Bir zamanlar, çok uzak bir ülkede, bir kral vardı. Kral, çok zengin ve güçlüydü, ama çok mutsuzdu. Çünkü karısı ölmüş ve tek oğlu da kaybolmuştu. Kral, oğlunu bulmak için her yere haber salmış, ama bir türlü izine rastlayamamıştı. Kral, oğlunu çok özlüyor ve onunla kavuşmayı diliyordu.
Bir gün, kralın sarayına, bir dilenci geldi. Dilenci, çok yoksul ve perişandı. Ama gözleri, çok parlak ve zekiydi. Dilenci, krala yalvararak, ona bir şey söylemek istediğini söyledi. Kral, merak ederek, onu dinlemeye karar verdi. Dilenci, krala şöyle dedi:
"Kralım, ben sizin kayıp oğlunuzum. Beni tanımadınız mı? Beni küçükken, bir grup haydut kaçırmıştı. Onlar beni çok kötü davrandılar ve bana çok eziyet ettiler. Ama ben hep sizin sarayınızı ve sevginizi hatırladım. Bir gün, kaçmayı başardım ve sizin ülkenize geri döndüm. Ama yolda, çok zorluklar çektim ve bu hale düştüm. Lütfen, bana inanın ve beni sarayınıza alın."
Kral, dilencinin sözlerini duyunca, çok şaşırdı. Dilenciye baktı ve onda, karısının yüzünü gördü. Ama yine de emin olamadı. Çünkü oğlunun kaybolduğu gün, ona bir yüzük vermişti. Yüzüğün üzerinde, kralın adı ve arması vardı. Kral, dilenciye sordu:
"Eğer sen benim oğlumsan, bana o yüzüğü göster. O yüzüğü nerede sakladın?"
Dilenci, kralın sorusunu duyunca, çok korktu. Çünkü o yüzüğü, yolda bir tüccara satarak, yiyecek almıştı. Dilenci, krala yalan söyledi:
"O yüzüğü, boynumda bir kolye olarak taşıyordum. Ama bir gün, bir hırsız bana saldırdı ve kolyemi çaldı. Ben onu yakalamaya çalıştım, ama kaçtı. O yüzüğü, çok aradım, ama bulamadım. Lütfen, bana inanın ve beni sarayınıza alın."
Kral, dilencinin yalanını anladı. Çünkü o yüzüğü, çok özel bir şekilde yapmıştı. O yüzüğü, sadece kralın parmağına uyan bir büyüyle korumuştu. O yüzüğü, kimse çalamazdı. Kral, dilencinin yüzüne tükürdü ve ona bağırdı:
"Sen, alçak bir yalancısın. Sen, benim oğlum değilsin. Sen, benim oğlumun yerine geçmeye çalışan bir sahtekarsın. Seni, hemen zindana atacağım ve sana öyle bir ceza vereceğim ki, pişman olacaksın."
Kral, dilenciyi yakalattı ve zindana attırdı. Dilenci, çok pişman oldu ve çok ağladı. Ama artık çok geçti. Kral, ona bir şans daha vermedi.
Ertesi gün, kralın sarayına, başka bir dilenci geldi. Dilenci, çok yoksul ve perişandı. Ama gözleri, çok parlak ve zekiydi. Dilenci, krala yalvararak, ona bir şey söylemek istediğini söyledi. Kral, merak ederek, onu dinlemeye karar verdi. Dilenci, krala şöyle dedi:
"Kralım, ben sizin kayıp oğlunuzum. Beni tanımadınız mı? Beni küçükken, bir grup haydut kaçırmıştı. Onlar beni çok kötü davrandılar ve bana çok eziyet ettiler. Ama ben hep sizin sarayınızı ve sevginizi hatırladım. Bir gün, kaçmayı başardım ve sizin ülkenize geri döndüm. Ama yolda, çok zorluklar çektim ve bu hale düştüm. Lütfen, bana inanın ve beni sarayınıza alın."
Kral, dilencinin sözlerini duyunca, çok şaşırdı. Dilenciye baktı ve onda, karısının yüzünü gördü. Ama yine de emin olamadı. Çünkü oğlunun kaybolduğu gün, ona bir yüzük vermişti. Yüzüğün üzerinde, kralın adı ve arması vardı. Kral, dilenciye sordu:
"Eğer sen benim oğlumsan, bana o yüzüğü göster. O yüzüğü nerede sakladın?"
Dilenci, kralın sorusunu duyunca, çok sevindi. Çünkü o yüzüğü, hep boynunda bir kolye olarak taşımıştı. Dilenci, kolyesini çıkardı ve krala gösterdi. Kral, yüzüğü gördü ve çok şaşırdı. Çünkü o yüzük, gerçekten de oğluna aitti. Kral, dilenciyi kucakladı ve ona sevgiyle dedi:
"Sen, gerçekten de benim oğlumsun. Seni, çok aradım ve çok özledim. Seni, nasıl bulduğuma inanamıyorum. Seni, hemen sarayıma alacağım ve sana layık olduğun hayatı vereceğim."
Kral, dilenciyi sarayına götürdü ve ona yeni bir elbise, yeni bir oda, yeni bir at verdi. Dilenci, çok mutlu oldu ve babasına teşekkür etti. Kral, oğlunu çok sevdi ve onunla gurur duydu.
Böylece, kral ve oğlu, birlikte mutlu bir hayat yaşadılar. Ama ilk dilenci, zindanda unutuldu ve öldü. Böy
lece, onun hikayesi, acıyla bitti.