İnsan, kandırıldığını öğrendiği anı unutmaz.
Ben de unutmadım.
Yıllar geçmesine rağmen bazı anların insanın zihninde neden bu kadar canlı kaldığını hâlâ anlayamıyorum. Bir koridorun soğuk floresan ışığı, aceleyle çarpılan bir kapının yankısı, hiç tanımadığın bir adamın yüzündeki o keskin, acımasız öfke… O zamanlar bu detayların hiçbiri benim için bir anlam ifade etmiyordu. Sadece karmaşık bir hastane koridorunun gürültülü, tesadüfen şahit olduğum yabancı bir hayatın en karanlık karesiydi.
Henüz yirmi dört yaşındaydım. Hayatın insanı ne kadar ustalıkla yanıltabileceğini, masum bir gülüşün ardında ne tür uçurumlar saklandığını henüz bilmiyordum. Birinin gözlerinin içine bakıp onun hakkında doğruyu gördüğünü sanmanın ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu da. Daha kötüsü, insanın bazen gerçeği bulamadığı için değil, gerçeği görmek istemediği için kandığını idrak edemeyecek kadar tecrübesizdim.
Beş Yıl Önce
Hastanelerden her zaman nefret ettim. Beyaz duvarların o steril ve boğucu sessizliği, ağır ilaç kokusu, koridorlarda yankılanan ve insana her an kötü bir haberin geleceğini fısıldayan o telaşlı ayak sesleri… Her şey ruhumu daraltıyordu. O gün orada olmamın tek sebebi ise kendim değildim; hayattaki en değer verdiğim insanlardan biri, liseden beri her sırrımı paylaştığım Derya’ydı. Hamileliğinin ilk haftalarındaydı ve tedirginliği, heyecanı birbirine karışmıştı. Tek başına doktora gitmeye cesaret edemediği için sabahın erken saatlerinde beni de peşinden sürüklemişti.
Doktorun odasından çıkalı henüz birkaç dakika oluyordu. Derya elindeki yeni ultrason dosyasına bakarak sevinçle, durmaksızın bir şeyler anlatıyor, ben de onun bu saf mutluluğuna tebessümle eşlik ediyordum.
“İnci, hâlâ inanamıyorum,” dedi, parmakları titriyordu. “Duydun mu doktoru?”
“Neyi?” diye sordum, önümüzden geçen aceleci bir hemşireye çarpmamak için onu hafifçe kenara çekerken.
“Bebeğin kalp atışını.”
Gülümsedim. “Doktor zaten odada uzun uzun anlattı, Derya.”
“Hayır ama… Sadece bir ses değilmiş o, İnci. Gerçek bir hayat.” Koluma daha sıkı sarıldı, gözleri dolmuştu. “Gerçekten bir bebeğim var.”
Gülerek başımı salladım. “Onu anladık canım, sabırsız anne.”
Tam o sırada, koridorun diğer ucundan, kalabalığın uğultusunu kesip bıçak gibi saplanan sert bir erkek sesi ikimizin de adımlarını dondurdu.
“Benimle burada, böyle bir yerde bu konuyu konuşamazsın.”
Ses yüksek değildi. Bağırmıyordu. Ama öyle buz gibi, öyle kontrol altındaydı ki, kelimeler asılı kaldığı yerde havayı donduruyordu.
Derya’nın kolumdaki eli aniden gevşedi. İkimiz de istemsizce sesin geldiği yöne döndük.
Geniş koridorun köşesinde, mermer sütunun hemen önünde bir adam duruyordu. Uzun boyluydu, üzerindeki koyu renk, yakası hafif açık gömlek geniş omuzlarını kusursuzca sarıyordu. Yüz hatları o kadar keskin ve sertti ki, bulunduğu ortamın bütün sıcaklığını tek bakışıyla emmiş gibiydi. Karşısında ise başını öne eğmiş, gözleri ağlamaktan kamp kurmuş gibi kızarmış genç bir kadın vardı.
“Demir, lütfen beni dinle,” diye yalvardı kadın, sesi titriyordu. “Sadece… Seni kaybetmekten korktuğum için…”
Adamın çenesi öfkeyle kasıldı. Yüzündeki kasların gerilişi metrelerce uzaktan bile fark ediliyordu.
“Dinliyorum,” dedi adam, sesindeki tehlikeli sakinlikle. “Anlat bakalım. Ne zamandır böyle bir şey var?”
Kadın sustu. Boğazına düğümlenen kelimeleri yutmaya çalıştı ama başaramadı. Adam birkaç saniye onun gözlerinin içine baktı; o bakışta ne acıma vardı ne de merhamet. Sadece affedilmez bir ihanetin ağırlığı.
“Ne zamandan beri hamilesin?” diye sordu adam, sabrının son sınırındayken.
Kadının gözlerinden yaşlar birer birer süzüldü. Dudakları titreyerek mırıldandı:
“Değilim.”
O bir anlık sessizlik, koridordaki tüm sesleri yuttu sanki. Derya’nın yanımda nefesini tuttuğunu duydum. Ben de öylece kalakalmıştım.
Adamın yüz ifadesi bir milim bile değişmedi; sanki duyduğu şey onu şaşırtmayacak kadar beklediği ama yine de midesini bulandıran bir gerçektendi.
“Ne?” dedi, buz gibi bir tonla.
“Ben hamile değilim,” diye fısıldadı kadın, artık saklayamayacağını anlayarak hıçkırıklara boğuldu. “Seni kaybetmekten öyle çok korktum ki… Başka türlü beni bırakıp gideceğini sandım.”
Adam başını hafifçe yana çevirdi. Bakışları bomboştu. “Bu yüzden mi beni buraya, bu hastaneye getirdin?”
“Çünkü… Çünkü bana uzaklaştığını söyledin.”
“Ve sen de beni ellerinde tutmak için hamilelik oyununa başvurdun.” Adamın sesi bizzat rüzgar gibiydi.
Kadın onun koluna dokunmaya çalıştı. “Demir, ne olur affet, seni çok seviyorum…”
Adam kolunu bir kez bile tereddüt etmeden, büyük bir sertlikle çekti. “Dokunma bana.”
Sesindeki o tiksinti ve öfke karışımı ton beni istemsizce ürvetti. Yanımdaki Derya’ya baktım; o da benim kadar rahatsız olmuş, tüyleri ürpermiş gibiydi.
“Ne kadar korkunç biri,” diye fısıldadım istemsizce.
Derya dudaklarını büzdü, yüzünü buruşturdu. “Gerçekten psikopat gibi duruyor. Uzak durmak lazım.”
Tam o sırada, adam sanki fısıltımızı duymuş gibi aniden başını kaldırdı. Keskin, koyu renk gözleri koridor boyunca kaydı ve doğrudan benim gözlerimle buluştu.
Sadece bir saniye sürdü. Ne o beni tanıyordu ne de benim onunla işim vardı. Ama o bakıştaki karanlık ve tavizsiz soğukluk, sırtımdan aşağı kaynar sular dökülmesine neden oldu. Gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
Derya çekiştirdi. “Hadi İnci, doktorun yazdığı vitaminleri alıp çıkalım buradan. Buranın havası bana iyi gelmedi.”
Başımı salladım. Arkamı dönüp onunla birlikte yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra hastanenin döner kapısından dışarı adım attığımızda, içerideki o kısa ama sarsıcı tartışma zihnimden silinmeye başlamıştı bile. O adamın kim olduğunu bilmiyordum, adını bile merak etmemiştim.
Beş yıl sonra hayatımın merkezine bir kasırga gibi döneceğini bilseydim, belki o saniyeyi hafızama kazırdım.
Üniversiteden mezun olalı aylar geçmişti. O rengârenk diploma heyecanı yerini, gerçeğin soğuk duvarlarına bırakmıştı; iş arıyordum. Özgeçmişimde uzun stajlar yoktu, büyük referanslar da. Sadece iki küçük staj ve kafamda dönen binlerce soru işareti vardı. Aynı pozisyon için başvuran diğer adayların özgeçmişlerini incelediğimde, kiminin yıllardır büyük şirketlerde piştiğini, kiminin ise sektöre yabancı olmadığını görüyordum. Ben ise sıradan bir mülakata girerken bile ellerimin terlediğini fark edecek kadar tecrübesizdim.
Yine de o pazartesi sabahı, şehrin en prestijli, adını her ekonomi dergisinin kapağında gördüğüm holdingin yüksek camlı binasının önünde dururken kendimi dimdik durmaya zorladım. İçeri adım attığımda, modern mimarinin büyüleyici ama bir o kadar da ürkütücü havası yüzüme çarptı.
Güvenlik bankosuna yaklaşıp adımı söyledim.
“İnci Yalın.”
Görevli ekrandan kontrol edip başını salladı. “Yirmi üçüncü kat. İnsan kaynakları yönlendirecek.”
“Teşekkür ederim.”
Asansöre bindiğimde midemdeki o tanıdık heyecan düğümü sıkıştı. Yirmi üçüncü kata ulaşıp kapılar açıldığında, karşılaştığım manzara hayal ettiğimden çok daha hareketliydi. Geniş, cam bölmelerle ayrılmış ofiste herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Telefonlar aralıksız çalıyor, yazıcıların sesi kulak tırmalıyor, şık takımlı insanlar ellerindeki dosyalarla koridorlarda hızlı adımlarla yürüyordu.
Ben ise elimdeki çantamın sapını parmaklarım beyazlayana kadar sıkıyordum.
“İnci?”
Adımı duyduğum yöne döndüm. Kırklı yaşlarında, dinamik ve güler yüzlü bir kadın bana doğru geliyordu.
“Ben Selin,” dedi elini uzatarak. “Yeni mentorun”
Gülümsedim, elimi uzattım. “Merhaba, ben de İnci.”
“Hoş geldin. İlk günün, heyecanlısın değil mi?”
“Evet, biraz heyecanlıyım.”
Selin tatlı bir kahkaha attı. “Biraz demene gerek yok, hepimiz ilk günümüzde buradan kaçmayı düşündük.” Masaların olduğu bölüme doğru yürürken anlatmaya başladı. “Önce sana genel sistemi ve departmanın işleyişini anlatacağım. Sonra üzerinde çalışman gereken birkaç temel dosyayı vereceğim.”
Selin gerçekten inanılmaz sabırlıydı. İlk birkaç saat boyunca kimden ne isteyebileceğimi, hangi raporların öncelikli olduğunu bıkmadan usanmadan anlattı. Ben de önümdeki ajandaya notlar aldım. Öğleden sonra masama bırakılan kalın, siyah bir dosyayı gösterdi.
“Şunları incele, özellikle son beş yıla ait bilanço notlarına dikkat et. Birazdan senden bir şey isteyeceğim.”
“Tabii ki, hemen bakıyorum.”
Aradan bir saat geçmemişti ki Selin tekrar masama geldi. Elinde bu kez çok daha ince, zarif ama bir o kadar da resmi duran siyah deri kaplı bir dosya vardı.
“Bunu Demir Bey’e acil olarak götürür müsün?” dedi.
Başımı kaldırdım. Kalbim anlamsız bir hızla atmaya başladı. “Demir Bey mi?”
“Evet, yönetim katındaki odasında. Masasının üzerine bırakıp çıkacaksın, beklemene gerek yok.”
Dosyayı uzattı. Parmaklarım uzanıp deri yüzeye değdiğinde, içime bir ürperti girdi.
Ayağa kalktım. Koridorda ilerlerken dosyayı göğsüme bastırmıştım. O gün şirkette duyduğum isimlerin hiçbiri henüz zihnime yerleşmemişti; Demir Bey de onlardan biriydi. Ta ki özel asansörle çıkılan yönetici katındaki o siyah kapının önüne gelene kadar.
Kapının üzerindeki mat altın renkli isimliği gördüm.
DEMİR ARSLAN
Elim havada kaldı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Derin bir nefes alarak parmaklarımı kaldırdım ve kapıyı iki kez tıklattım.
İçeriden tok ve net bir ses geldi.
“Gir.”
Kapının tokmağını çevirip içeri adım attım.
Ve anında nefesim kesildi.
Koyu renk, kusursuz kesim bir gömlek. Keskin, otoriter yüz hatları. Ve o buz gibi, insanı baştan aşağı süzen soğuk bakışlar.
Beş ay önce o hastane koridorunda hayatımı teğet geçen adam, şimdi masasının başında oturuyordu.
Parmaklarımın arasındaki dosya neredeyse yere düşecekti. Zaman o saniyede dondu; hastane koridoru, ağlayan o kadın, adamın sert ses tonu ve bana çevrilen o anlık bakış… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.
Demir Arslan.
Holdingin sahibi, bu devasa binanın zirvesindeki o adam. İlk kez adını o gün öğrendim ama etkisini daha o saniyeden ruhumda hissettim.
Bakışları üzerimde sabitlendi. Gözlerinde en ufak bir tanışıklık emaresi yoktu; o gün yüzüme şöylece bir bakıp geçen adam için ben sadece koridordaki kalabalık bir detaydan ibarettim.
“Dosya?” dedi, sesi o günkü kadar net ve mesafeliydi.
Yutkundum. Kendimi toplamak istercesine başımı salladım. “Şey… Selin Hanım gönderdi.”
Eliyle masanın boş bir köşesini işaret etti. “Masaya bırak.”
“Nasıl isterseniz.”
Adımlarımı kontrol etmeye çalışarak masaya doğru yürüdüm, siyah dosyayı bıraktım. Tam arkamı dönüp hızla kaçacakken, Demir Arslan dosyayı açtı ve ilk sayfadaki özgeçmişime göz gezdirdi.
Duruşu aniden değişti. Başını kaldırıp tekrar bana baktı.
“İnci Yalın.”
“Buyrun Demir bey,” diye mırıldandım sesimin titremesini engellemeye çalışarak.
Özgeçmişe bakmaya devam etti. “İki staj. Başka hiçbir şey yok.”
Sessiz kaldım. Haklıydı.
“Yeni mezunsun.”
“Evet.”
“Daha önce büyük ölçekli bir projede çalıştın mı?”
“Hayır, henüz fırsatım olmadı ama…”
Dosyadan gözlerini kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. O bakışta öyle bir ağırlık vardı ki, kendimi bir mahkeme salonunda sanabilirdim.
“Bu şirket yeni mezunların kendilerini bulması, stajyerlik hatalarını telafi etmesi için kurulmuş bir vakıf değil, İnci.”
Boğazım kurudu. “Anlıyorum.”
“İki staj yapmış olman burada hayatta kalmana yetmez,” dedi, sesini biraz daha alçaltarak ama her kelimeyi zihnime kazıyarak. “Burada çalışmak yetmez. Ne kadar hırslı olduğun ya da ne kadar çok çalıştığın da umurumda değil. Sonuç alırsın ya da gidersin.”
“Elimden gelenin en iyisini yapacağımdan şüpheniz olmasın,” dedim, içimdeki o ani isyan duygusuyla sesime biraz olsun güç vererek.
Bakışları bir anlığına yumuşar gibi oldu ama hemen ardından o maske tekrar indi. “Göreceğiz. Bir hata yaptığında başkasının düzeltmesini bekleyecek lüksümüz yok. Anlamadığın bir şey olursa sorarsın, ama aynı hatayı ikinci kez yaparsan bu masada kalamazsın.”
“Tabii ki,” dedim, ellerimin titremesini gizlemek için parmaklarımı avucumun içine bastırarak.
Dosyayı kapattı. “Çıkabilirsin.”
“Teşekkür ederim.”
Kapıya doğru yöneldim. Tam elim pirinç kapı koluna uzandığı an, arkamdan o derin, odayı dolduran ses bir kez daha seslendi.
“İnci.”
Duraksadım. Başımı omzumun üzerinden ona doğru çevirdim. “Efendim?”
Birkaç saniye boyunca yüzümü inceledi. Ne düşündüğünü, o zihnin arkasında ne fırtınalar koptuğunu anlamama imkân yoktu.
Sonra yalnızca, sessiz ama net bir tonda:
“İyi çalış,” dedi.
“Çalışacağım.”
Kapıyı çektim ve koridora çıktım. Kapı arkamdan kapanır kapanmaz derin bir nefes aldım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.
O adamı ilk gördüğümde onun hakkında verdiğim hükümde yanılmamıştım; O, hayatın yumuşatmayı başaramadığı, katı kurallardan ve buzdan ibaret bir adamdı. Sadece artık onun kim olduğunu, hangi masanın ardında hüküm sürdüğünü çok iyi biliyordum.
Demir Arslan.
Ve bundan sonra her sabah aynı binada, aynı havayı soluyacağım adamdı. O an bunu sadece zorlu geçecek stresli bir iş başlangıcı sanıyordum.
Meğer hayatımın en uzun, en acımasız ve en tutkulu hikâyesinin ilk sayfasını daha o saniyeden çevirmişim.