İçeriğe geç

Kraliyet Gelini

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Kraliyet Gelini

Bölüm 1

Bölüm 1

Farah

2 Aylığına İspanya tatiline çıkma kararı almıştım. Babaannem Afife sultanın da desteği ile valizimi toplayıp, İspanya'ya gittim. Uzun süren bir uçak yolculuğunun ardından Madrid'e vardım. Hotel Riu Plaza España'ya gidip, odama yerleştim ve biraz dinlenip, manzaranın tadını çıkardım.

Dinlendikten sonra akşam yemeği için otelin restoran bölümüne gittim. Siparişimi verdikten sonra beklemeye başladım. Beklerken magazin muhabiri olduğu belli biri geldi ve veliaht prensi görüp görmediğimi sordu. Afallamıştım, görmediğimi söyledim. Muhabir gittikten sonra hemen karşımdaki masada oturan ve kapalı alanda şapka taktığı için ilgimi çeken bir beyefendi bana bakıp gülümsedi. Siparişim gelmişti, yemeğimi yerken garsonun üçüncü kez masama geldiğini gördüm.

-Buyrun, señora.

Oldukça enfes görünen bir kek getirmişti garson.

-Ben tatlı söylememiştim.

-Karşı masadan gönderdiler. Afiyet olsun efendim.

Adama baktım tekrar, kadehini kaldırıp gülümsedi yine. Ne olduğunu anlamadım ama tebessüm ederek kekin tadına baktım. Mükemmeldi. Teşekkür etmek için ona döndüğümde, masadan kalkmıştı. Daha da garibi, hesabım ödenmişti ve küçük bir de not bırakmıştı.

"Bienvenido a mi vida, amorcito." (Hayatıma hoş geldin, küçük sevgilim.)

Notta ne yazdığını anladığımda kıpkırmızı olmuştum. Hemen odama çıkıp, sakinleşmeye çalıştım. Neden böyle bir not almak beni bu kadar heyecanlandırdı?

Biraz sakinleşir gibi olduğumda kalkıp üstümü değiştirdim. Lacivert pijama takımımı giyip, uykuya daldım.

Bir hastane odasındaydım, genç bir kadının kucağında şirin bir kız çocuğu vardı. Bir de odada tanımadığım bir kadın ve oğlu, hayran bakışlarla bebeğe bakıyordu. Çocuk, annesinin yardımıyla bebeği kucağına aldı. Ona sevgiyle bakarken, gülümseyerek "Dünya'ya hoşgeldin, amorcito." dedi.

Uyandığımda kafam karışmıştı ve kalbim yine hızlı atıyordu. Bunu görmemin anlamı neydi?

Afallayarak kalktım ve hazırlanmaya başladım. Bugün Madrid'deki turistik yerlerden bazılarını görmeyi planlıyordum. İlk olarak Retiro Park'a gidecektim. Kıyafet olarak, üzeri kırmızı pötikareli lacivert eteğimi ve aynı renk kayık yaka bluzumu giyip, uyumlu aksesuarlar ile hazırlığımı tamamladım. Kahvaltının ardından, Retiro Park'a gittim.

Kesinlikle muhteşem bir manzara vardı, sanki peri masalından fırlamış gibi göz alıcıydı. Kendimi tutamadım ve birkaç fotoğraf çektim, parkta gezmeye devam ederken gördüğüm kişiyle afalladım. Yine o adam karşıma çıkmıştı. Geldiğimi fark ettiğinde gözlüğünü çıkarıp bana döndü ve gülümsedi.

-Buenos días.

-Buenos días, señor. Sizi burada görmeyi beklemiyordum.

-Hayat sürprizlerle dolu. Oturmaz mısınız?

Güldüm ve yanına oturdum.

-Umarım dünkü küçük jestim sizi rahatsız etmemiştir.

Neden bahsettiğini çok iyi anlamıştım, ancak notta ne yazdığını anladığımı şimdilik belli etmemeliydim. En azından olanlara bir açıklama bulana kadar.

-Rahatsız olmadım. Aksine, çok teşekkür ederim.

-Rica ederim. O gün acelem olduğu için kendimi doğru düzgün tanıtma fırsatım olmadı. Adım Carlos.

-Farah, tanıştığımıza memnun oldum.

-O memnuniyet bana ait. Buralı değilsin sanırım, çünkü öyle olsa böyle bir güzelliği mutlaka daha önce görürdüm.

Demek tanımıyormuş gibi davranıp, beni deniyorsun, Carlos. Güzel taktikmiş. Bakalım ben bu zokayı yutacak mıyım?

-Türkiye'den geldim, orada sunuculuk yapıyorum.

-Demek öyle. İşlerden vakit bulabilsem ben de Türkiye'ye gitmek isterdim ama maalesef kafam çok kalabalık.

-Öyle mi? Ne iş yapıyorsun ki?

Gerildi ve etrafa şöyle bir baktı. Az ileride muhabirlerin olduğunu fark ettiğimde neler olduğunu anlamış oldum.

-Pekala, sorumu daha sonra cevaplarsın, tüm gün burada oturacak değiliz, öyle değil mi?

-Haklısın, bu parkta göreceğin çok fazla şey var. Tabii tur rehberin olmama izin verirsen.

-Hayır demem.

Kalkıp oradan olabildiğince uzaklaştık. İzimizi kaybettirdiğimize emin olduğumuzda, görkemli bir binanın önünde duruyorduk. Carlos, gerginliğini bir kenara bırakıp, gülümsedi.

-Karşınızda, Palacio de Cristal. Evet, biliyorum. İngiltere'de de var, ama bizimki tasarım olarak biraz farklı. Tamam Victoria dönemi mimarisi ile inşa edildi ama hem iç hem de dış tasarımı bakımından İngiltere'deki Kristal Saray kadar büyük değil ve belirli farklılıkları var. İçeriyi görmek ister misin?

-Şaka mı yapıyorsun? Elbette isterim.

-O halde önden buyrun, señora.

-Gracias, señor.

Birlikte içeriye girdik, Palacio de Cristal'in mükemmel iç tasarımına hayranlıkla bakarken, Carlos araya girdi.

-Az önce sorduğun soruya gelirsek, bunun aramızda kalması mümkün mü?

-No se preocupe, Su Excelencia. (Merak etmeyin, Ekselansları.) Sırrınız güvende.

Carlos şaşırmıştı, ancak bu da fazla uzun sürmedi. Yine güldü, bu kez kahkahalarla.

-Demek anladın. Bravo!

-Ele verdin diyelim.

-Neyse ki etrafta magazinciler yok, oldukça sakin bir ortam. Normalde burası ziyaretçi akınına uğrar.

-Yani, artık kendini resmen takdim edebilirsin. Ne de olsa burada bizi duyacak kimse yok.

-Kesinlikle, o halde baştan başlayalım. Juan Carlos Felipe de Asturias. İspanya veliaht prensiyim. Aslında çok fazla unvan var ama inan kafanı ağrıtmak istemiyorum.

-Anlaşıldı, ben yine de sana Carlos demeye devam edeceğim. Senin için sorun yoksa tabii.

-Sorun yok.

-Güzel.

Sarayın içindeki gezimizin ardından, bazı anıt heykelleri gördük. Öğle molasında ise Carlos, El Encanto del Retiro isimli güzel bir mekana gitmeyi teklif etti. Mekana gittiğimizde, Carlos'un burayı neden bu kadar öve öve bitiremediğini anladım. Gerçekten güzel bir yerdi, boş masalardan birine oturduk ve sipariş verdik. Siparişlerimiz geldiğinde, bir yandan yemek yerken, bir yandan da konuşmaya başladık.

-Güzel bir tur oldu, değil mi?

-Kesinlikle öyle.

-Ama sana son bir sürprizim daha var.

-Öyle mi? Merak ettim bak.

-Adı üstünde, Farah. Sürpriz.

-Öyle olsun bakalım.

Yemekten sonra, Carlos ile tekrar parka döndük. Biraz parkta yürüdük ve gördüğüm manzara karşısında resmen dilim tutuldu.

-Yok artık! Tekne turu mu yapacağız yoksa?

-Evet, daha önce hiç tekne turu yapmış mıydın?

-Hayır.

Öyle heyecan yapmıştım ki, sevinçten çocuklar gibi zıplamaya başladım. Carlos ise bu halime gülmekle meşguldü. Teknelerden boş olan birine binip, gezintimize başladık.

-Nasıl? Hoşuna gitti mi?

-Mükemmel! Bundan mahrum kaldığıma inanamıyorum!

Juan Carlos

Farah'ı ilk defa gördüğümde gözlerime inanmamıştım. Rüya gördüğümü falan düşünmüştüm, ama tam karşımda duruyordu. Onu boynundaki kolyeden tanımıştım, kolye annesine aitti. Ona bakarken, "Acaba beni hatırlıyor mudur?" diye düşünmeden edemedim. Büyük ihtimalle hatırlamıyordu. Yine de kendimi tutamadım ve ona küçük bir jest yaparak, kendimi belli ettim. Yazdığım notu okuduğunda heyecanlanmıştı, yanakları pembeleşti ve birden kalkıp, otelin restoran bölümünden ayrıldı. O benim gittiğimi sanmıştı ama ben onu gizliden gizliye izlemiştim. Farah odasına çıktıktan sonra ben de otelden ayrıldım. Ertesi sabah, magazincilere yakalanmadan kendimi Retiro Park'a attım. Çok geçmeden Farah da parka gelmişti, beni görünce gülümseyerek yanıma geldi. Kimliğimi öğrenince vereceği tepkiden korktuğum için, o an gerçekte kim olduğumu belli etmemeye çalıştım ama lanet olasıca magazinciler peşimi bırakmayınca, Farah'ın kimliğimi anlamasını sağlamış oldum.

Neyse ki korktuğum gibi bir tepki vermemişti, o gün oldukça keyifli vakit geçirmiştik. Farah ile tekne gezintisine çıktığımızda, Farah'ın mutluluğunu görmek benim için paha biçilemez bir manzaraydı. Gün bitiminde önce onu otele bıraktım ve daha sonra da eve gittim. Annem ile konuşmam gerekiyordu.

-Oğlum? Ne oldu? Neredeydin bunca saat?

-Anne, sana bir şey söylemem lazım.

-Korkutma beni, ne oluyor?

-Onu buldum, anne.

-NE?

Bölüm sonu

7 yorum