Görevi aldıktan sonra sadece bir kaç saat boyunca kendi odalarımızda dinlendik, ardından Naifite hepimizi uyandırdı.
Mytholowa'ya nerede bakacağımızı bilmiyordum, ya onu istasyonun sağladığı özel bir alana taşıyacaktık ya da gezegenlerin birine onu götürmemiz gerekecekti. Şuanda kalkış modunda olduğumuz için ekibimizin naçizane uzay gemisin tüm camları kapalıydı, o yüzden ne rotayı ne de istikameti göremiyorduk, Naifite'e sormak da üşendirici geliyordu, sadece odamda oturuyordum ve önümdeki monitörlere bakıyordum.
Görev ilerleyişinden Naifite ve yardımcısı Suisui sorumluydu. Her görev gibi, sadece bana verilen komutları uygulamam gerekiyordu. Rumlig Bistand Komisyonu'nun Krsail Ekibi'nin üyesi olmak zor bir sorumluluktu. Ve ben maalesef giderek ilgimi kaybediyordum. Ama yine de sürekli yardım etmek istiyordum, fazlaca üşensem, mayışsam, şikayet etsem fark etmez. Bir süre sonra tekrar içimdeki çok ilginç bir dürtü beni başka gezegenlere yardım etmeye zorluyordu. Sadece ekibin yazılımcısı değil aynı zamanda bana bazı öbür sorumluluklar yükleyen bir araştırmacıydım ya...
Acaba biyoteknolojim miydi beni bunu yapmaya iten? Beni böyle mi kodlamışlardı DNA'ma?
Ama kişiliğime DNA'm karar vermiyordu işte.
Katheringer, benim odama girdiğinde hemen başımı çevirip ona baktım, "Birşey mi oldu?"
Mavi saçlı kız, kapımın önünde tepkime neşeli, küçük düşürmeyen bir kahkaha attı. Ben de ona göz devirirken konuşmaya başladı, "Aaa!! Çok tatlı tepki verdin... Ne hoş..."
Kollarımı kavuşturdum ve hmph, diye bir ses çıkardım. O da bir kıkırdayıp yanıma bir sandalye çekti ve neredeyse tırmanarak oturdu, o sırada da kapı kendi kendisini kapattı. Üzerindeki pembe -kendisi tercih etti- formasıyla, ufacık boyuyla ve cıvıl cıvıl davranışlarıyla hiç de ekibimizin askeri gibi durmuyordu.
Onu gözlemlemeye devam ettikçe sürekli sol dirseğinin yanındaki sensörün çevresini kaşıdığını veyahut sessizce odamı incelediğini görebiliyordum. Muhtemelen birşey canını sıkıyordu, ve o canını sıkan şey de, yine muhtemelen, sakladığı sırlardan biriyle ilgiliydi. Onu pek sırlarıyla endişelenirken görmezdim, sır tutucu olsa bile kendini görmezden geliyordu zaten. Zannımca, güncel görevimizle ilgiliydi bu tepkisi. Sorumu nasıl soracağımı düşünürken onun o sessiz dudaklarını, meraklı ama tedirgin gözlerini, onun davranışlarına göre savrulan saçları ve en önemlisi bir tane sır dahi söylese anında patlayacak olan o sensörleri teker teker inceledim,
"Endişelendiğin şey, mevcut görevimizin senin tuttuğun bilgilerle ilgili olması mı?" cümle ağzımdan biraz daha garip çıkmıştı.
Lakin o anlamış olacak ki boynunu kırarcasına bana çevirmiş, şimdi o ilgili gözleriyle dimdik bana bakıyordu. Biraz gülümsedi ama hiç de manidar değildi benim için. Sesi biraz tiz çıktı karşılık verdiğinde, "Evet! Evet ondan..! Ama dur... Onu sana söyleyemem ki..."
"Söyle diyen de yok zaten. Mümkünse o çeneni kapalı tut Katheringer."
"... İyi birşey mi söyledin şimdi..?" kollarını kavuşturdu, ama sonra neşeli bir gülüş kaçtı dudaklarından, "Teşekkür ederim! Çenemi kapalı tutacağım... Ölene kadar istasyonun sakladığı sırları koruyacağım! Patlamayacağım!"
Kendimi tutamayıp benden kaçan kıkırtıları elimle gizledim, "Mhm. Sakın patlama Katheringer." Aslında durum biraz da trajikomikti çünkü cidden, her an içinde olduğu durum hiç de hafif değildi. Yanlışlıkla yanlış bir kelime söylese, bir kelimenin başını söylese anında bir sensörü patlayabilir, etraf kan gölü ve biz de harap olabilirdik, en azından tekrar konuşamayacak kadar harap.
Ardından, bir anda uzay gemisinin felaket şekilde sarsılmasıyla masama tutunmaya çalıştım, direkt pencereye baktım. Cam tamamen açılmıştı ve bu da içerideki yer çekimini azaltıyordu. Üstüne üstlük muazzam bir hızda hareket etmemiz de burnumun içine acımsı uzay kokusuyla karışık biyodizel kokusunu dolduruyordu.
Masaya tutunmayı bıraktım çünkü artık masa da havada süzülüyordu, yine de hareket halinde olmamızdan kaynaklı odamın sol tarafına hafif ama kesinlikle hücum ediyordu herşey. Kız ne yapıyor diye bakmak için Katheringer'a döndüğümde onun gayet hâlinden memnun, uçarken kanat çırptığını görüyordum.
İyiden iyiye hızlanmıştı uzay gemisi, bu sebeple sert şekilde duvara çakıldım. Oksijene ihtiyaç duysaydım tüm bu süreç hiç de hoş olmazdı ama bu demek değildi ki şuan hoştu. Duvara çakıldım ve bu sefer de ters tarafa uçmaya başladım. Kendimi duvara sabitleyebileceğim kayışlı koltuğa uzanmaya çalışırken aniden camlar kapandı ve ben de yaklaşık iki saniye sonra yere çakıldım. Başım felaket ağrırken midem de allak bullak olmuştu.
Ardından Katheringer yanıma, ondan sonra da monitörüm üzerime çakılınca bıkkın bir inilti çıkardım. Kız zevkten dört köşe olmuş gibi sevinç naraları atıyordu. Kalkmaya hazırlanmaya başladım, odamın kapısı yavaşça açıldı ve kapının ötesinden ciddi suratlarıyla Naifite ve Suisui, cilveli suratıyla da Phaxsi bize baktı, "Nusia monitörle aşk yaşıyor~!" diye duyurunca monitörü üstümden atıp Phaxsi'ye yürümeye yeltendim ama yerçekimine hâlâ alışamadığımdan ben daha dik duramadım ve bacaklarım beni yere iflas etti. Naifite kollarını kavuşturup, "Nihayet ulaştık." diye durum bildirdi, "Sonlarda biraz hızı artırmak gerekti, kusura bakmayın. Ama camları Phaxsi kendisi açtı."
Katheringer ise mutlu mutlu, ve kolaylıkla ayağa kalkıp bana yine asker olduğunu hatırlattı, "Phaxsi! Phaxsi!!! Çok güzel uçtum!!!"
O da "Mhm, bilmez miyim canım benim..." diyerek Katheringer ile olan ebeveyn-çocuk ilişkisine ayak uydurdu. Sonunda ayağa kalkmayı anca başarabildim.
Sıralı bir edayla uzay gemisini kapısından ve aşağı uzanan merdivenlerinden terk ettik. Geldiğimiz yerin devasa istasyonun bir kısmı olduğunu duvardaki Kirial Uzay İstasyonu'nun simgesinden anladım. İçimde bir öğürme isteği vardı, hiç toleransım yoktu iniş ve kalkış anlarında uzay gemisinin attığı deparlara. Diğer üçü devam ederken kendimi duvara yasladım ve ağzıma yumruğumu bastım, ama ağzımdaki ekşiliğe daha fazla engel olamadım ve tekrar yürümeye başladım. Kafamı dağıtmaya çalışıyordum, ama nafileydi. Tam yere kusacakken arkamdan önüme uzanan bir kağıt poşet ağzımdan akın eden iğrenç sarı sıvıyı yakaladı. Kendimi bıraktım, ve bütün midem boşalana kadar Phaxsi'nin arkamdan uzattığı torbaa kustum.
Benim işim bitince değişmeyen bir gülümsemeyle torbanın ağzını bağladı koridor odasının köşesindeki çöp kutusuna fırlatırcasına attı. Ben tam onun bu âdetine teşekkür edecekken ağzımı silip bana hızlıca su içirdi ve kolumdan tutarak tekrar bizi diğerlerine ayak uydurdu.
Naifite, arkasında bizlerle odalardan geçti, geçti ve sonunda biz diğerlerine kıyasla biraz daha büyük bir kapıya ulaştık. Kapının üstündeki evrensel kurumların diline göre yazılmış bir yazıyı gösteren led ışıklara baktım ve bu odanın bir şekilde "Harici Kullanım"la ilgili olduğunu gördüm. Bu tarz odaları daha önce istasyonda bulunurken görmüştüm, acayip büyük olan odalar oluyordu bunlar genellikle, "Bizi ötede Mytholowa'nın bizzat kendisi mi bekliyor." diye sordum. Suisui at kuyruğunu düzelttikten sonra başıyla onayladı, "Bu odayı biraz büyük bir sedye gibi düşünebilirsin... Bizi de sedyenin üzerindeki karıncalar olarak."
Naifite yavaşça kapıyı, göğsündeki kart ile açtı ve önden o, ardından da Katheringer'ın beni ittirmesi üzerine ben girdim. Ama kesinlikle karşılaştığım manzara hiç de her gün görebileceğin türden değildi.
Öncelikle, tam karşımda öylece yatan kişi bana nispeten öyle devasaydı ki, neredeyse tam karşımda olan ellerine baktığımda, kendimi onun parmak boyundan belki biraz daha küçük buluyordum. Adamın tüm vücudunu görmek için hiçbir yerimi oynatmadan boynumu yapabildiğim kadar sağdan sola döndürmem gerekiyordu, bulunduğum yerden ayaklarını bile biraz puslu görüyordum.
Tedirgince biraz yukarı doğru adım atıp kafasına baktım, kısa lacivert saçları vardı ama yüzünü göremiyordum, ne kadar zıplarsam zıplayayım ya da birisinin üstüne çıksam da görüneceğini düşünmüyordum. Ama çokça zarif yatıyordu, nefes alışı o kadar hafifti ve elleri öyle düzgündü ki, yüzünün hiç de yaşlı durmadığına emindim, sadece kollarının bazı kısımlarında küçük kraterler gibi duran bazı yaralar ve etkisini çoğunlukla kaybetmiş olanlar vardı. Kıyafetlerini incelemeye yeltendim ama onların bile kolları ve gövdesinin yan tarafları hariç çoğunu göremiyordum.
Beyaz ve mavi renkten ince kumaşlar dirseğine kadar kollarını örtüyordu, kollarındaki yaraları daha da dikkatlice incelerken onların kaynağı kafama dank etti: O yaraların hepsi, Mytholowa tam formundayken ona çarpan uzay cisimleri yüzündendi. Wi, oldukça tehlikeli konumda bir gezegen olduğu için ona asteroid çarpması şaşılası değildi, Mytholowa'nın görevi de onlara engel olmaktı zaten. Bu adamın kendisine ait bir yerçekim kuvveti olması bile muhtemeldi. Bir de şu anki boyutunun büyüklüğüne şaşıyordum! Bu hiçbir şeydi aslında onun gerçek ihtişamına göre. Kafamı iki yana sallayıp diğerlerinin yanına döndüm, kimin bilmediğim bir şeyi yapma görevini üstleneceği ile ilgili birşeyler tartışıyorlardı.
Katheringer beni görünce işaret parmağıyla beni gösterdi ve, "Nusia yapsın nasılsa ilgili duruyor!" diye haykırdı.
Bu ani paslama tarafından kafam karıştı, diğerlerine dönerek, "Şey... Ne yapacağım ki." diye sordum monotonca. Naifite şakağını tek eliyle ovdu ve bıkkınca cevapladı.
"Kimin Efendi Mytholowa'nın nabzını ölçeceğini tartışıyorlar ama ona yaklaşmak istemiyorlar. Ve benim de yaklaşmamı istemiyorlar."
Suisui araya girdi, "Aa, hayatta olmaz Naifite! Ya yanlışlıkla ezilirsen?"
Phaxsi tek elini beline koydu ve sakince fikir belirtti, "Suisui de Naifite kadar önemli olduğu için onun da çıkmasını istemiyoruz. Katheringer ise bu konu için... Fazla cücükçe bir boya sahip. Ben aslında yanımdaki kabloları tırmanış aracı olarak kullanırdım ama şu Efendi'yi delip deşmek olmaz yani... O yüzden bir ikileme düştük, görüyorsun..."
Bir süre sessiz kaldım. Onlar da korkuyordu ama ben korkmuyor değildim ya. Hâlâ biraz şaşkınlık hâlindeydim ve bu duyguları sadece o uyurken yaşıyorsam o uyanınca felaket korkardım sanırım. Yanımıza uçuş ekipmanları veya kompakt boyda hareket edebilen zeminlerden alsaydık belki yardımı dokunurdu ama bu iş için onları kurmaya değmezdi. Bakışlarımı nihayet yerden kaldırdım ve Phaxsi'ye baktım, "Senle ben halledelim bence. Hem nabız dediğin şeyi bilekten de ölçebiliriz."
Phaxsi bir anlığına yere baksa da yine de başıyla beni onayladı ve diğerlerine iki parmağıyla asker pozu çektikten sonra bana yetişti, Mytholowa'nın sağ koluna kadar yürüdük.
Biraz garipti, garipti çünkü hiç benden 50~100 kat falan büyük bir adamın nabzını ölçmemiştim. Yavaşça bileğine ulaştım ve tek elimi oraya yasladım, ama hiçbir şey duyamadım. Bu sefer direkt kendimi bileğine yasladım ve birşey hissetmeye çalıştım. Ama gelen basınç o kadar ufak hissediliyordu ki sayamıyordum, o şey kendi nabzım bile olabilirdi çünkü daha doğrusu hiçbir şey yoktu. Phaxsi'ye bakıp başımı iki yana salladım.
Konu dışında, cildi çok sıcaktı, acayip sıcaktı. Eğer bilinçsiz ve sedyelere düşmüş hâli buysa, gerçek formunda güneş gibi bir ısıya olmalıydı. O kadar sıcaktı ki avcunun içinde kıvrılıp sonsuza kadar uyuyabilir tarzı bir duygu durumundaydım.
Nabızı başka yöntemlerden biri olarak şakaklarından, bir boynunun altından, bir de göğsünden ölçebilirdik. Yüzüne tırmanmak hayal edilebilecek bir girişim değildi zaten, boynuna çıkmak da zorlardı. En kolayı gövdesine çıkmak gibi görünüyordu ama...
Arkamı dönüp gövdesine çıkmak için gideceğim rotaya baktım, hiç de küçük bir mesafe yoktu zemin ve varış noktam olan onun gövdesi ile. Suisui'nin karıncalar derken neyi kastettiğini artık anlamıştım. Phaxsi ne düşüneceğimi anlamış olacak ki ona baktığımda omuz silkti, "Bilinçsiz zaten şuan..." başımı salladım, o da ekledi, "Ama... Yine de dikkat et bence. Eğer uyanıp da hareket ederse inmeye çalış, anladın mı?"
Yine anaç davranıyordu, ama tavrı öyleydi zaten. Tekrar robot gibi başımı salladım ve o biraz uzaklaşırken ellerimi uyuyan bey'in kıyafetlerine konuşlandırdım ve pozisyon aldıktan sonra bütün gücümü onun kıyafetlerine vererek tırmanmaya başladım. Hayatım boyunca hiç bu kadar küçük ve önemsiz hissetmemiştim zannımca. Bir ara durup biraz nefes aldıktan sonra biraz hızlandım ve en sonunda onun göğsüne çıkmayı başardım.
Alnımda biriken teri bileğimle sildim ve onun gövdesinde biraz daha yukarılara yürürken etrafa baktım, neredeyse nefesim kesilecekti zira buradan onun yüzünü görebiliyordum. Yüzü hiç hayal ettiğim gibi değildi, ama bu manzara karşısında ne hayal ettiğimi bile unutmuştum. Fazlaca mükemmel görünüyordu, hatta kusursuzdu. Gözleri kapalıydı ve uyuyor gibi görünüyordu görünmesine ama dudakları nefes alıyormuş falan gibi durmuyordu. Bense durduğum yerden onun nefes alışverişini ayrımsayamıyordum, göğsünün inip çıkmasını.
Bilinçsiz olduğunun farkına varmıştık ama biz teşhis koyana kadar ya ölü durumda kaldıysa? Muhtemelen yaşıyordu ama yüzüne baktıkça bunu bile düşünüyordum.
Biraz geldiğim uç noktaya geri dönüp aşağı eğildim ve diğerlerine baktım, "Yani... Şimdi ne yapacağım..?"
"Kalbinden atış sesi duyuyorsan bile yeterli, nabzını hesaplamaya çalış." diye cevapladı Naifite. Sessizce başımı sağlayıp geri göğüs civarına yürüdüm ve biraz daha kendi sağıma gittim, çünkü bana göre kalbi o taraflarda, biraz daha üstte olmalıydı.
Doğru konuma geldiğimi düşündüğüm zaman dizlerimin üstüne oturup ellerimi tam oraya yerleştirdim. Evet, buradan kesinlikle bir dürtme hissediyordum. Heyecandan tamamen eğildim ve neredeyse yatar bir hâlde kulağımı kalbe dayadım, nabzı hesaplamaya çalışırken aniden kalp atışı hızla artmaya başladı. Kafamı kaldırıp ne olduğunu anlamaya çalıştım, ayağa kalktığım sırada göğsünün hafifçe kasılması yüzünden ucu ucuna dengemi koruyabildim ama donup kaldım çünkü onun uyandığını anladığımda çok geçti.
"Nusia- İn çabuk!" diye seslendi Phaxsi ama artık göğsü hareket ediyordu ve burada bırak aşağı inmeyi dümdüz yürüyemezdim bile. Oldukça da sersemlemiştim.
Adam aheste aheste gözlerini açarak bir süre tavana baktı, ama beni farkettiğine emindim. O anda tekrar sarsıldım ve bu sefer göğsünden dosdoğru aşağı vücuduna kaymaya başladım çünkü dik oturmaya başlamıştı. Tam uçurumdan aşağı düşecek gibi süzülürken birşey beni durdurup görüşümü kısıtladı, bu büyük şey sıcaktı ve oldukça nazikti. Sıyrık gibi boşluklardan onu biraz görebiliyordum.
Bir kez daha sarsılınca Mytholowa'nın sırtını duvara yasladığını anladım ve nerede olduğumu da çözmüştüm. Beni avcunun içinde tutuyordu. İşte kendinize göre bir böceği az önce sizin üstünüzden düşerken yaşadığı ölüm tehlikesinden kurtarmak bu kadar basitti.
O nazikçe parmaklarını aralayınca görüş alanımı tekrar kazandım. Başımı tamamen kaldırıp onun yüzüne baktığımda onun da tam olarak okuyamadığım bir ifadeyle bana baktığını gördüm: nötr, şefkat, yorgunluk ya da alışmışlık gibi bir duyguyla. Ağzını aralayacak gibi oldu, sonra bir an gözlerini tekrar kapattı ve sadece tekrar açtığında konuştu, "... Anladım..." sesi sandığım kadar korkunç değildi hatta korkunç demeye bin şahit isterdi. Nazik konuşuyordu, içinde bulunduğum korku durumunun farkında değildi zira resmen titriyordum. Tonu da yorgundu ayrıca, yani acı çektiği aşikardı.
Diğerlerine bir bakış attım, Mytholowa'nın bacağından biraz uzaktaydılar.
Yutkundum ve tekrar başımı kaldırıp ona baktım, birşey demem gerekiyordu ama ne demem lazım bilmiyordum. Boşta olan elini kaldırıp bizden katlarca yukarıda olan tavana rahatlıkla dokundu, sonra tekrar indirdi, sakin davranıyordu neyse ki. Sonunda Naifite'in sesini duydum, "Efendi Mytholowa... Görüyorum ki uyandınız."
Mytholowa, ona kıyasla küçük kalan biz insancıkları yukarıdan duyamadığından olacak biraz daha boş baktı, veya sadece düşünüyordu. Ardından yavaşça başını eğdi ve Naifite'e baktı, başını hafifçe salladı, "Uzun zaman oldu. Naifite." diye mırıldandı. Tek dizini biraz kendisine doğru çekti, ben de tam Naifite'i nasıl tanıyor diye düşünüyorken sözlerini "Nesiam çok eskiden senden bahsetmişti."
Usulca dönüp Naifite'e baktığımda onun az da olsa şaşkınlığının yüzünden okunduğunu gördüm, "Nesiam dediğiniz kişi bildiğimiz, tanıdığımız Kaptan Chiokam Syrall Haemuoi Nesiam'ın kendisi mi?" diye sordu, Nesiam'ın ismini rap yaparcasına söylemesi komik gelse de durum daha da ilgi çekiciydi.
Mytholowa başıyla onaylayınca işin boyutu değişmişti. Değerli Uzay İstasyonu'muzun kurucularından arda kalan son kişilerden biri olan ve mevcut kaptanımız Chiokam-Syrall-Haemuoi-Nesiam ile Mytholowa'nın nereden bağlantısı olabileceğini düşündüm. Aklıma sadece Jalkirouka Faciası dönemindeki ittihatlarda olabilme ihtimali geliyordu ama pek de emin değildim.
Nasılsa Jalkirouka Faciası, üstü -ve verdiği zararları- örtülmek için çok çaba harcanmıştı. O dönemden beri yaşayan neredeyse-ölümsüz ırklardan değilseniz veya gerçekten özel kaynaklara sahip değilseniz Facia hakkında bilgi elde etmek imkansızdı, açık ve net.
Her neyse, Mytholowa ile Nesiam'ın birbirini nasıl tanıdığının şuan önemi yoktu. Ben hâlâ birisinin avcunun içindeki bir evcil hayvan gibi duruyordum ve alttan gelen sıcaklıkla birlikte benim tir tir titreten korkum giderek bunu benim için rahatsız edici, korkutucu kılıyordu.
Phaxsi birkaç adım öne çıkıp ses tonuna dikkat ederek araya girdi, "Kaptan'ı boş verin de... Efendi Hazretleri, yoldaşımız Nusia'yı bize geri takdir eder misiniz?". Kollarını kavuşturmuştu. Hem rahatladım hem de etkilendim çünkü, ben olsam hayatta onun gibi öne çıkamazdım.
Sanki beni tekrar farketmiş gibi hemen geri bana baktı. Birkaç saniye gözlerini kapandıktan sonra elini yavaşça alçak bir konuma getirdi. Ben de hızlıca aşağı atladım ve diğerlerinin yanına gittim. Mytholowa biraz daha kendini dikleştirecek gibi oldu ama başı tavana biraz vurunca vazgeçip yine rahat bir pozisyonda durdu. Yüz ifadesi sakindi ama tam olarak sebebini bilmediğim şekilde biraz da rahatsız hissettiğini görebiliyordum.
Naifite nihayet uygun bir zamanda olduğumuzdan buyurdu, "Aldığınız hasar, Krsail olarak görmezden gelemeyeceğimiz üzücü bir hadisedir. Bu yüzden, Paradys Komisyonu'ndan alacağımız yardımlarla birlikte sizi iyileştirmek için elimizden geleni yapacağız."
Paradys Komisyonu'nun adı geçince biraz yüzümü buruşturdum ama hızlıca toparladım ve tepkisini görmeye Mytholowa'ya baktım. Katheringer ise sürekli başını kaldırıp ona bakmaktan yorulmuştu ki boynunu biraz gerdirdi. Adam, gözlerini bu hepimiz üzerinde gezdirip elini samimiyet ve minnettarlık göstergesi olarak göğsüne koydu, "Teşekkür ederim... Ama... Reddetmek durumundayım. Lafı geçen Paradys Komisyonu'na pek güvenmiyorum doğrusu..."
Doğru bir tercihti ama sesi o kadar yorgun geliyordu ki çektiği acı muhtemelen onun kadar güçlü biri için dahi ancak bu kadar uyanık bir tona izin veriyordu.
Suisui kollarını kavuşturdu, ve biraz çekingence lakin özgüvenini koruyarak konuştu, "Paradys Komisyonu'nun utanç verici bir geçmişi olduğunun bilincindeyiz ve verdiği şüpheden dolayı biz onlar adına özür dileriz. Ama eski Paradys üzerinden bir hayli zaman geçtiğini de belirtmeliyim ve evrende Kirial'ın sağladığı kadar gelişmiş, ulaşılabilir başka bir tıp olmadığına da eminim." devam etti, "Ağır yaralısınız, reddetmek gibi bir şansınız olduğunu düşünmüyorum."
Mytholowa, artık onun bir alışkanlığı olduğundan emin olmamla tekrar hafifçe gözlerini kapattı. Bir an kaşlarını çatacak gibi oldu -az daha yerimden zıplıyordum- ama sonra tekrar gözlerini açıp aşağıya, Suisui'ye baktı. Ağır bir çehresi vardı, ne kadar nazik bakarsa baksın direkt sana bakması üzerine bir yük bindiriyordu, uzun bir bekleyişten sonra başını aşağı yukarı salladı.