın önünde durmuş, bir elini cebine atmış doğrudan bana bakıyordu. Bakışlarındaki o karanlık tehdit, boynumdaki o taze öpücüğün iziyle birleşince içimde asi bir kıvılcım çaktı. Demir Arslan beni boyun eğdirebileceğini sanıyordu.

"Gerek yok, teşekkür ederim. Kendim gelebilirim Emir bey" dedim, Demir’in gözlerinin içine bakarak. "Konumu atmanız yeterli. Akşam görüşürüz."

Telefonu kapattığımda, Demir’in gözlerindeki o tehlikeli şimşekleri net bir şekilde gördüm. Birkaç saniye boyunca aramızda sadece bakışların konuştuğu, sessiz ama yıkıcı bir savaş yaşandı. Ardından arkasını dönüp odasındaki stor perdeleri tek bir hareketle kapattı.

Aramıza çekilen o siyah perde, akşam yaşanacak fırtınanın sadece habercisiydi.

Mesai saatinin bitimine doğru telefonuma düşen bildirim sesiyle irkildim. Ekranda beliren isim yine kalbimin ritmini altüst etti.

Demir Arslan:Gideceğin mekanın konumunu at.

Sertçe yutkundum. Parmağımı klavyede gezdirirken içimdeki o dikbaşlı taraf hemen şaha kalktı.

İnci:Neden? Kişisel hayatım olduğunu söylemiştim

Yanıt birkaç saniye içinde, aynı soğuklukla geldi.

Demir Arslan:Sorgulama İnci. Şirketin bir çalışanısın ve rakip firmanın sahibiyle dışarı çıkıyorsun. Güvenliğin ve şirketin gizliliği benim sorumluluğumda. Konumu gönder.

Ekrana bakıp acı bir tebessüm ettim. Güvenlikmiş... Şirket gizliliğiymiş... Beni kontrol altında tutmak için ne bahaneler üreteceğini şaşırmıştı. Bir an için atmamayı düşündüm. Hatta 'Atmayacağım' diye yazıp silmiştim bile. Ama sonra onun benim üzerimdeki bu 'nasıl olsa atamaz, bana karşı gelemez' ya da tam tersi 'korkudan gizleyecek' düşüncesini yıkmak istedim. Gizleyecek hiçbir şeyim yoktu.

Şirketten çıkıp taksiye bindiğimde, Emir’in attığı restoranın konumunu Demir’e ilettim. Altına hiçbir şey yazmadım. Sadece konumu gönderip telefonu çantama attım.

...

Restorandaki yemek şaşırtıcı bir şekilde oldukça keyifli geçmişti. Emir, Demir’in aksine son derece kibar, insanı sıkmayan ve üzerimde baskı kurmayan bir adamdı. Yemek boyunca işten çok az bahsetmiş, daha çok günlük hayattan konuşarak kafamı dağıtmamı sağlamıştı.

"Eee," dedi Emir, kadehini masaya koyarken. "Sadece bir iş yemeği olarak kalmasın bu gece. Yakınlarda harika bir canlı müzik mekanı var. Biraz içip stres atmaya ne dersin?"

Normale kalsa reddederdim ama içimdeki o baskılanmış, gün boyu Demir’in o boğucu varlığıyla ezilmiş kadın özgürleşmek istiyordu. Demir'in boynuma bıraktığı o yakıcı izi zihnimden silmek, o yangını söndürmek istiyordum.

"Olur," dedim gülümsüyerek. "Çok iyi gelir."

Mekana geçtiğimizde ortamın enerjisi ve yüksek müzik bir anda başımı döndürdü. Peş peşe gelen kokteyller, zihnimdeki o ağır düşünce bulutlarını dağıtmaya başlamıştı. Emir alkol konusunda son derece kontrollüydü, bardağını ağırdan alıyordu ama ben... Ben kaçmak istedikçe daha çok içtim. İçtikçe başım dönmeye, kahkahalarım daha da yüksek çıkmaya başladı.

O Sırada - Demir Arslan

Demir, holdingteki masasında oturmuş, önündeki açık konum takip ekranına bakıyordu. İnci’nin gönderdiği konumu canlı olarak izliyordu. Restoranda oldukları süre boyunca odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürümüş, öfkesinden kendi kendini yemişti.

Tam kafasında 'Yemek bitti, birazdan kalkarlar' diye düşünürken, haritadaki mavi noktanın hareket ettiğini gördü. Taksidelerdi. Birkaç dakika sonra mavi nokta bir restoranın değil, şehrin en popüler ve gürültülü kulüplerinden birinin önünde durdu.

Demir gözlerini ekrana dikti. Çenesindeki kaslar seğirdi.

"Ne alaka lan şimdi?" diye fısıldadı karanlık odada. Sesi tehlikeli bir mırıltı gibi çıktı. "Eğlence mekanı mı? Gecenin bu saatinde?"

İçindeki o kıskançlık canavarı iplerini kopardı. Resmen kızı iş yemeği adı altında kulübe götürmüştü Emir. Demir masanın üzerindeki araba anahtarını kaptığı gibi odadan fırladı. İçine sinmiyordu. O adama güvenmiyordu. İnci’nin o adamın yanında alkol alıyor oluşu düşüncesi bile beynini yakmaya yetmişti.

...

Mekanın kapısından içeri girdiğinde yüksek bas sesleri ve loş ışıklar Demir’in yüzüne çarptı. Bakışları tek bir saniyede, barın hemen yanındaki yüksek masada duran iki kişiyi buldu.

İnci, ayakta durmakta zorlanıyor, kahkahalar atarak Emir’in koluna tutunuyordu. Yanakları kızarmıştı, gözleri süzülmüştü. Emir ise gayet ayık bir şekilde onu düşmesin diye belinden destekleyerek tutuyordu.

Demir’in gözü o an karardı. Aralarındaki mesafeyi dev adımlarla kapattı ve sert bir hamleyle İnci’yi Emir’in tutuşundan çekip kendi göğsüne doğru aldı.

İnci ne olduğunu anlamadan sarsıldı, başını kaldırıp ona baktığında sarhoş bir tebessüm yayıldı yüzüne. "Aaa... Demir Bey? Siz... siz de mi buradaydınız?"

Demir ona bakmadı bile, gözleri doğrudan Emir’e kilitlenmişti. İçindeki öfke yanardağ gibi patlamaya hazırdı.

"Bu ne demek oluyor Emir?" dedi Demir, buz gibi, her an birini mahvedecekmiş gibi duran bir sesle. "Çalışanlarımızla gecenin bir yarısı, iş dışında eğlence mekanlarında mı geziyorsunuz artık? İş ahlakın bu kadar mı düştü?"

Emir hiç istifini bozmadı. Ellerini ceplerine sokup hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki meydan okuma netti.

"Relaks ol Demir," dedi sakin bir sesle. "İşimiz bitti, biraz eğlenmek istedik. İnci bir robot değil, senin kölen hiç değil. Kızın biraz nefes almaya ihtiyacı vardı, ben de ona eşlik ettim. Burada uygunsuz bir şey yok."

"İnci’nin neye ihtiyacı olduğuna sen karar veremezsin!" dedi Demir, adımını daha da sıkılaştırarak. "O benim şirketimin sorumluluğunda. Ve şu haline bak... kızı ne hale getirmişsin!"

"Ben kimseyi zorlamadım," dedi Emir, sesini biraz sertleştirerek. "İnci gayet eğleniyordu. Sen gelip yine o gölgeni üzerimize düşürene kadar."

"Uzatma Emir," diye gürledi Demir, İnci'yi daha da kendine çekerek. "Bir daha benim çalışanlarımla bu tarz sınırları aşan samimiyetler kurduğunu görmeyeceğim. Şimdi çekil yolumdan."

"Demirrr..." diye fısıldadı İnci, başı Demir'in göğsüne düşerken. "Çok... çok başım dönüyor..."

Demir, Emir'e son bir ölümcül bakış fırlattıktan sonra İnci’yi belinden kavradı ve neredeyse kucağına alırcasına mekândan dışarı çıkardı. Emir arkalarından sadece bakmakla yetindi, durumu daha fazla tırmandırmak istememişti.

Arabanın ön koltuğuna İnci’yi zorlukla oturttu Demir. Emniyet kemerini bağlarken İnci’nin nefesinden yayılan alkol kokusu ve onun o çaresiz, sarhoş hali Demir’in öfkesini vicdan azabına dönüştürüyordu.

Yol boyunca İnci sürekli mırıldandı, başını cama yasladı. Demir arabayı süratle İnci’nin evine doğru sürdü. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki çenesi ağrımıştı.

Direksiyonu sertçe kırıp sokağa saptığı sırada, İnci aniden başını camdan kaldırıp Demir’e doğru döndü. Bakışları bulanıktı, dili ağırlaşmıştı ama gözlerindeki panik son derece gerçekçiydi.

"Demir... Dur," dedi, eliyle torpido gözüne vurarak. "Eve gitmiyoruz, saçmalama."

Demir gözlerini yoldan ayırmadan kaşlarını çattı. "Saçmalama İnci, bu halde seni başka nereye götüreceğim? Evine gidiyorsun."

"Hayır!" İnci kolunu hırsla çekip geriye yaslandı, ardından sarhoşluğun verdiği o filtresiz ve dobrasız halle söylenmeye devam etti. "Babam beni bu halde görürse ağzıma sıçar, anlamıyor musun? Ev falan olmaz... Yemin ederim kapıdan adım attığım an infazımı verir."

Demir sıkıntıyla derin bir nefes verdi, direksiyondaki parmak boğumları beyazladı. "İnci, gecenin bir köründe nerede kalacaksın başka?"

"Beni otele götür," dedi İnci, başını tekrar cama yaslarken sesi iyice kısıldı. "Herhangi bir otel olur... Ama eve götürme. Lütfen."

Demir dikiz aynasından arkadaki yola baktı, ardından vitesi değiştirip arabayı evin olduğu caddeden çıkararak sahil yoluna doğru kırdı. Çenesindeki kaslar hâlâ gergindi ama başka çaresi kalmamıştı.

Demir, sahil yolundaki butik otelin tabelasını gördüğünde dikiz aynasından İnci’ye baktı. Kızın başı tamamen yana düşmüş, kendinden geçmiş gibi mırıldanıyordu. O halde bir otel resepsiyonundan geçip odaya girmesi, Demir’in içindeki o koruma güdüsünü tamamen şahlandırdı. Bir an bile tereddüt etmeden direksiyonu kendi evine doğru kırdı.

Arabadan indiğinde İnci’yi kucağına aldı. Asansörle rezidansın en üst katına çıktıklarında, cebinden çıkardığı kartla kapıyı açıp içeri girdi. Evin içi karanlık ve sessizdi. Demir onu doğrudan yatak odasına götürüp kendi geniş yatağının üzerine yavaşça bıraktı.

İnci’nin ayakkabılarını çıkarırken kızın midesinin bulandığını, inlediğini fark etti. Onu hemen banyoya taşıdı. İnci klozetin önüne çöktüğünde Demir arkasına geçip saçlarını geriye topladı. Banyodaki ıslak havluyla yüzünü, boynunu nazikçe sildi. Mutfağa geçip hazırladığı Ilık limon suyu içirmeye çalıştı, yüzünü defalarca soğuk suyla yıkadı. İnci’yi tamamen kendine getirene, o sarhoşluğun ağır sisini dağıtana kadar başında bir an bile ayrılmadan bekledi.

Sonunda İnci’yi tekrar kendi yatağına yatırıp üzerini örttü.

......

Aradan geçen bir saat sonra, şakaklarımdaki zonklamayla gözlerimi açtım.

Üzerimdeki hafif sersemliğe rağmen nerede olduğumu anlamam birkaç saniyemi aldı. Burası Demir’in kokusunu taşıyan, onun o sadelik ve güç kokan yatak odasıydı. Yavaşça yataktan doğrulup oturdum. Alkolün sisli etkisi geçmiş, yerini derin bir utanç ve ağır bir baş ağrısına bırakmıştı.

Yataktan çıkıp yavaş ve tereddütlü adımlarla salona doğru yürüdüm.

Salon loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Demir, devasa camın önündeki deri koltukta oturuyordu. Üzerindeki gömleğin ilk birkaç düğmesini açmış, kolları dirseklerine kadar kıvırmıştı. Elindeki ufak viski bardağındaki buzları hafifçe sallayarak dışarıdaki şehir ışıklarını izliyordu.

Ayak seslerimi duyduğunda başını çevirmedi bile.

"Ayıldın mı?" dedi. Sesi gecenin sessizliğinde yorgun ama sarsılmaz bir tonla yankılandı.

Mahcubiyetle boğazımı temizledim, darmadağın olmuş saçlarımı geriye ittim.

"Ben... Gecenin bu saatinde sizi de uğraştırdım. Kusura bakmayın Demir bey. Gerçekten..."

Üzerimi düzeltip çantamı masanın üzerinden aldım. Bakışlarımı ondan kaçırarak kapıya doğru yöneldim.

"Ben artık gideyim. Taksi çağırırım."

Demir elindeki bardağı masaya bıraktı ve oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Aramızda ki mesafeyi ağır adımlarla kapatırken gözleri tamamen üzerimdeydi.

"Saçmalama," dedi sert ama kısık bir sesle. "Gecenin köründe, bu halde seni tek başına dışarı salacak değilim."

"Gidebilirim, iyiyim ben—"

"Burada kalıyorsun," diye kesti sözümü, tavizsiz bir tavırla. "Ben salonda uyurum. Sen yatak odasında yat."

Bir adım atıp ona itiraz edecek oldum ama Demir’in tam önümde durmasıyla kelimeler boğazıma tıkandı. Aramızdaki mesafe bir anda yok olmuştu. Üzerinden yayılan o ağır parfüm ve viski kokusu, zihnimde saatler önce boynuma kondurduğu o yakıcı öpücüğün izini yeniden alevlendirdi.

Gözlerimiz birbirine kilitlendi. Salondaki o ağır sessizlikte sadece ikimizin düzensiz nefesleri duyuluyordu. Gözlerindeki o saklamaya çalıştığı, kor gibi yanan tutku ve kırgınlık tam kalbime saplandı.

O an... Bütün o gurur savaşları, aramızdaki engeller ve mantığımın sesi bir anda sustu.

Parmak uçlarımda yükselerek elimi onun ensesine attım ve kendimi tutamayarak doğrudan dudaklarına yapıştım.

Dudaklarım onun dudaklarına temas ettiği an, salondaki zaman tamamen durdu.

Aylardır içimde biriken o kırgınlık, öfke ve adı konulamaz çekim tek bir hamlede patlamıştı. Demir bir anlık şaşkınlıkla duraksasa da, saniyeler içinde elindeki viski bardağını masaya bırakıp iki eliyle belimi kavradı. Beni kendine öyle sert bir şekilde çekti ki, nefesim göğsünde tıkalı kaldı.

Öpüşümüz sakin değildi; ikimizin de içindeki o gurur savaşının patlaması gibiydi. Parmaklarım onun ensesindeki saçlara dolanırken, Demir’in nefesi tenimi yakıp geçiyordu. Beni tamamen kendi çekim alanına hapsetmişti.

Ancak Demir, beklenmedik bir hareketle ellerini omuzlarıma koyup beni yavaşça ama kararlı bir şekilde geriye doğru itti.

Aramıza giren o birkaç santimlik mesafede ikimiz de soluk soluğaydık. Demir’in gözlerindeki o karanlık tutku, yerini ağır bir kontrol çabasına bırakmıştı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu.

"İnci..." dedi, sesi boğuk ve pürüzlüydü. "Alkolün arkasına sığınarak yapma bunu."

Gözlerimin içine baktı; bakışlarında beni zayıf düşüren ama aynı zamanda korumaya çalışan o karmaşık ifade vardı.

Aramıza giren o birkaç santimlik mesafede ikimiz de soluk soluğaydık. Demir’in gözlerindeki o karanlık tutku, yerini ağır bir kontrol çabasına bırakmıştı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu.

"Yarın uyandığında, bu gece yaptığın şey yüzünden benden nefret etmeni istemiyorum. O ilk birlikte olduğumuz gecenin sabahındaki gibi benden kaçıp gitmeni istemiyorum artık. Şimdi git ve uyu."

Sözleri salonda bir yıldırım gibi patladı. İlk gecemiz... O sabah uyanıp korku ve utanç içinde eşyalarımı toplayıp kaçışım, ikimizin de zihnine kazınmış en büyük yaraydı. Demir o yarayı tam ortasından kanatmıştı.

Olduğum yerde kaldım. Adımlarım kilitlendi. Gitmem gerekiyordu, mantığım 'arkana bakmadan kaç' diye çığlık atıyordu ama kalbimdeki o yangın bütün mantığımı kül etmişti. Kaçmayacaktım. Bu kez hiçbir şeyden kaçmayacaktım.

Demir derin bir nefes alıp arkasını dönmeye yeltendiği an, içimdeki o dikbaşlı ve tutkulu taraf kontrolü tamamen ele geçirdi.

"Kaçmıyorum Demir..." diye fısıldadım.

Geri çekilmesine izin vermeden parmak uçlarımda yükseldim, iki elimle yüzünü kavradım ve sertçe kendime çekerek yeniden dudaklarına yapıştım.

Demir’in bütün o çelikten iradesi, dudaklarımın temasıyla bir anda tuzla buz oldu. Boğazından kopan kısık bir inlemeyle belimi kavradı ve beni tamamen kendi bedenine yasladı. Artık ne mantığın, ne aramızdaki engellerin, ne de geçmişin pişmanlıklarının bir önemi vardı. Sadece onun tenimi kavuran nefesi ve ikimizi de yutmaya hazır o kontrolsüz tutku kalmıştı.

Beni kucağına aldığı an, dünyayla aramızdaki bütün bağlar koptu. Bir elim fırtınalı saçlarının arasında kaybolurken, diğeri boynuna sıkıca dolandı. Göğsüm, onun ritmik ve hızlı nefesleriyle inip kalkan sert göğsüne kenetlenmişti. Salonun sehpasında yarım kalan viski bardağı ve pencereden süzülen şehrin loş ışıkları birer silüet gibi geride kaldı.

Beni yatak odasının karanlığına taşıdığında, adım atmayı bıraktığı ilk an sadece birbirimizin soluklarını dinledik. Yatağın kenarına bıraktı beni ama bir milim bile uzaklaşmadı. Dizleri dizlerime temas ediyor, teninden yayılan o tanıdık sandal ağacı ve viski kokusu zihnimi başımdan alıyordu.

Elleri belimdeki kumaşı sıyırıp çıplak tenimle buluştuğunda, parmak uçlarının yaktığı her noktada bir ürperti dalgası yayıldı. Parmakları sırtımda bir hat çizerek yukarı çıkarken, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadı. O bakışlarda sadece arzu yoktu; aramızdaki o kırgınlığın, gururun ve sustuğumuz her günün biriktirdiği o ağır özlem vardı.

"Kaçmayacaksın, değil mi?" diye fısıldadı yeniden. Sesi bir fırtınanın hemen öncesindeki o ağır sessizlik gibi pürüzlüydü.

Cevap vermek yerine dudaklarımı tekrar onun sıcacık boynuna gömdüm. Tenine dokunduğum her yerde Demir’in kontrolünü biraz daha kaybettiğini hissedebiliyordum. İki eliyle saçlarımı kavrayıp başımı geriye eğdi, dudakları önce çeneme, ardından kavurucu bir sıcaklıkla dudaklarıma kapandı. Bu defaki öpüşü daha derindi; hem iyileştiren hem de yok eden cinsten...

Gecenin karanlığı odanın içine çökerken, aramızdaki her bir engeli, kıyafetleri ve ikimizin arasına ördüğümüz o soğuk duvarları tek tek üzerimizden atıp kenara bıraktık. Demir’in iri elleri tenimde gezindikçe, içimde taşıdığım o soğuk ve kimsesiz his yerini yakıcı bir sıcaklığa bıraktı. Dokunuşları sert görünüşünün aksine inanılmaz derecede sakınan, ama bir o kadar da hükmeden bir tutkuya sahipti.

Beni yatağın yumuşaklığına çekip üzerime eğildiğinde, bakışları tenimin her santiminde alev gibi gezindi. Eğilip dudaklarını göğsüme bastırdı; nefesi tenimi yakarken göğüs ucumu kavrayan o sıcak, ıslak dokunuşu vücudumdan geçen sarsıcı bir elektrik dalgası yarattı. İçimden kopan kısık bir iç çekiş odanın sessizliğini bölerken, parmaklarım Demir’in geniş omuzlarına, saçlarının arasına hırsla dolandı.

Dudakları ve dili tenimde iz bırakarak ilerlerken, kontrolünü tamamen kaybettiğini belimdeki parmaklarının sertleşen baskısından anlıyordum. Boynuma doğru tekrar yükseldiğinde, dudakları kulağımın hemen altına hizalandı. Sesi boğuk, kesik ve tamamen pürüzlüydü:

"Bu defa durmam..." dedi, nefesi tenimi yakarken. "Bana ait olduğunu hissetmeden durmam İnci."

Cevap vermeme fırsat vermeden dudakları tekrar dudaklarıma kapandı. Bu defa yumuşak değildi; sert, talepkar ve bütünüyle hükmeden bir ritimle hareket ediyordu. Kalçalarımı kendine daha da yakınlaştırıp beni kendi bedeninin altına tamamen hapsettiğinde, odayı sadece ikimizin düzensiz solukları ve odanın karanlığında yankılanan ten teması doldurdu.

Bedenlerimiz birbirinin içinde erirken, ne kaçacak bir yer kalmıştı ne de saklanacak bir gurur. O gece, fısıltıların ve tenimizdeki sarsıcı dokunuşların arasında, birbirimizin sıcaklığına tamamen teslim olduk...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.