Düşlerin gerçeklere suyun toprağa karışmasından bile daha hızlı,heyecanlı ve acı verici bir şiddette kavuşma anı vardır. Bir an için düşündüğümüz her şeyi sanki dudaklarımızdan süzülen nefesten kapıp işler, dönüştürür, parlatır, yüceltir ve en sonunda da kaçınılmaza vararak parçalar belli belirsiz bir Dilekseren. Bizi yaratanlar da bilir ki onların en derin meşguliyetleri budur. Bir kahraman yaratıp sonra da onu ölümüne aşağı bırakmak... Sıradan doğması gereken her insana musallat olup uğursuz çanlarını tıpkı bir armağanmış gibi onların boyunlarına bağlarlar. Bu çan hem yaşamdır hem ölüm, hem şerbettir hem zehir, hem beyazdır hem de siyah... Ve onların kanları ya temiz akar ya da kirli. Armağanları gün doğumunda parlayan beyaz bir inci gibi dualarla tenlerine işlenir. Onları yaratanların kadim izleri parmak uçlarından saç diplerine kadar tenlerine kazınmıştır. Göbek bağları onları yaşama bağlayan annelerinden koparıldığı anda tenlerindeki işaretle sevinçle gökyüzüne kaldırılır ve uğurlanırlar. Önce Taşmihver'e sunulur beraberinde yüzlerce hediyeyle. Eğer Arşebnar armağanı lanet bellerse gerisin geri sürülür topraklardan. Sonra Asmaoyuk onurlandırılır, gün daha yeni doğarken yüzlerce hediyeyle birlikte. Eğer Afarglai armağanı lanet bellerse kimsecikler dokunmaz bu inci işlemeli bebeğe. Geriye tek bir yer, tek bir kader, tutunacak tek bir dal parçası kalır. Daldüğüm... Bu sefer hediyeler yüzlerden binlere, temenniler bir duadan bir fırtınaya dönüşür. Eğer Erlemnios armağanı lanet bellerse parmak uçlarını bebeğin inci işlemeli teninde dilinden kadim dualar döküle döküle gezdirir ve sonunda bu kadim ışığı söndürür, ona verilen armağanı söndüremeyeceğini bilse de . Böylece tekrar eller ve başlar üzerinde gerisin geri yollanır. Şayet eğer bir armağan bellenirse de ipekten battaniyelere sarılır, kadifeden işlemeli kaftanlara layık görülüp tekrar eller ve omuzlar üstünde yaşamın en değerli köşelerinde gezdirilir. Ve böylece bir Dilekseren daha ona verilen lanetli armağanı tahtına yerleştirip usulca kaderin uğultulu rüzgarında gözden kaybolur. İşte bizim Tia'mız, Daldüğüm'ün hırçın Fırtınakırlangıcı da dünyaya gözlerini böyle açtı. İnci işlemeli teni kadim dualarla sarıldı ve önce Taşmihver'de, sonra da Asmaoyuk'da lanetlendi. Daldüğüm'de ise o bir armağandı. Böylece tıpkı bir dal gibi uzayıp serpildi, yapraklandı, çiçeklendi ve yayıldı. Daldüğüm'de ona verilen armağanı işledi de işledi. O bir Fırtınakırlangıcı'ydı. Bunun anlamını çok çok uzun zaman önce gece uykularındaki rüyalardan okuyarak öğrenmişti. Herkes armağanını ve onu işlemeyi kendi ruhunu kılavuz belleyerek öğrenirdi. Üstelik bu armağana sahip olan bir düzine insanla yenilemez ve kutsanmış bir imparatorluğun gökyüzüne uzanan sütunları olarak işaretlenmişlerdi. Ona düşense zıtlıklar arasında bir denge kurmaktı. O hem fırtına kesendi hem de fırtına dağıtan. Eğer hizmet ettiği yüce insanların ayaklarına dolanan yılanlar olursa onları o fırtınada boğmaktan mesuldü. Ya da yaklaşan bir fırtınayı henüz o fırtına zararsız bir rüzgarken yakalayıp parmaklarının arasında adeta boğazlardı. Fırtına onun için her şey olabilirdi. Düşmanları için davetkar bir ölüm melodisi gibiydi .Hırçın ve yakıcıydı. Tıpkı kendisi gibi olan diğerleri gibi. İsimlerini her gece ve her gündüz bir dua gibi tekrar ederdi.
Çaprazgaga, Yılanboyun, Uzunkuyruk, Tarakdiş, Orakkanat ve Altıngöz...
Gözlerini dallarla örülmüş çift kanatlı kapıdan ayırmadı. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler ise Fırtınakırlangıcı'nı kovalayıp duruyordu. Bütün gözler üzerinde, Daldüğüm'ün tüm sakinleri yanıbaşındaydı.
"Nerede şu fırtına?" dedi uzun bekleyişlerinden sıkılmış olduğu her halinden belli olan Orakkanat. O anda üzerine dönen öfkeli yüzleri gördüğünde ise konuştuğuna son derece pişman olmuş olacaktı ki hızlıca büyük avluyu arşınlayıp, sağ kanat koridoruna çıkan tam döner merdivenlerde gözden kayboldu.
Fırtınakırlangıcı, Büyük Beyazmelek Heykeli gibi elleri arkasında, omuzları dik, göğsü pek bir duruşla vazifesinin başındaydı. Evet, Büyük Beyazmelek bile bu denli heybetli duramazdı Daldüğüm ahalisine göre. Bu kız vazifesini bir ölüm kalım savaşına çevirirdi çoğu zaman. Bir fırtına yaklaştıysa ve fırtına fanilerden biri ise sabırla beklerdi bu kapıların ardında belirmesini. Nezaket kurallarına uyardı, uyulmasına ehemmiyet verirdi.
"Geldiler." dedi sonunda herkesin duyabileceği kadar gür bir sesle. Erlemnios bir iki adım daha atıp gelenleri iyice görebilmek için nispeten kalabalıktan arınmış bir sütunun yanında dikilmeye başladı.
Tak, tak, tak.
Kapının her iki kanadı birden muazzam bir güçle yumruklanıyor, tekmeleniyor, tırnaklar sert ve dayanıklı tik ağacından yapılma kapıyı aşındıracak şiddette üzerine geçiriliyordu. Daldüğüm'ün şüpheci ahalisi gelen seslerin korkusuyla dev sütunların arkasına kaçışırken Fırtınakırlangıcı, Yılanboyun'a kanatları açması için ileriye doğru bir baş hareketiyle işaret verdi. Yılanboyun bir adım öne çıktı ve panikle kaçışan kalabalığın arasından sıyrıldı. Önce avuç sırtlarını bir araya getirdi. Kapı olduğu yerde titreşmeye başlayınca ise avuç sırtlarını şiddetli bir hızda birbirinden ayırdı ve aynı anda kapının sağ ve sol kanatları beraberinde bir toz bulutu kaldırarak ardına kadar aralandı. Kapının bir anda açılmasıyla saniyeler önce yumruklar ve tekmeler savuran iki kişi paldır küldür avlunun ortasına doğru adeta sapanla atılmış gibi fırladılar.
Fırtınakırlangıcı etrafında yarattığı hava pençeleriyle her ikisini de ensesinden tutup sağa ve sola savuştururken gözleri az önce fırladıkları yere ilişti ve kaşları çatıldı.
Kapının iki kanadı şimdi tekrar Yılanboyun tarafından kapatılmak üzereydi fakat karanlıklar arasından ancak bir Çokgözlü'nün habis ellerinden çıkabilecek kadar kara ve büyük bir hançer fırladı. İkincisi ve üçüncüsü peşinden gelirken hedef tahtasına oturtulan kişi ise Fırtınakırlangıcı'ndan başkası değildi.
Hançerler tekrar havada pençeler tarafından tutlup ayaklarının dibine düştüğünde ise yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Kapılar artık kapatılmış ve Altıngöz Muiredach tarafından gün doğumuna kadar mühürlenmişti.
"Hepiniz tehlikedesiniz, mabedinizi de yerle bir edecek o sürülmüş yaratıklar." dedi yerden sendeleyerek kalkamaya çalışan genç kız. Üzerinde bir zamanlar Oyuktepe'nin en kıymetli kumaşlarından dikilmiş ve benk ve okilsa gibi nadir bulunan madenlerle bezenen ancak bugün ise bataklık çamurları ve hayvan pisliğiyle kaplanmış olan yırtık pırtık bir kaftan vardı. Bu haliyle herkes onun kim olduğunu çoktan anlamış sayılırdı.
"Mabette değilsiniz."dedi Fırtınakırlangıcı eğilip yerdeki hançerleri teker teker toplarken.
"Neredeyim?" dedi genç kız.
"Daldüğüm'desin." dedi Muiredach sütunların yanından sessizce yürürken. "Oyuktepe'nin son savunma ve taarruz uç şehrindesin.Daldüğüm'de yedi armağan sahibi vardır. Ki bu diğer ikisinden 3 armağan fazla aldığımız anlamına gelir.Tıpkı Asmaoyuk ve ve Taşmihver'de olduğu gibi bir Kök tarafından onurlandırılıp yetiştirilirler. Yedisi birden buradayken bir Tanrıyanı bile düğümlü duvarlardan ve kapılardan içeri sızamaz. Anladığın üzere..." dedi kaşlarını kaldırıp yavaşça birbirinin yanına dizilmeye başlayan beş kişiyi gözleriyle işaret ederken. "... burada güvendesin."
Feci halde pejmurde duran genç kız, önünde dizilen beş kişiyi sayıp da şaşırtıcı olmayacak şekilde sadece beşinin burada olduğunu anladığında, dilinin ucuna kadar gelen ve aklını kurcalamaya başlayan şeyleri yutmayı başaramadı.
"Karşımda beş insan duruyor, efendim."
"Birinin de tam yanında baygın halde yattığını hesaplarsak." dedi Tarakdiş, taraklı dişlerinin arasından tükürükler saçarak. Herkes yüzünü buruşturmuş, bugünkü ıslanma haklarını çoktan doldurduklarını düşünedursun yerde baygın yatan kadın kolunu ve bacaklarını hareket ettirmeye başlamıştı.
"Uzunkuyruk uyanmayacak gibi duruyor. Kolu ve bacakları uykuda da böyle hareket eder zaten. Bir çırak onu yatağına taşısa hepimiz derin bir nefes alırdık." dedi Yılanboyun Uzunkuyruk'un taş zemin üzerinde, tüm ahalinin önünde böyle baygın halde uzanmasından iğrenerek. Onu asla böyle savunmasız göremezdiniz.
"Ondan utandığın için uykuda da kolu ve bacağının böyle oynadığına dair bir iftira atmana ihtiyaç yoktu." dedi Çaprazgaga bıyık altından güle güle. "O senin ikizin değil mi, yumuşak yürekli ol."
Yılanboyun tam üstüne yapıştırılan ithamları geri püskürtmek için ağzını açacaktı ki sabırsızlıkla ve katı bir ciddiyetle Altıngöz araya girdi.
"Etik ve merhameti tartışma sırası olduğunu sanmıyorum. Herkes burada neler olduğunu anlamalı. Ahalinin içinde konuşmayalım, harita odasında herkesin beş dakika içerisinde toplanmasını istiyorum. Orakkanat'a da haber uçurun. Eksik kimseyi istemiyorum." dedi ve Fırtınakırlangıcı'ndan hızlıca bir baş onayı geldikten sonra sol kanat merdivenlerine yöneldi. Avludaki insan kalabalığı yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı bile.
Yılanboyun ve Çaprazgaga, Uzunkuyruk'un her iki koluna girip onu adeta bir yosun gibi yapıştığı zeminden kaldırdıktan sonra Altıngöz'ün adımlarını takip edip geniş avluyu terk ettiler. Yoldaşları, Daldüğüm'ün pek yorgun ahalisi ve kimseciklerin haberinin olmadığı sessiz adımlar gece karanlığında meşalelerle aydınlanan ancak tüyler ürpertici derecede ürkünç duran avluyu terk ettiğinde geriye sadece, Tia ve adını kimselerin bilmediği pejmurde yabancı kalmıştı.
"Baban burada olduğunu biliyor mu?" dedi Tia fazlasıyla uzun süren ve her iki genç kızın da ne yapacağını bilemediği sessiz saniyelerin ardından.
"Sanmam." Titreyen dudakları çok şey söylemek istediğini ancak ne ruhunda ne de bedeninde bu gücü bulamadığını gösteriyordu. Yorgundu. Bir sofanın üzerine yığılıp günlerce uyuyacak kadar yorgun...
"İsmin uğurlu birinden geliyor." dedi Tia müşfik bir tebessümle. "Veredith soyunuzun ilkiydi, hanesini o kurtardı, kendine bir taht yarattı ve fanilere hükmetti. Güç sahibi olan niceleri vardır, hükmetme hakkı ise yalnızca cesurca savaşanlara verilir. Savaşmak bazen hücumla olmaz, savunursun ya da kaçarsın. Sen kaçmayı seçtin, biz de savunmayı seçeceğiz. Ruhunun derinliklerindeki fırtınayı görebiliyorum Veredith. İçeride seni savunacağıma inanabilirsin. Yalnızca olan biteni tüm yalınlığıyla anlatman gerekecek. Başından sonuna kadar her şeyi." dedi son cümleyi biraz fazla vurgulayarak.
Veredith, yaşamla ölüm arasında bir çizgide öylece salınıyordu. Ona bakan biri ne ölümü görebilirdi ne de yaşamı çünkü akıbeti belli değildi. Fırtınakırlangıcı ise verdiği yeminin peşinden gidiyor, Veredith'i korumanın hem yeminini hem de saltanatı tüm diyarlara kuşatan bir imparatorluğu koruyacağına inanıyordu.
Veredith, içindeki durulmak bilmez dalgalanmalarla acı bir güçlükle yutkundu. Yardım beklediği için Daldüğüm 'e sığınmıştı ve kim olduğunu bile bilmediği, Oyuktepede'ki meşhur kelle avcılarını andıran bir kız ise onu yüceltiyor, onu savunacağının güvencesini veriyordu. Bu vaade tutunmaktan başka çaresi yoktu çünkü tutunacak dalları çok uzun zaman önce kırılıp onu bir bilinmezliğe sürgün etmişti.
"Her şeyi anlatacağım." dedi. "Fakat duyacak gücünüz varsa."
Fırtınakırlangıcı önce ona yolu gösterdi sonra peşi sıra ilerlemeye başladı. Birkaç insan sabırsızca onları bekliyordu.
KEYİFLİ OKUMALAR.