Koridorun ilerisindeki o karanlık, kasvetli köşelerden yankılanan fısıltılardan ve zihni bulandıran rulet çarkı seslerinden yavaşça, nefeslerini tutarak uzaklaşmaya çalışırken, küçük Zeynep anne ve babasının önünde yürüyordu. Adımları, altındaki yaşlı ve yorgun tahta döşemelerin gıcırtısıyla gecenin sessizliğini keserken birden durdu. Koridorun tam solunda, diğer duvarlardan ve kapılardan farklı olarak üzerinde beyaz boyası yer yer dökülmüş, rutubetten kabarmış, eski ve kasvetli ahşap bir kapı duruyordu. Kapının hemen üzerinde, zamanında buranın bir çocuk odası olduğunu gösteren solmuş, mavi tonlarında eski bir tabela vardı.
Zeynep, başını hafifçe yana eğerek o kapıya baktı. Gözlerinde ne bir korku ne de şüphe vardı; sadece uzun süren yolculuğun ve bu garip evin getirdiği yorgunluk okunuyordu.
"Baba... Burası benim odam olmalı," dedi Zeynep, cılız, titrek ve yorgun bir sesle. Başını çevirip arkasındaki anne ve babasının endişeyle gerilmiş yüzlerine baktı. "İçeri girebilir miyiz? Çok yoruldum, artık burada uyumak istiyorum, lütfen..."
Hakan, kızının üzerine doğru yürüdü ve kapının pirinç kulaklıklı, pas lekesi içindeki kolunu aşağı indirmek için elini uzattı. Ancak parmakları soğuk metale değdiği an, evin içinde yankılanan tok ve mekanik bir tıkırtıyla içeriden kilit mekanizması devreye girdi. Kapı açılmamıştı; aksine içeriden kendi kendine kilitlenmişti. Hakan, yaşadığı şokun ardından bütün gücünü toplayarak kolu tekrar aşağı çekti, ardından omzuyla hafifçe itti ama kapı milisaniye bile oynamadı. Sanki kapının arkasında tonlarca ağırlıkta demir ve taş yığılmıştı; tahta yüzey bir kaya parçası gibi sabitti.
Tam o sırada, ahşap kapının tam ortasında, üzerinde ne bir delik, ne bir vida ne de herhangi bir kablo bağlantısı olmaksızın, sanki tahtanın damarlarından sızıyormuş gibi parlak, neon kırmızısı rakamlardan oluşan küçük bir dijital ekran ve hemen altında tuş takımı belirdi. Ekranın üzerindeki harfler ve sayılar, yanıp sönen cehennemî bir alev gibi inip kalkarak, okuyanların kanını donduran o korkunç cümleyi yazdı:
“İlk kaybettiğin miktarı gir, yoksa bu kapı sonsuza dek kilitli kalacak.”
Hakan, gördüğü bu yazı karşısında hayatının en büyük darbesini almış gibi geriye doğru bir adım atarken soluğu kesildi. Göz bebekleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi büyümüş, alnından süzülen soğuk terler şakaklarından aşağı hızla boşanıyordu. Beyni uyuşmuştu; sayılar, tarihler, paralar, masalar birbirine girmişti. Hayatı boyunca o kadar çok kaybetmişti ki, hangi gecenin, hangi masanın, hangi lanet bahis oyununun ilk büyük kaybı olduğunu hatırlaması tıbben ve aklen imkansızdı. Kendi elleriyle kurduğu o borç çarkı, hayatının her alanını sardığı gibi, şimdi küçük kızının uyumak istediği odanın kapısında bir şifre kilit olarak karşısına dikilmişti.
Elif, kocasının arkasında nutku tutulmuş, kaskatı kesilmiş bir halde durduğunu görünce hızla öne atıldı ve kapının üzerindeki o kan kırmızısı yazıyı kendi gözleriyle okudu. Gözlerindeki o derin korku ve çaresizlik, bir anda yerini yakıcı, zehirli bir öfkeye bıraktı. Ellerini Hakan'ın omuzlarına koyup onu şiddetle sarstı, sarsarken de hınçla bağırdı:
"Ne yazıyor orada Hakan? Hangi kayıp? Hangi miktar Allah aşkına?" diye haykırdı Elif, sesi dar koridorun taş duvarlarında defalarca yankılanarak büyüdü. "Zeynep'in odasına girmeliyiz! Kızımızın uyuyacağı kapıyı hangi lanet borcunla, hangi kumar hatanla kilitledin sen? Çabuk söyle, hangi parayı istiyor bu ev bizden? Hangi karanlık sırrını kapı yaptın buraya?"
Hakan, titreyen, buz gibi kesilmiş ve hissizleşmiş parmaklarını o tuş takımına doğru uzattı ama parmak uçları ekrana birkaç santim kala havada kaldı; tuşlara dokunmaya bir türlü cesaret edemedi. Çünkü biliyordu ki yanlış bir tuşa basmak, sadece bu kapının kilitli kalmasına değil, evin derinliklerinden, tavan arasından ve tahta döşemelerin altından gelen o uğultulu seslerin daha da yaklaşmasına, gölgelerin üzerlerine çullanmasına sebep olacaktı. Arkalarındaki koridorun karanlığından ise, rulet çarkının o sinir bozucu, hipnotize edici dönüş sesi ve alaycı fısıltılar yeniden, bu kez çok daha yüksek bir sesle yükselmeye başlamıştı. Ev, onları yavaş yavaş yutmaya hazırlanıyordu.