Bir varmış bir yokmuş yaşlılığın onu çirkinleştirmesinden korkan bir kadın saçları sihirli olan bir kızı yüksek, kapısız ve tek pencereli bir kulede hapis tutuyormuş, bu genç kızın adı Rapunzel imiş. Gel gelelim herkes bu masalı anlatırken Rapunzel’in saçlarının ne kadar güzel olduğundan bahsedermiş ama kimse ne metrelerce saça kaç kutu şampuan gittiğiyle ne de onları yıkamanın ve bakım yapmanın ne kadar uzun sürdüğü ile ilgilenirmiş, beter olun nankörler! Kolay mı bu saçlarla uğraşmak? Gelin siz uğraşın o kadar güzel madem. Neyse, gelelim hikayenin sonuna sahi, ne oluyordu sonda? Ha hatırladım! Rapunzel uzun saçları ile yabancı bir adamı kuleye çekiyordu sonrada aşık olup kuleden ve deli kadından kurtulup evleniyorlardı vee mutlu sooon. Ama yok, o Rapunzel bu Rapunzel değil maalesef evet bir adamı kuleye çıkarmıştım ama şerefsiz kadın hemen fark etmişti ve şansıma çocuk gurusuz çıkmıştı, üvey annemin korkusundan arkasına bile bakmadan kaçmıştı boynu altında kalsın inşallah! Neyse aklıma tekrar getirip de sinirlenmeyeceğim. Kurutmayı bitirdiğim saçlarımı kucaklayıp yatağa bıraktım, yatak çökecek be! Gerçi tonlarca saçı uzun süre kaldırmasını bekleyemezdiniz o da haklı yani, “deli karı olmasa kökünden kescem şu saçları da işte izin vermiyor manyak” bir anda kafamda şimşekler çaktı ve elimle anlıma vurup “ulan saf Rapunzel saçlarınla eşşek kadar adamı taşıdın da kendini niye taşıyamayasın?” Diye söylendim ve hemen üzerime düzgün bir şeyler giyip saçımın ucuna ağır bir şey bağladım “sonunda kurtuluyorum lan buradan” at kılından araba lastiği gibi tokayı ve bukalemunumu aldıktan sonra gitmeye hazırdım, saçımın bir kısmını pencerenin koluna dolayıp ağırlık bağlı ucunu aşşağı sallandırdım. Saçıma düğüm atmamıştım böylece atladığımda asansör mekanizması olacak ve ağırlık yukarı çıkarken ben yavaşça aşşağı inecektim “ay inşallah kaymaz da ölümün kollarına atlamam” saçıma tutunup inmeye başladım o kadar da zor değilmiş, malum bir öküzü taşıyabiliyorsam benim gibi zarif ve ince bir kızı da taşıyabilirdim tabii. Zemine ayak basınca sevinç çığlıkları attım “sonunda be!” Saçımı çekip pencereden kurtardım ve ormana doğru dönüp ilerlemeye başladım “ah, unutmadan” arkamdaki kuleye bakıp el hareketi çektikten sonra ilerlemeye devam ettim “nereye prenses?” Duyduğum ses ile duraksadım, Karşımda duran uzun, kaslı ve oldukça yakışıklı adama baktım oha “salyan akıyor”
”ne, ha?” Hızlıca ağzımı kapatıp alaycı bir tavır takındım “kaçıyorum”
”hayır kaçmıyorsun”
“sanane, hem sen kimsin ki?”
”üvey annenin tuttuğu askerim” yutkundum, manyak kadın bir de kalkıp asker mi tutmuştu?