Öleceksem bile, nedeni hipotermi olmayacaktı.
Kaz tüyü bir uyku tulumunu beş çanta dolusu malzeme, yün battaniyeler, uyku tulumları, parmak ısıtıcılar ve zemin matlarıyla birlikte Jeep Wrangler’ımın arka tarafına tıkıştırıp bağlarken bundan emindim. Idlewilde’a üç saatlik yolculuk sırasında hiçbir şeyin uçup gitmeyeceğine ikna olunca, bagaj kapağını kapadım ve ellerimi pantolondan bozma şortuma sildim.
Cep telefonum Rod Stewart’ın “If you want my body”[i] diye şarkı söylemesiyle çalmaya başladı ve “and you think I’m sexy”[ii] kısmını Rod’la birlikte söyleyebilmek için açmadan önce biraz bekledim. Yolun karşı tarafında Bayan Pritchard oturma odasının camını çarparak kapadı. Haydi ama. Mükemmel bir zil sesinin ziyan olmasına izin veremezdim ya.
“Selam, fıstık,” dedi Korbie telefonun diğer ucunda sakızının balonunu patlatarak. “Programa uyuyoruz değil mi?”
“Minik bir sorun var. Wrangler’de yer kalmadı,” dedim dramatik bir iç çekişle. Kendimi bildim bileli Korbien iyi arkadaşımdı ama birbirimize birbirimize daha çok kız kardeş gibi davranırdık. Onunla dalga geçmek, eğlenceliydi. “Uyku tulumlarını ve malzemeleri sığdırdım ama spor çantalarından birini bırakmamız gerekecek. Pembe saplı lacivert olanı.”
“Çantamı bırakırsan, paramla da vedalaşabilirsin.”
“Zengin aile kartını oynayacağım tahmin etmeliydim.” “Paran varsa havasını da atacaksın. Her neyse, bütün suç boşanmak için annemi tutan insanlarda. Öpüşüp barışabilselerdi annem işsiz kalırdı.”
“O zaman da senin taşınman gerekirdi. Bence boşanma harika bir şey.”
Korbie keyifle kıkırdadı. “Az önce Kayayı aradım. Henüz toplanmaya başlamamış ama hava kararmadan Idlewilde’da bizimle buluşacağına yemin ediyor.” Grand Teton Milli Parkında görülmeye değer bir kulübe olan Idlewilde, Korbie’nin ailesine aitti ve önümüzdeki hafta boyunca, medeniyetle bütün ilişkimiz o kulübeyle sınırlı olacaktı. “Ona saçaklardaki yarasaları kendini temizlemek zorunda kalırsam, uzun ve masum bir bahar tatili geçireceğinden emin olabileceğini söyledim,” diye ekledi.
“Ailenin bahar tatilini erkek arkadaşınla geçirmene izin verdiğine hâlâ inanamıyorum.”
“Şey…”dedi Korbie tereddütle.
“Biliyordum! Bu işin içinde bir iş var!”
“Calvin de göz kulak olmak için geliyor.”
“Ne?”
Korbie öğürür gibi bir ses çıkardı. “Bahar tatili için eve geliyor ve babam onu bizimle gelmeye zorluyor. Bu konuyu Calvin’le konuşmadım ama büyük olasılıkla kızmıştır. Babamın ona ne yapacağım söylemesinden nefret ediyor. Özellikle de artık üniversitede olduğu için. Ruh hali korkunç olacak ve buna katlanmak zorunda kalacak olan benim.”
Cipin tamponuna oturdum. Bir anda dizlerimin bağı çözülmüştü. Nefes alırken canım yanıyordu. O anda Calvin’in hayaleti her yerdeydi. İlk öpüşmemizi hatırlıyordum. Evlerinin arkasındaki dere yatağında saklambaç oynarken parmağını sütyenimin askısına geçirmiş ve kulaklarımda sivrisinekler vızıldarken, dilini ağzımın içine itmişti.
Ve ben olayı günlüğüme kusturacak kadar uzun uzadıya yazarak beş sayfamı ziyan etmiştim.
“Kasabaya gelmesi an meselesi,” dedi Korbie. “Berbat, değil mi? Onu unuttun, herhalde değil mi?”
“Hem de nasıl,” dedim sesimin bıkkın çıkmasını umarak. “Tuhaf olmasını istemem, biliyorsun.”
“Lütfen. Ağabeyini düşünmeyeli asırlar oldu.” Sonra, “Sana ve Kayaya ben göz kulak olsam?” deyiverdim. “Annenlere Calvin’e ihtiyacımız olmadığım söyle.” İşin aslı, Calvin’i görmeye hazır değildim. Belki de bu yolculuktan caymalıydım. Hasta numarası yapardım. Ama bu benim yolculuğumdu. Bunun için çok uğraşmıştım. Calvin’in bu seyahati mahvetmesine izin vermeyecektim. Zaten gereğinden fazla şeyi mahvetmişti.
“Kabul etmezler,” dedi Korbie. “Calvin bu akşam bizimle Idlewilde’da buluşacak.”
“Bu gece mi? Ya eşyaları? Toplanacak zamanı olmayacak,” dedim üstüne basarak. “Biz günlerdir toplanıyoruz.”
“Burada Calvin’den bahsediyoruz. Adam yarı dağ adamı sayılır. Bir dakika, diğer hatta Kaya var. Seni tekrar ararım.”
Telefonu kapatıp çimlerin üstüne yayıldım. Nefes al, nefes ver. Tam geçmişi geride bırakmışken, Calvin tekrar hayatıma giriyor ve beni ikinci raunda sürüklüyordu. İşin ironisine kahkahayla gidebilirdim. Alaycı bir tavırla, son sözü illa o söyleyecek, diye düşündüm.
Elbette hazırlanmak için zamana ihtiyacı yoktu. Calvin, Idlewilde çevresinde dağ yürüyüşleri yaparak büyümüştü. Büyük olasılıkla eşyaları gardırobunda hazır bekliyordu.
Hafızamı birkaç ay öncesine, sonbahara geri sardım. Calvin beni terk ettiğinde Stanfordda birinci sınıfa başlayalı beş hafta olmuştu. Beni telefonda terk etmişti. Yanımda olmasına gerçekten ihtiyaç duyduğum bir gece. Düşünmek bile istemiyordum. O gece yaşananları hatırlamak bile canımı yakıyordu. Ve nasıl bittiğini.
Sonrasında Korbie bana acımış ve beni neşelendirmesini umarak, her zamankinin aksine, yaklaşan son sınıf bahar tatilimizi benim planlamama izin vermişti. Diğer iki yakın arkadaşımız Rachel ve Emilie bahar tatili için Havvaii’ye gidiyorlardı. Korbie ve ben tatilimizi onlarla birlikte Oahu kumsallarında geçirmeyi düşünmüştük ama cezaya doymayan biri olan ben, Havvaii’ye adios demiş ve altı ay sonra Teton Sıradağları’na gitmek üzere hazırlanacağımızı söylemiştim. Korbie neden orayı seçtiğimi anladıysa bile, konuyu açmama duyarlılığını göstermişti.
Calvin in bahar tatilinin bizimkiyle çakışacağını biliyordum. Tıpkı onun dağ yürüyüşlerini ve Tetonlar’da kamp yapmayı ne kadar sevdiğini de bildiğim gibi. Seyahatimizi duyunca, kendini de davet ettireceğini ummuştum. Onunla zaman geçirmeyi, beni farklı gözlerle görmesini ve benden vazgeçme aptallığını gösterdiğine pişman olmasını umutsuzca istiyordum.Ancak ondan hiç haber almadığım ayların sonunda mesajı nihayet almıştım. Seyahat fikri ilgisini çekmemişti çünkü ben ilgisini çekmiyordum. Tekrar bir araya gelmemizi istemiyordu. Bize dair bütün umutlarımdan vazgeçmiş ve kalbimi taşlaştırmıştım. Calvin’le işim bitmişti. Artık bu yolculuk sadece benimle ilgiliydi.
Zihnimi anılara kapadım ve bundan sonraki adımlarımı düşünmeye çalıştım. Calvin eve dönüyordu. Sekiz ay sonra onu görecektim, o da beni görecekti. Ne diyecektim? Tuhaf bir ortam olacak mıydı?
Elbette tuhaf olacaktı.
Bir sonraki düşüncemin inanılmaz derecede boş olmasından utandım: Beni son görüşünden bu yana kilo almış mıydım acaba? Sanmıyordum. Hem zaten dağ yürüyüşü için yaptığım koşu ve ağırlık kaldırma egzersizleri bacaklarıma biçim kazandırmıştı. Seksi bacaklar düşüncesinden güç almaya çalıştım ama daha iyi hissetmemi sağlamadı. Daha çok kusacak gibi hissediyordum. Şu anda Calvin’i göremezdim. Her şeyi geride bıraktığımı sanmıştım ama acı tekrar yüzeye çıkıyor, göğsümde şiştikçe şişiyordu.
Kendimi birkaç derin nefes daha almaya zorladım ve kendimi toplamaya çalışırken, arka planda Wrangler’ın radyosunun çaldığım duydum. Bir şarkı değil, hava durumuydu.
“… Güneydoğu Idaho’yu iki fırtına dalgasının etki altına alması bekleniyor. Bu geceden itibaren yağmur olasılığı, fırtına ve güçlü rüzgâr ihtimali eşliğinde, yüzde doksana kadar çıkacak. ”
Güneş gözlüğümü kafama kaldırdım ve gözlerimi kısarak bir ufuktan diğerine uzanan masmavi gökyüzüne baktım. Tek bir bulut emaresi bile yoktu. Her ihtimale karşı, yağmur yağacaksa bile yağış başlamadan yola çıkmış olmayı tercih ederdim. Idaho’dan ayrılıp fırtınayı arkamızda bırakarak Wyominge doğru gidecek olmamız iyi bir şeydi.
Evin pencereleri açık olduğu için, “Baba!” diye seslendim.
Birkaç saniye sonra babam ön kapıda göründü. Ona bakmak için boynumu çevirdim ve en iyi cici kız suratımı takındım. “Benzin için paraya ihtiyacım var, babacığım.”
“Harçlığına ne oldu?”
“Seyahat için bir şeyler almam gerekti,” diye açıkladım.
Başını bilmiş bir tavırla sallayarak, “Sana paranın ağaçta yetişmediğini söyleyen olmadı mı?” diye takıldı.
Yanma koşup yanağını öptüm. “Benzin için gerçekten paraya ihtiyacım var.”
“Elbette vardır.” Hafifçe iç geçirerek cüzdanım açtı. Bana rengi solmuş, eski görünümlü dört yirmilik verdi. “Benzin göstergesinin çeyreğin altına düşmesine sakın izin verme, beni duyuyor musun? Dağlara çıktıkça benzin istasyonları da seyrekleşir. Hiçbir şey yolda kalmaktan daha kötü olamaz.”
Parayı cebime attım ve melekleri aratmayacak bir gülümsemeyle, “Yastığının altında cep telefonun ve bir çekme halatıyla uyusan iyi olur,” dedim.
“Britt…”
“Şaka yapıyorum, baba,” dedim kıkırdayarak. “Yolda kalmam.”
Wrangler’a bindim. Üstünü açtım. Güneş, koltuğumu ısıtmak konusunda iyi iş çıkarmıştı. Sırtımı dikleştirip dikiz aynasında kendime baktım. Yaz sonu geldiğinde, saçlarım saman rengi kadar açılmış olacaktı. Ve diğerlerine on kadar yeni çil eklenmiş olacaktı. Baba tarafından Alınan genleri almıştım. Anne tarafındansa İsveç. Güneş yanığı ihtimali. Yüzde yüz. Yolcu koltuğundan hasır bir şapka alıp kafama geçirdim. Ama kahretsin ki ayaklarım çıplaktı.
Market için mükemmel bir kılık.
On dakika sonra markette bardağımı ahududulu smoothie doldurmakla meşguldüm. Üstünden biraz içip bardağı tekrar doldurdum. Kasada çalışan Willie Hennessey bana kötü kötü baktı.
“Tanrı aşkına,” dedi. “Keyfine bak.”
“Madem öyle diyorsun,” dedim neşeyle ve tekrar doldurmadan önce pipeti dudaklarımın arasına kıstırdım.“Burada düzeni benim sağlamam gerekiyor.”
“İki minik yudum, Willie. İki yudumdan kimse iflas etmez. Ne ara böyle huysuz oldun?”
“Sen buzlu içecek aşırmaya başlayalı ve benzin pompasını çalıştıramıyormuş gibi yapıp deponu bana doldurtalı beri. Buraya her gelişinde, kendimi tekmelemek istiyorum.”
Burnumu kırıştırdım. “Ellerimin benzin kokmasını istemiyorum. Ve sen benzin doldurmak konusunda çok iyisin, Willie,” diye ekledim pohpohlayıcı bir gülümsemeyle.
“Kusursuzluk pratikten gelir,” diye mırıldandı.
Benzinimi doldurmaktan hoşlanmıyorsa, Willie kendine başka bir iş bulsa iyi olur, diye düşünerek ve Twizzlers ve Cheez-Its arayarak çıplak ayakla rafların arasında ilerlerken, ön kapının çanı şıngırdadı. Daha ayak seslerini bile duymadan, bir çift nasırlı el arkadan gözlerimin üstüne örtüldü.
“Bil bakalım ben kimim?”Tamdık sabun kokusu beni dondurmuştu sanki. Tenimin, dokunuşunun altında ısındığını hissetmesin diye dua ettim. Sesim bir süre çıkmadı. Gırtlağımdan aşağı acı verici bir şekilde inip içimde bir yere sinmişti sanki.
“ipucu ver,” dedim, sesimin sıkkın çıktığını umarak. Ya da biraz rahatsız. Kırgının dışında her şey kabuldü.
“Kısa. Şişko. Çirkin bir şekilde dişlek.” Bunca ay sonra, pürüzsüz, alaycı sesi aynı anda hem tanıdık hem yabancı geliyordu. Varlığını bu kadar yakınımda hissetmek heyecandan başımın dönmesine neden oluyordu. Burada, marketin orta yerinde ona bağırmaktan korkuyordum. Ve bana çok fazla yaklaşmasına izin verirsem, ona bağırmam, diye korkuyordum. Ve bağırmak istiyordum. Sekiz ayımı ne söyleyeceğimin provasını yaparak geçirmiştim ve şimdi dökülmeye hazırdım.
“Bu durumda… şansımı… Calvin Versteeg’den yana kullanmam gerekecek.” Umursamaz bir kibarlıkla konuşmuştum. Bundan emindim. Ve daha büyük bir rahatlama düşünemiyordum.