Bir kez daha gördüğüm tuhaf şey ile başımı sağa sola salladım. Hayır, bu gerçek değildi. Bakışlarımı bir kez daha korkuyla yukarı çevirdim. Oradaydı. Grimsi tüyleri ile at ve kartal karışımı bir görünümü vardı. Okuduğum son kitaptan gökyüzünü delen yaratığın bir hipogrif olduğunu biliyordum. Zaten ne zaman fantastik kitaplar okumaya başladıysam o zaman bu yaratıklar görünür olmuştu. Bu beni korkutmuyordu aksine heyecanlandırıyordu ama insanlar beni bu özelliğim yüzünden bir ucubeye benzetiyordu. Pencere kenarına koyulmuş yatağımda biraz daha doğruldum.
Elim tereddütle perdeye gitti. Perdemi kapatmalı mıydım, yoksa benim dışımda kimsenin görmediği bu yaratığı biraz daha mı seyretmeliydim?
"Onyx! Hadi okul zamanı,"
Annemin sesiyle elimdeki perdeyi hışımla kapattım ve yatağımın siyah cibinliğini kenara itip darma dağın odama baktım. Derin bir iç çektim.
Ellerim belimde siyah, kenarları püsküllü,daire ve lacivert kare halımın kesişim noktasında durdum. Panjur görünümlü siyah dolabının yanında kadife, kırmızı bir berjer vardı. Berjerin yanında bir boy ayna ve bir askılık dikeliyordu. Bir kenarında şifonyeri diğer kenarında çalışma masasının olduğu, kare, darma duman ve her tarafına kıyafet fırlatılmış bir odaydı.
Aceleyle siyah okul eteğimi, yarım çorabımı ve beyaz gömleğimi giydim. Kravatımı gevşekçe bağlayıp, bordo kırmızı yağmurluğumu üzerime geçirdim. Okul çantamı kaptım ve tek omuzuma fırlattım. Diken diken kısa saçlarımı aynada kontrol ettim ve bordo yolluklu koridora çıktım. Duvarlarda siyahlı bir duvar kağıdı vardı. Koşarak gıcırdayan merdivenlerden ikişer basamak atlayarak indim. Annem mutfakta yemek hazırlıyordu. Koşarak masanın üstündeki kızarmış ekmeği aldım ve annemi yanağından öptüm. Ağzımda ekmeğimle ayakkabılarımı giydim. Hava pusluydu. Servisle gitmiyordum. Uzun süre önce servisi bırakmıştım. Onun yerine otobüse bindim.
Boş bir koltuğa oturup çantamdaki kulaklığı çıkarıp kulağına taktı. Başını cama yasladığımda kendimi huzurlu hissediyordum. Kormuş değil cesurdum. Sanki karşıma bir canavar çıksa onu çıplak elle parçayacakmış gibi hissediyordum. Kulağımda müzik sesiyle tüylerim diken diken olmuştu. Otobüsün sallanışı ve zaten sabahtan uykulu olmam beni rüyalar alemine sürüklerken karşı koymaya çalıştım.
Ben bir yetimdim. Babam annemle evlenmiş ama ben doğduğum zaman aniden sırra kadem basmıştı. Annem babam hakkında pek konuşmaz. Onun hakkında tek bildiğim siyahtan hoşlandığı ve insanların onu nasıl biri olarak yargıladığını çok umursamadığıydı.
Boynumdaki onyx kolyesini tuttum. Babam bu kolyeyi benim için bırakmıştı. Babam gittikten sonra birkaç yıl sonra insanlar evimize taşlar atmaya başlamıştı. Evimizde kendimize has bir tarzımız vardı. Sadece siyah buğulu aynalar kullanmamız gibi.
Derken otobüs durdu. İnmek için kapıya yöneldim. Eski, siyah deri koltuklu ve bataklık yeşili zemini olan iğrendirici otobüsten soğuk Londra havasına adım attı.
Anderson Lisesi tam karşısındaydı. Soğuk gri duvarları ve siyah çatısı, pencere çerçeveleri ile kapısı olan sıradan bir liseydi. Solda kafeterya, sağda spor salonu vardı.
Hava puslu ve soğuk olabilirdi. Londra her zaman böyleydi. Dolayısıyla öğrencilerin dışarıda olmasına bir engel değildi. Erkekler maç yaparken, kızlar kafeteryada kaynatıyordu. Bunu sadece iki güç durdurabilirdi. Bir; okul zili, iki: Ben.
Bahçeye girdiğimde herkes susar ve ne yapıyorsa bırakırdı, onun yerine iğrenir ve aşağılayıcı bakışlar atardı. Ben gittikten sonra ya da dersten önce kızlar benim dedikodumu yapardı. Bazen zorbalık.
Gidip sınıfa girdim ve oradaki tek kişinin yanına oturdum. Agatha. Kara saçları yüzünü gölgelerken hışımla defterine bir şeyler karalıyordu. Yağmurluğumu astıktan sonra " Selam," dedim bir kez daha onunla bir sohbet konusu açmayı deneyerek. Agatha ortaokuldan beri arkadaşımdı ama pek fazla konuşmazdı. Acı verdiğini söylerdi ama nedenini asla öğrenememiştim.
Kız göz ucuyla bana bakıp elini kaldırdı ve salladı. Üstünde her zamanki yüksek boyunlu, uzun kollu, kuyruklu siyah kapüşonlusu vardı. Bir kez bile farklı bir kıyafet giydiğini görmemiştim. Agatha asi ve agresifti. Bazen bir hayalet gibi belirirdi. Çekindiği zaman sanki gölgelerin içinde kaybolurdu. Parmak eklemleri sanki saatlerce duvara yumruk atmış gibi kanıyordu. Hemen çantamda bir sargı bezi ve krem çıkardım. Kremi sürmeden önce her zamanki gibi koklayarak kontrolünü yaptı.
Ben elini sararken " Sen de onları görüyorsun," dedi. İşime devam etmek için çabalarken o sargıyı tutan elimi tuttu. Sustum. Sustum ve tereddütle başımı salladım. Agatha diğer kızlar gibi değildi sadece henüz olanları kabul etmek istediğinden emin değildi. Agatha gülümsedi " Biz özeliz Onyx," dedi. Derken sınıfın kapıları açıldı.
İçeri beş kız girdi.
Birisi eski dönemlerden kalma güzel bir saç modeli olan, sarı saçlı, mavi gözlü bir kızdı. Okulun öğretmenlerden ek not almak istemedikçe okul kıyafeti yoktu. Bu yüzden beyaz yakalı ve kabarık kollu, mavi bir elbisesi vardı. Ayağında minik beyaz çoraplar ve siyah babetler.
Bir diğerinin uzun kahverengi saçları iki yandan örülüydü. Yeşil gözlü bir kızdı. Kulakları melez bir elfin kulaklarını andırıyordu. Üstünde beyaz bir tişört, bronz bir kolye ve lacivert bir eşofman vardı.
Onun yanındaki kız ise kahverengi omuz hizasında saçları olan enerjik bir kızdı. Beyaz bir eşofman ve beyaz bir svitşört giyiyordu. Kısacası baştan aşağı beyazlar içerisindeydi.
Bir diğer kız upuzun, düz sarı saçları ve ela gözleri olan bir kızdı. Mavi,beyaz, pembe arası renk değiştiren bir elbisesi vardı.
Son kız ise kumral, kıvırcık saçlı, buz mavisi gözlü, lacivert tulumlu bir kızdı.
Prenses gibi saçları olan " Konuşmalarınıza istemeden kulak misafiri olduk. Siz de mi onları görüyorsunuz? Yani..." yaklaşıp kısık bir sesle " Yaratıkları?" Dedi. Ben ve Agatha başımızı salladık. Elini uzatıp " Emily Loges," dedi. Ben elini sıkarken Agatha " Fiziksel temastan hoşlanmam," dedi. Kumral saçlı kız " Rowena Ruth," dedi. Örgülü saçları olan " Victoria Ellinor," dedi. Soğuk ve mesafeli davranıyordu ama aslında sempatikti. Enerjik ve beyazlar içindeki kız " Beatrix Ann," dedi. Son olarak sarı uzun saçlı olan " Almira Agnes," dedi.