“Yelkenler fora!” mürettebatıma emir verirken kahverengi, deri şapkamı düzelttim.
“Hadi hızlı olun, geliyorlar!” dedim bu sefer kaptan köşküne –dümenin bulunduğu yere- çıkarken.
İraha Kasabası’nı yağmalamış, şimdi ise kaçıyorduk. Her korsanın yaptığı gibi…
Ben bir korsanım, size mürettebatımı tanıtayım:
Levazım subayı Hugh,
Navigatör Cedric,
Başçavuş Elinor,
Cooper Agnes,
Marangoz İvar,
Şifacı Catalina,
Usta topçu Corvin,
Müzisyenler Hilda ve Edric,
Sadık korsanlar –kürek çekme görevi de genellikle onlardadır- Roland, Lucan, Diego, Faris, Elera, Ash ve adını unuttuğum yedi kişi daha...
Ve ben Mary Harlow, Kaptan Mary Harlow. Yirmi sekiz yaşındayım. Korsanlık bana babamdan kalmıştı, korsanlık benim kanımda vardı. Evlilik dışı doğmuştum, beş yaşıma kadar babamı hiç görmemiştim. O zamanlar sadece babamın namını biliyordum; Kaptan Sirius Harlow
1730-1754 yıllarında en güçlü ve kurnaz korsanlarından oluşan Yedili Konsey’in üyesiydi. Ben ise 1736 yılında –ben beş yaşımdayken- annesi vefat eden bir çocuktum. Annemi kaybedince babamı aramaya başladım, tabii beş yaşındaki bir çocuk ne kadar arayabilirse…
Annem Ariana, bana hep babamı anlatırdı. Uzun saçlarının, uzun sakallarının ve siyah sürmeli gözlerinin bir kömürü andırdığını söylerdi hep. Boyunun ise çok uzun olduğundan… Anneme “Babamı nasıl tanıyacağım?” sorusunu sorduğumda annem bana “Babanı sakallarının ucuna ve saçının bir tutamına taktığı boncuklardan ve kırmızı bandanasının üzerinden taktığı kahverengi, deri şapkasından tanıyabilirsin.” Derdi. Annem vefat ettikten sonra yaşadığım Auralin Kasabası’na gelen tüm korsanları incelemiştim. Yaklaşık bir ayın sonunda babamı bulmuştum. Babam tabii ki bana ilk başta inanmamıştı, annem de bu ihtimali göz önünde bulundurmuş olacak ki daha önceden babama bir mektup yazmıştı ve eğer ona bir şey olursa babamı bulmamı ve bu mektubu ona vermemi söylemişti. O mektupta ne yazıyor, hiçbir fikrim yok ama her ne yazıyorsa babamın beni yanına almasına yetmişti. O andan itibaren başlamıştı korsanlık serüvenim…
Şimdi ise sene 1754. Kaptan Sirius, dün ölüler diyarına göçmüşken onun yerine hükmü, kızı Kaptan Mary, yani ben almıştım…
Ve şimdi her şey benim için daha da zorlaşıyordu çünkü Yedili Konsey’in tek kadın üyesiydim ve bu da korsanlar ve diğer konsey üyeleri arasında bir tartışma yaratmıştı. İşin en kötü yanı da bu tartışmanın sadece bir kadın olduğum için başlamasıydı oysaki şu an tek kadın üye olduğum için tartışma yaratan korsanların hiçbiri karşımda durup gözlerime bakmaya cesaret edemezlerdi çünkü ben babamın kızıydım…
Korsan Savaşları yeniden başlayacak, bundan eminim. Sırf kadın olduğum için Korsan Savaşları yeniden başlayacak. Daha önce ilk kez 1710 yılında, babamın da dahil olduğu Korsan Savaşları çıkmıştı ve bu savaşta binden fazla korsanın öldüğü söyleniyor. Bu savaşın çıkma sebebi ise Yedili Konsey’e bir kadın üyenin girmesiydi.
Bu savaşta korsanlar ikiye ayrılıyor: Kadın üyenin bulunmasını destekleyenler ve desteklemeyenler. Destekleyenler çoğunluk kadın korsanlardan oluşuyor ama aralarında erkek korsanlar da bulunuyor; bunlardan biri de babamdı. Babam, o zamanlarda kadın üyenin olmasını desteklemiş ve savaşlarda kadınların arkasında durmuştu. Savaşı kadın üyeyi destekleyenler kazanmak üzereydi fakat karşıt görüşlüler o kadın üyeyi öldürdüklerinden dolayı savaş bitmişti.
Korsan Savaşı’nda destekleyenler korsan flamasının yanına beyaz renkle bir çember çizer ve üstüne de bir çizik atardı. Bu işaret, destekleyenlerden olduğunu gösterirdi. Savaşta desteklemeyenler, bu işareti barındıran bir gemi gördükleri anda saldırıya geçermiş ve bir gemi batmadan çatışma bitmezmiş. Korsan Savaşları, en çok Krallıkların işine gelirdi çünkü zaten iç çatışma yaşayan korsanları yakalamak onlar için daha da kolaylaşırdı. Velenor Krallığı, -aynı zamanda Auralin Kasabası’nın bağlı olduğu krallık- yakaladığı korsanları halkın gözü önünde asmış, cesetlerini de ülke girişine asmışlardı. Eti ve organları çürümüş yedi iskelet hala ülke girişinde bulunuyor.
Şimdi ise yine bir kadın üye ve savaşın eşiğinde olan korsanlar…
Beni bu düşüncelerimden ayıran orta yaşlarında, saçlarındaki akların kendini belli etmeye başladığı, uzun boylu, küt ve sarı saçlı, kirli kıyafetli, mürettebatın levazım subayı Hugh oldu: “Kaptan, vikingler bize yaklaşmak üzereler, toplarını ateş etmek için konumlandırıyorlar!”
Levazım subayı, mürettebat tarafından en az kaptan kadar saygı görür ve sözü dinlenirdi. Gemideki ve mürettebattaki düzeni çoğunlukla geminin levazım subayı sağlar. Bir nevi kaptanın sağ koludur.
Babam ölmeden ve mürettebat, beni kaptan seçmeden önce geminin levazım subayı bendim.
Elimdeki dürbünü ona verirken yüzümde şeytani bir sırıtış belirdi. “Gelsinler Hugh, gelsinler…” Son olarak babamdan kalan kırmızı bandanamı da hafif geri attıktan sonra dümenden ayrıldım ve mürettebatıma asıl emri verdim: “Sessiz Rota’yı çalıştırın!”
Sessiz Rota, gemimin adıydı. Sessiz Rota, büyücüler tarafından yapılmış bir gemi. Sessiz Rota çalıştığı zaman ilerlediği rotayı sadece geminin içindekiler görebiliyor ve yönetebiliyordu. Dışarıdan kimse gemiye müdahale edemiyor ya da durduramıyor. Geminin etrafında resmen görünmez bir kalkan oluşuyor gibiydi. Adını da buradan alıyor, Sessiz Rota…
Bu gemiyi büyük büyük babalarım yapmış, demek isterdim ama maalesef gemiyi yapanları bilmiyorum çünkü babam zamanında bu gemiyi Zelmarislilerden çalmış…
Sessiz Rota’nın şifresi 23-32 yani önce dümen iki tam tur sağa döndürülür hemen ardından mürettebat kürekleri üç tam tur ileri döndürür. Daha sonra dümen üç tam tur sola çevrilir ve hemen ardından mürettebat kürekleri iki tam tur geriye döndürürdü. Bu işlem sonucunda Sessiz Rota çalışırdı.
Emrim üzere tüm mürettebat küreklere geçti, ben de dümene geçtim. Dudaklarımda alaycı bir gülümseme vardı. Alayla “Herkes sıkı tutunsun!” diye bağırdım. Alayla konuştum ama herkes şaka olmadığını biliyordu…
Fazla beklemeden dümenin iki yanını sıkıca tuttum ve derin bir nefes alıp dümene iki tam tur döndürdüm. Döndürme işlemi biter bitmez “İki!” diye bir uyarı verdim. Uyarımı alan kürekçiler de fazla beklemeden kürekleri üç tur ileri döndürmeye başladı.
Uyarılar çok önemliydi çünkü olacak bir saniyelik gecikme veya bir saniye erken başlama bile Sessiz Rota’yı çalıştırmıyordu.
Kürekçiler, ileri döndürme işlemini bitirir bitirmez “Üç!” diye bağırdılar. Hemen dümeni üç tur sola çevirdim ve “Üç!” uyarımı yaptım. Fazla beklemeden onlar da kürekleri iki tur geri döndürdüler. Gemi şiddetli bir şekilde sallanmaya başladı. Bir elimle yere düşmemek için dümeni tutarken diğer elimle ise düşmemesi için şapkamı tutuyordum. Gemi, sanki fırtınadaymış gibi sallanıyordu. Tüm mürettebat düşmemek için bir yerlere tutunmuş ve eğilmişti ama ben hala ayakta, sadece düşmemesi için şapkamı ve dümeni tutuyordum. Sallanma yeterli şiddete varınca içimden ona kadar saymaya başladım: “Bir, iki, üç…”
On saniye olduğu zaman geminin sallanması bir anda durdu. Tam o esnada Vikingler de bir top fırlattılar. Sırıttım, “Harika zamanlama.”
İraha Vikingleri’nin ateşlediği top, Sessiz Rota’nın görünmez kalkanına çarparak tuzla buz oldu. Ardından bir top daha ve bir tane daha…
“Topları hazırlayın, nişan alın!” Vikingler, resmen savaş ilan etmişti. Kısa bir süre sonra bir top daha patladı ama bu sefer mermi, geminin usta topçusu Corvin’in emri ile bizden çıkmıştı. Vikingler art arda top atmaya devam ediyorlardı fakat attıkları güllelerin hepsi de Sessiz Rota’nın kalkanına çarparak paramparça oluyordu. Tabii biz de onlara art arda gülleler yağdırıyorduk. En son attığımız top gemilerinin su almasına neden olunca İraha Vikingleri geri çekilmek zorunda kaldı. Mürettebatım sevinç çığlıkları atarken gülümsedim ve şapkamı çıkarım göğsüme yasladım. Fısıldayarak teşekkürümü sundum: “Teşekkürler, Sessiz Rota…”
Bu hareket ve bu cümle, Sessiz Rota’nın büyüsünü bozuyor ve yeniden normal bir gemi olmasını sağlıyordu. Beş saniye boyunca şapkamı göğsümde tutmaya devam ettim. Beş saniyenin sonunda şapkamı yeniden kafama taktım. Hugh, yeniden yanıma geldi: “Kaptan, rotamız neresi?”
Ona ufak bir bakış atıp gözlerimi yeniden sonu görünmeyen mavi denize çevirdim: “Auralin Kasabası…”
☸
Doğduğun yer kaderindir, derler. Ben bu söze inanmıyorum, bence kim söylemişse yalan söylemiş çünkü eğer doğduğum yer kaderim olsaydı ben de fakir Auralin halkı gibi çaresiz olurdum ama ben güçlüyüm ve gücümü bir erkeğe değil, kendi cesaretime borçluyum…
“Kara göründü, limana yaklaştık!” geminin sıska ve kısa navigatörü Cedric’in uyarısı ile gemiyi limana yanaştırmak adına yavaşlattık.
Yolculuğumuz, müzisyenler Hilda ve Edric’in güzel sesleri ve müzikleri eşliğinde yaklaşık iki saat sürmüştü. Hilda, her zaman yeşil, uzun bir elbise giyer ve üzerinden de kırmızı bir korse takardı. Zarif vücuduna da çok yakışırdı. Uzun, sarı saçlarını açık bırakır, gözleriyle uyumlu safir yeşili bir bandana takardı. Kimse Hilda’yı kemanından ayıramazdı.
Edric ise beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolon giyerdi. Hafif uzun, kumral saçları ise mavi gözleriyle bir uyum sağlıyordu. Edric akordeonunu çalmaya başladığı zaman dünyayı unuturdu.
Hilda ve Edric’in sesleri ise yolculuğa ayrı bir güzellik katıyordu.
Cedric, korsan flamasını indirdi ve gözcü yuvasından inip güverteye gitti. Eğer flamayı indirmezsek korsan olduğumuz için kasabaya girmemiz zorlaşırdı. Halbuki bu sefer Auralin’i yağmalamak gibi bir niyetim yoktu…
Gemiyi limana yaklaştırdım ve limanın önüne geldiğimizde çapayı denize atıp gemiyi durdurduk. Ronald, kapıyı açtı ve geçebilmem için kenara çekildi. Gemiden zıplayarak indim ve ayaklarım yıllar sonra Auralin Kasabası’nın limanını buldu. Derin bir nefes aldım. Gelmeyeli yıllar oldu, özlemiştim.
Tam yürümeye başlayacağım sırada Lucan, Diego ve Ash’ın yanımda belirdiğini görünce bir elimi havaya kaldırıp onları durdurdum: “Sizin gelmenize gerek yok. İster kendi işlerinizi halledin, ister gemide beni bekleyin.”
Ash’in iri görünüşüne uyum sağlayan kalın kadınsı sesini duydum: “Ama kaptan…”
Siyah, küt saçlı, uzun boylu, güçlü olduğu dış görünüşünden ve keskin ela gözlerinden belli eden kadın korsana döndüm ve korkutucu bir sakinlikle konuştum: “Ash, lafımı ikiletme.”
Bir şey söylemesine fırsat vermeden tekrar önüme döndüm ve Auralin’in merkezine doğru ilerlemeye başladım. Amacım basitti; annemin mezarına gidecektim…
Biraz yürüdükten sonra pazara varmıştım. Beni gören herkes dönüp şaşkınlıkla tekrar bakıyorlardı. Çünkü en son geçen hafta yağmaladığım kasabaya tekrar gelmiştim.
İnsanlar bana şaşkınlık ve dehşetle bakaken ben iki elimi arkamda birleştirmiş sakince yürüyordum. Pazarda gözüme bir silah kestirmiştim ama o silahla dönüşte ilgileneceğim çünkü önce annemin yanına gitmem gerekiyor…
Biraz daha ilerlediğimde uzun boylu, kirli sakallı, hafif kilolu bir adam, elinde baltayla önümü kesti. Bu adam geçen hafta yağmaladığım silah dükkanının sahibi Henry’di. Sarı dişlerini göstererek gülümsedi: “Vay vay Kaptan Mary Harlow. Sonunda yeniden karşılaştık!”
Onu görünce ilk başta şaşırsam da sonra zoraki bir gülümseme bıraktım ve yapay bir heyecanla ellerimi iki yana açıp cevap verdim: “Henry, kadim dostum! Seni tekrar görmek ne kadar güzel!”
Bir anda “Kes sesini küçük kaltak! İşimi mahvettin, seni öldüreceğim!” diye hiddetle, yüzüme tükürürcesine bağırmasıyla alayı bırakıp ellerimi yeniden önümde bağladım. “Tamam, sakin ol. En azından toparlamışsın. Bu kadar kısa bir sürede toparlamış olmak büyük bir yetenek…” alayla sırıtıp devam ettim: “… hem, beni tek başına mı öldüreceksin, ha?
Henry, sarı dişleriyle korkunç gülümsemesini yeniden sundu: “Tek başıma olduğumu kim söyledi?” demesiyle etraftan beş adam birden çıktılar ve önümü kapattılar. Alaycı halim söndü, biraz tırsmıştım. “Hadi ama Henry, bir kadına beş erkek birden mi saldıracaksınız?”
“O bir pislik, hepimizin işini mahvetti, günlerdir seni bekliyoruz!” diye dişlerinin arasından tısladı ve bir anda “Saldırın!” emrini vermesiyle toplam altı adam, ellerinde balta ve kılıçla bana doğru koşmaya başladı. Ben ise arkamı dönüp koşmaya başladım. Topuklu botlarımın sesi ben koştukça kalabalık olan pazar alanında yankılanıyordu. Tam limana doğru gidecektim ki bir tanesi önüme geçince korkuyla gözlerim aralandı ve sağa döndüm. Pazar içinde resmen kovalamaca oynuyorduk. Kılıçlılardan bir tanesi bana yaklaşmak üzereyken durdum ve belimden kılıcımı çıkartıp ona doğrulttum. O ise geri kalmayıp kılıcıma vurdu ama onun hamlesini geri savurdum: “Sence bir korsana kılıç çekmek, ne kadar akıllıca bir davranış?”
Biz savaşırken pazarda alışveriş yapan masum insanlar bağırarak kaçıyor, saklanacak yer arıyorlardı. Pazar, büyük bir kaosa sürüklenmişti.
Gelen bir kılıç darbesini daha savurdum ve yanımdaki dükkandan bulduğum sert bir eşyayı alıp o adama fırlattım. Şanslı günümde olmalıyım ki attığım eşya tam da kafasını gelmişti ve sendeleyip yere düşmesini sağlamıştı. Kafamı kaldırdığımda diğer adamların gelmek üzere olduğunu görünce fazla beklemeden elimdeki kılıcı yerde yatan adamın kalbine saplayıp acı içinde inlemesine neden oldum. Kılıcımı en derine kadar soktuktan sonra hızlıca kılıcımı çıkarttım ve yeniden koşmaya başladım. Bulduğum ilk dükkanı devirip önlerini kapattım ve koşmaya devam ettim. Onlardan kurtulduğuma emin olduktan sonra koşmayı bıraktım.
Kılıcımın ucundan kan damlıyordu ama umrumda değildi, biraz önce birini öldürmüştüm ama umrumda değildi çünkü bu benim ilk cinayetim değildi.
Tam gözlerimi kapayıp rahat bir nefes almışken biri bana bağırdı: “Kılıcını at, ellerini havaya kaldır!”
Gözlerimi yavaşça açtığımda yaklaşık on kişinin bana silah tuttuğunu gördüm. Dehşetle gözlerim açıldı. Dehşete düşmemin sebebi bana silah tutmaları değildi; beni asıl dehşete düşüren, silahı tutan ellerin sahipleriydi: Velenor askerleri…
Kılıcımı yere attım ama ellerimi havaya kaldırmadım. İlk başta bağıran asker –muhtemelen başçavuş- “Üzerindeki tüm silahları at!” diye bağırmasıyla bu sefer önce belimdeki silahı çıkarıp yere attım. Sonra bandanamın içine ve botlarıma sakladığım toplam üç çakıyı çıkartıp yere attım. “Hepsi bu kadardı!” dediğimde askerler güldü ve başçavuş “Hadi ama Mary Harlow, çıkart hepsini. Bizi oyalama!” deyince göz devirdim ve eteğimin altına sakladığım silahı da çıkarıp yere attım. Üç asker koşarak yanıma geldi. Biri ellerime kelepçe takarken diğer ikisi de kollarımdan tuttular ve beni sürüklercesine götürmeye başladılar.
Karşımızda iki tane at arabası bulunuyordu. Öndekine ben, başçavuş ve dört asker bindik. Kalan beş asker ise diğer at arabasına bindiler. Başçavuş, iğneleyici bakışlarının arasından alayla konuştu: “Kaptan Mary Harlow, seni zindanımızda ağırlayıp bir süre sonra asacağımız için çok heyecanlıyım.”
Alayla gülümsedim. “Maalesef, o kadar uzun kalmayacağım.” Başçavuş alaycı bir kahkaha attı. “İnan bana Kaptan Mary, cesedini krallık girişindeki iskeletlerin yanına astıracağım.”
Bu sefer kahkaha atma sırası bendeydi. “İnan bana çavuş, kelleni gemimin en güzel köşesinde sergileyeceğim.”
Başçavuş kafasını iki yana salladı. “Hala alay ediyorsun… Mary, öleceksin diyorum.” Dedi. “Hayır, biz korsanlara ölüm uğramaz. En çok da sizin gibiler tarafından, benim gibi korsanlara ölüm uğramaz,” dedim ve işaret parmağımı ona doğrulttum: “Bunu sakın unutma.”
Çavuş kıpkırmızı olmuştu, hiddetle konuştu: “Boynuna urganı ben dolayacağım!” bir şey demeden sadece gülümsedim. Bakışlarım bile onu rahatsız ediyordu.
Yaklaşık on dakikalık yolculuğun ardından araba durdu. Beni iterek arabadan indirdiler ama düşmedim. Beni itekleyen o iki askere delici bakışlarımı gönderdim, yüzlerini inceliyordum. Bir tanesi önüme dönmem için beni itekledi: “Yürü hadi, aptal aptal bakma!”
Bir kez daha ona döndüm ve rahatsız edici bir şekilde gülümsedim. “Yüzünüzü inceliyorum, unutmamak için çünkü size bu hareketlerinizi ve laflarınızı yedirmek için buraya tekrar geldiğimde…” dudaklarımı yaladım ve yüzüne yaklaştığımda yüz ifadem daha korkunç bir hal almıştı. “… sizi bulmak daha kolay olsun diye.” Yeniden önüme döndüğümde askerler koluma girdi ve beni ilerletmeye başladılar. Dışı uzun, taşlarla duvar örülmüş; büyük, demirden kapısı olan bir yere gelmiştik. Büyük ihtimalle burası zindandı. Kapının önündeki dört asker bizi görünce demir kapıyı açtılar.
Tehditim işe yaramış olacak ki yanımdaki askerler artık beni iteklemiyordu. Aslında tehdit olduğu söylenemez çünkü ben tehdit etmem, yaparım. O yüzden buradan kurtulduğumda ilk işim bu iki askeri bulmak olacak…
Ellerimde kelepçelerle yürüyordum. Beni bir kaleye girdirip iki kat aşağı indik. Bu büyük kale bir zindandı. İki kat aşağıdaki zindan koridorunda ilerlerken kulaklarıma mahkumların yardım çığlıkları doldu. Ayrıca bu ince, uzun ve karanlık koridor ceset gibi kokuyordu. Kafamı sola çevirdiğimde büyük bir kısmı çürümüş, etrafında sineklerin uçuştuğu bir ceset gördüm. Yüzümü buruşturdum: “Iyy…”
Koridorun sonuna kadar yürüdük. Tam koridorun sonundaki boş zindanın demir parmaklıklardan oluşan kapısını açtılar ve beni, zindanın içine itip kapıyı kilitlediler. İki elimle parmaklıkları kavradım ve kafamı boşluktan uzatıp arkalarından “Size yemin ederim, sizi bulacağım piç kuruları!” diye bağırdım ama çoktan gitmişlerdi.
Demir parmaklıkları bırakıp zindanın içine koydukları samanın üzerine uzandım. O sırada yan zindandan tiz bir erkek sesi geldi: “Bak, bak, bak… Kimleri görüyorum, Kaptan Mary Harlow değil misin?”
Bakışlarımı sesin geldiği tarafa çevirdiğimde demir parmaklıklara yaslanmış, saçlarının ve sakallaının uzunluğu uzun zamandır zindanda olduğunu gösteren, yaşlı adam çürümüş dişlerle gülümsüyordu.
Velenor ülkesinde yaşayan herkes benim görünüşümü bilirlerdi çünkü özellikle de Auralin kasabasına sık sık uğramamın yanında ben de Velenorlu olduğum için buradaki herkes beni tanırdı. Diğer ülkeler ise sadece namımı bilirlerdi, yüzümü pek bilmezler.
Kafamı salladım ve yapay bir gülümsemeyle “Ta kendisiyim! Seninle de bir vakamız mı var?” dedim. Yaşlı adam kahkaha atıp kafasını iki yana salladı. “Hayır, yok ama namını çok duydum. Babası kaptan olmasına rağmen ‘kaptan’ lakabıyla anılan bir kadının krallığa yakalanıp bu zindana atılması beni şaşırttı doğrusu.”
Göz devirdim ve derin bir nefes aldım. “Aynen, buraların havasını merak ettim de geldim…” bir elimi “git” dercesine salladım. “…Hadi işine bak ihtiyar.” Dedikten hemen sonra deri şapkamı çıkartıp yüzüme koydum ve gözlerimi kapattım.
Birkaç dakika sonra zindanımın önünde bir hareketlilik hissedince ne olduğuna bakmak için şapkamı yüzümden kaldırdım. Kapını önünde bana gülümseyen kişiyi görünce tiksintiyle yüzümü buruşturdum. Gelen kişi Prens Arthur Fitzroy’du.
Siyah pantolonunun üzerine kraliyettekilerin giydiği tarzda olan mavi bir gömlek giymişti. Kafasında ise beyaz bir peruk vardı. Yeşil gözleriyle beni süzüyordu. Kafasını yana yatırdı: “Mary…”
Büyük bir nefretle cevap verdim: “Ne var lan?”
Arthur kısa bir kahkaha attı. “Ah, Mary. Senin gibi güzel bir kadının ağzına hiç böyle laflar yakışıyor mu?”
Yüzümdeki tiksinti dolu ifade yerini büyük bir nefrete bıraktı. “Boş yapma, ne diyeceksen de ve siktir git!” onun inadına bu sefer argo kelime yerine küfür seçmiştim.
Arthur başını iki yana salladı ve derin bir nefes aldı. “Seni zindanımızda görmek bize büyük bir şeref verdi-“ lafını bölen benim tiksinti dolu sesimdi: “Sizde olmadığı için ben veriyorum işte.”
Arthur’un açık yeşil gözleri koyulaştı, gözlerini kıstı ve küçümseyici bakışlarını attı. “Bana bak, Mary Harlow! Mürettebatını da yakaladık. Sen ve mürettebatın idam edileceksiniz.” Diye dişlerinin arasından sinirle konuştu. Küçümseyici bakışları yerli yerindeyken “Tabii sizi buradan çıkarmak için bir teklifim var…” dedi daha sakin bir sesle. Bu sefer küçümseyici bakış atma sırası bendeydi, alayla konuştum: “Neymiş o, Rulo Kafa?”
Kafasındaki peruğun şekli ruloya benzediği için ona “Rulo Kafa” diyordum.
Arthur gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Gözlerini tekrar açtığında biraz daha ciddileşmişti. “Mary, eğer Velenor’un gelecekteki kraliçesi olmayı, yani eğer benimle evlenmeyi kabul edersen… seni ve mürettebatını hem ölümden hem de bu zindandan kurtarırım…”
Kendimi daha fazla tutamayıp alaycı bir kahkaha attım. Gülmekten tekrar üzerinde bulunduğum samanlara yattım. Zor da olsa kahkahalarımın arasından konuşmayı başardım: “Ben mi, seninle evlenmek mi?” Kafamı iki yana salladım ve alayla “Ah, Arthur. Ben rulo lafa sevmiyorum…” dedim.
Arthur tehdirkar bir ses tonuyla “Dediğim gayet açık diye düşünüyorum, Mary. Ya benimle evlenirsin ya da mürettebatınla birlikte idam edilirsin.” Deyince tiksinti ve nefret dolu bir sesle “Seninle evleneceğime şerefimle ölürüm, daha iyi!” dedim.
Arthur’un gözleri daha çok koyulaştı. “Son sözün bu mu?”
Kararlı bir ses tonuyla cevap verdim: “Bu!”
Arthur, “Yarın sen ve mürettebatın idam edileceksiniz ama önce mürettebatını astıracağım, onların ölümlerini izleyeceksin, Mary!” dedi ve hışımla arkasını dönüp gitti.
Gözlerimi devirdim ve yeniden samanlara uzanıp şapkam ile yüzümü kapattım. Arthur, bana bunları söylerken ne bekliyordu ki, oturup hüngür hüngür ağlamamı mı? Saçmalık!
Tam uyumak üzereyken demir kapımın parmaklıklarına sertçe vurulmasıyla, korkuyla yerimden sıçradım. Şapkam yere düşmüştü ve üzerimde uykunun getirdiği mahrumluk vardı. Gözlerimi ovuşturdum. “N’oluyor be?!” gelen tanıdık ses ile bir an dondum: “Uyan, Minik Kuş…”
Yavaşça başımı kaldırdığımda karşımda bütün ihtişamıyla Draven Blackwood, herkesin bildiği adıyla “Denizin Celladı” duruyordu. İsmini neredeyse hiç kimse bilmez, herkes onu “Denizin Celladı” olarak tanırdı.
Onun kılıcı kesinlikle öldürürdü ama asıl korkulan, onun zekasıydı. Bu yüzden korsanlar ona Denizin Celladı, diye seslenirler.
Ve Denizin Celladı, şu an karşımda bir asker kılığında duruyordu.
Normalde gören herkes onu, sağ gözünün üstündeki “kusur” olarak görülen dik ve uzun yara izinden tanıyordu. Ben o yara izini hiçbir zaman kusur olarak görmedim. Aksine bence o yara, onun siyah gözleriyle uyum sağlıyordu ama şu an onu tanımamda bu yara izinin bir katkısı yoktu, zaten o yara izini kapatmış. Onu asıl tanımama neden olan şey, kullandığı “Minik Kuş” kelimesiydi.
Onunla düşmandık. Aslında babalarımız da düşmandı ama bizim düşmanlığımız farklı bir geçmişe dayanıyordu.
Şaşkınlığımı üzerimden atıp ona göz devirdim ve yeniden samanların üzerine uzandım. “Bugün şanslı günümdeyim galiba. Bir Arthur, iki sen!” diye homurdandım ve yeniden şapkamı yüzüme koydum. Arthur’un adını duyunca Draven’in zaten koyu olan gözleri karanlıklaştı ama bana bir şey demedi. Draven, “Kalk hadi, gidiyoruz.” deyince şapkamı yüzümden çektim ve şaşkınlıkla ona baktım. “Ne?”
Draven’ın, bu halime gülmemek için kendini zor tuttuğu belliydi. “Kalk hadi, seni buradan çıkartmaya geldim.”
Olduğum yerde oturur bir pozisyon aldım. “Hadi oradan! Senden yardım isteyeceğime yarınki ölümümü beklerim daha iyi!”
Draven alayla konuştu: “Yok ya! Hem korsanlar Savaşı’nı başlat, hem de burada ölümünü bekle-”
“Korsanlar Savaşı mı başladı, bu kadar çabuk mu?” lafını kesen benim şaşkınlık dolu sesimdi. Draven başını aşağı-yukarı salladı. “Evet, başladı. Ha bir de, senin yüzünden bu aptal kıyafetleri giymişken seni burada bırakamam, kusuruma bakma!” dediğine kahkaha attım. Bir anda ciddileştim ve “Ne var biliyor musun, sen iyi ki krallık askeri olmamışsın. Peki Denizin Celladı, sana iki sorum var: Birincisi, beni buradan nasıl çıkarmayı planlıyorsun? İkincisi, sen ve ben düşmanız. Neden beni buradan çıkartmak istiyorsun?” sorularını yönelttim.
Draven başını iki yana salladı ve derin bir nefes verdi. “İlk sorunun cevabı: Şu an tüm mahkumlar uyuyor ve gece olduğu için askerlerin büyük bir çoğunluğu yok. İkinci soruna gelecek olursak, ben destekleyicilerdenim. Şimdi geliyor musun?” deyince ayağa kalktım. Etrafıma baktığımda gerçekten tüm mahkumlar uyuyordu. “Aslında iki sorum daha var…”
Draven derin bir nefes aldı. “Minik Kuş, rica ediyorum kalan sorularını buradan çıktıktan sonra sor.” Dedi tane tane. “Ama bir tanesi çok önemli…” dediğimde Draven, yeniden derin bir nefes aldı: “Tamam, sor.”
“Mürettebatım, onlara ne olacak? Çünkü onlar da yakalanmış…” dedim sesimdeki hüznü gizlemeye çalışarak.
Ne olursa olsun, mürettebatımı seviyordum işte…
Draven, beklemeden cevap verdi: “Mürettebatın geminde, seni bekliyorlar. Onlar yakalanmamış.” dedi ve cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açmaya başladı. “Ama Arthur bana onları yakaladığını söylemişti…” elimle alnıma vurdum.
Onunla evlenmeyi kabul etmem için bana yalan söylemiş. Neyse ki ortaya attığı yemi yutmamışım!
Draven hiddetle “O puşt ne dediyse yalan söylemiş!” dedi ve kapıyı açtı. Daha yumuşak bir sesle “Çık hadi, Minik Kuş.” Deyip elini uzatarak yol gösterdi.
Şapkamı yerden aldım ve yeniden kafama takıp zindandan çıktım. Draven ise kollumu tuttu ama dokunuşu sert değildi. Ben yürüdükçe ellerimdeki demir kelepçeler ses çıkarıyordu ve kelepçelerin sesi zindan koridorunda yankılanıyordu. Belime küçük bir hançer sıkıştırdı. Kulağıma eğildi ve “At arabasına binince ihtiyacın olacak. Büyük ihtimal yanımıza iki asker verecekler. Sana işaret verdiğimde iki askeri de öldüreceğiz, tamam mı?” diye fısıldadı. Kafamı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.
Yürürken yüzümü Draven’a çevirdim ve fısıltıyla konuştum: “Sana hiç güvenmiyorum, Draven…” ona ismi ile hitap etmeye sadece ben cürret edebilirdim, diğerleri onun ismini bile bilmeye korkarlar ama ben korkmuyorum.
Draven başını iki yana salladı ve sırıttı. “Sen kimseye güvenmezsin, Minik Kuş. Özellikle de bana güvenmezsin, bunu çok iyi biliyorum ama şu an bana güvenmekten başka çaren yok.” Diye fısıldadı.
Zindan kalesinden dışarı çıktığımızda iki asker bizi durdurdu. İçlerinden bir tanesi “Onu nereye götürüyorsun? Ayrıca, seni daha önce hiç görmemiştim…” sorusunu yöneltti. Draven hiç beklemeden “Zaten normalde sarayda çalışıyorum. Prens Arthur, onu yanına götürmemi istedi.” Dedi beni işaret ederek.
Asker başını salladı ve tam da Draven’ın tahmin ettiği gibi iki tane askeri yanımızda gitmesi için görevlendirdi ve önümüzden çekildi.
Büyük kapı açıldı ve kalenin bahçesinden çıktık. Yanımızda toplam üç asker vardı. İkisi, Draven ve benimle arabaya binerken diğeri atı sürmek için arabanın sürücü bölümüne geçti. Bir zaman sonra araba hareketlendi.
Askerlerden mavi gözlü olan Draven’a döndü ve “Baksana, Prens Arthur neden Kaptan Mary’i yanina çağırıyor?” sorusunu yöneltti. Yanındaki ela gözlü olan göz devirdi. “Hadi ama Robert! Prens Arthur’un, Kaptan Mary’e olan ilgisini bilmeyen mi var?”
Adının Robert olduğunu öğrendiğim asker başını iki yana salladı. “Biliyorum Bernad ama Prens Arthur daha bu sabah Kaptan Mary’in yanına gelmişken şimdi neden yanına çağrıyor?”
Bernad ciddileşti. “Oha lan, ilk defa haklısın!” ardından Draven’a döndü: “Söylesene, Prens Arthur neden Kaptan Mary’i yanına çağrıyor?”
Draven, “bilmiyorum” dercesine kafasını salladı. Kendimi daha fazla tutamayıp bir kahkaha koparttım. O sırada Draven beni dürtünce bakışlarımı ona çevirdim. Bana “Şimdi” dercesine bakıyordu. Kafamı salladım ve belimdeki hançerin sapını kavrayıp Draven’a baktım. Draven, belindeki kılıcı çıkarıp Robert’e sapladı. Ben de fazla beklemeden belimdeki hançeri çıkarıp Bernad’ı hançerledim. O an Draven de sürücüyü halletti ve atı sakinleştirip arabayı durdurdu.
Etrafı inceledi ve sırıttı. Sonra bana dönüp “Arabanın içine gir ve beni bekle. Hemen döneceğim.” Dedi ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Bense dediği gibi arabaya girip onu beklemeye başladım.
Aslında ona güvenmem çok saçmaydı. Zamanında o bana ihanet etmişken şu an ona nasıl güveniyorum, bunu bende bilmiyorum.
Bizim babalarımız düşmandı. İkisi de Yedili Konsey’in üyesiydi ama bir tahta iki kral olamayacağından dolayı düşmanlardı.
Draven’ın babası Kaptan Godric, yaklaşık bir yıl önce vefat etti. Babam, bu duruma sevinirken düşmanı Godric’den daha güçlü biri babamın düşmanı olmuştu: Kaptan Godric’in bile yapabileceklerinden korktuğu oğlu Denizin Celladı…
Bir yıl önce babasının yerine Yedili Konsey’e girmişti. İtiraf etmeliyim ki Denizin Celladı yani Draven’ın zekasına ve gücüne her defasında hayran kalıyorum. Bu hayranlık zamanında ihanete uğramama neden olsa da hâlâ hayran olmamak elimde değil…
Şimdi ise benim babam, Kaptan Sirius öldü ve yerine ben geçtim. Babam yerine Yedili Konsey’e girdim ve Korsan Savaşları başladı. Draven ise benim düşmanım olması gerektiği yerde destekleyicilerden olduğunu yani benim tarafımda olduğunu söylemişti. Peki neden bunu seçti, neden zamanında bana ihanet etmişken şimdi benden taraftaydı, işte bu kafamda büyük bir soru işaretiydi...
Beni bu düşüncelerimden ayıran Draven’ın “Minik Kuş, gel hadi!” diye seslenmesiydi. Sesini duyunca arabadan indiğimde bir an nefesim kesildi çünkü o, artık asker kılığındaki Draven değil, Denizin Celladı olarak karşımda duruyordu.
Üzerindeki beyaz gömleği kaslı kollarını belli ederken gömleğinin üzerinden giydiği, vücudunu saran kahverengi cepkeni vücut kaslarını kapatsa da geniş omuzlarına ters düşen ince belini ortaya çıkarıyordu. Siyah pantolonu, kahverengi çizmeleri ve belindeki kılıcı, giydiği kıyafetleri daha muhteşem kılıyordu. Boyu yanlış hatırlamıyorsam iki metre dört santimdi. Gözlerim yüzüne tırmandığında sağ gözünün üzerindeki uzun yaranın tekrar ortaya çıktığını gördüm. Hayır hayır, o yara kesinlikle kusur olamazdı. Aksine, kusursuz yüzü ve siyah gözleriyle uyum sağlar nitelikte, korsanlığın ona verdiği bir hediyeden başka hiçbir şey olamazdı. Dağınık, siyah saçları ise yüzüne ahenk katıyordu. 32 yaşında olmasına rağmen hala 22 yaşındaki hali gibi yakışıklıydı. Yani on sene önceki, bana ihanet ettiğindeki yaşı gibi…
Birden gelen sesle irkildim: “Ne oldu, Minik Kuş? Neden beni yiyecekmiş gibi bakıyorsun?” O an nefes almadan ve ağzım açık bir şekilde Draven’ı izlediğimi fark ettim. Hemen kendimi toparladığımda gözlerim kızgınlıkla açıldı. Şaşkınlıkla karışık sinirle “Ne seni yiyecekmiş gibi bakması be?! Kafandan uydurma!” dediğimde Draven, kocaman bir kahkaha attı ve başını iki yana salladı. “Peki, öyle olsun. Hadi gel, bileğindeki zinciri çıkaracağız.” Dedi. Daha sonra elini ileriye uzattı: “Bayanlar önden...”
