# Fantastik komedi hikayemde yanımda olduğunuz için hepinize teşekkür ederim. #
KORİDOR
I. KÖŞE
0. Gün: Kırmızı Zümrüt
Bazen her şey tepetaklak olur. Mesela altında saklandığınız masa. Bazen her şey tepetaklak olur ve siz bütün yenilginizle açığa çıkarsınız. Benim hayatım ise, ışık hızıyla yere çakılırken selfie çekmekten ibaret.
Ne mi oldu? Yine faka bastım.
Faka basmak. Ne ilginç bir deyim, değil mi? Fak kelimesi tuzak anlamına geliyormuş meğer, geçen sefer bastığımda merak edip bakmıştım, oradan biliyorum. Her yakalanışımda aynı şey geçer çünkü aklımdan:
Yine faka bastım.
Eşini aldatırken fotoğrafını çekmem için tutulduğum zampara adam ve yanındaki kızıl kadın, epey hareketli dakikaları esnasında odadaki geniş masaya çarpıp yere devirirken, düşündüğüm şeyler bunlardı.
Yere çömelmiş bir halde açığa çıkınca masumca sırıttım.
Fotoğraf makinem cebimdeydi en azından, bu kez kırılmayacaktı. Çünkü insanlar gizlice fotoğraflandığında nedense çok sinirleniyor ve fotoğraf makinelerini yere atıp üstüne basmaya meylediyorlar.
"Merhaba!" diyerek el salladım. "Küpemi gördünüz mü?"
"Erdem, kim bu kadın?!"
Kırmızı saçlı kadın sesinin en tiz tonunda çığlık atarken suratımı buruşturdum. Kimim ben sahi? Beni varoluş sancısına sürüklemenin sırası mı şimdi kadın? En azından kim olmadığım belli.
"Karısı değilim çok şükür."
"Ne diyorsun sen be? Erdem, kim bu kadın dedim!"
"Hayatım, yemin ederim tanımıyorum!"
Kadının kıskançlık krizi ne de yersizdi ama. Haydi bu zengin olduğu kadar ahlaksız da olan adam karısını seninle aldatacak, seni de benimle aldatacak kadar maharetli oldu diyelim; ne diye masanın altına saklasın beni? O nasıl çarpık bir kurgu öyle.
Yarı çıplak vücutlarına bakışlarımı yoğunlaştırmamaya çalışarak ayağa kalktım. Karşımda sarmaş dolaş, soluk soluğa dikiliyor ve otel odalarında bulunuşumu açıklamamı bekliyorlardı. Yerinde bir davranış ama bunu yaparken birbirlerinden biraz ayrılmalarını tercih ederdim, en azından etik sebeplerden.
Bir bakalım. Az önce ne söylemiştim ben? İnsanın hayatında birden fazla çeşitte yalan olunca, bir yerden sonra bunlar karışabiliyor.
"Şey... Küpem! Küpemi düşürmüşüm de. Aile yadigarıdır. Bu sabah çıkışımı yapmıştım çünkü, dün gece bu odada kaldım da. Buralardadır dedim. Ona bakıyordum."
Pis pis bakıyorlarken -aslında adam sadece işine devam etmeyi arzu ediyor gibiydi- tekrar el salladım şirince.
"Koridora da bakayım ben en iyisi. Kolay gelsin, iyi günler..."
Kolay gelsin mi? Tabii. Boşanma davasında kolay gelsin pis herif!
"Ben anladım, ben anladıııım. Gel bakayım sen şöyle!"
Arkamdan gelen öfkeli ses üzerine daha da hızlandım. Zaten fotoğraf çekemediğim için paramı alamayacağım, bari kaçayım, değil mi? Çünkü insanların çoğu böyle durumlarda şiddete yakın oluyor ve ben -çok gerekmedikçe- kendimi tutmaya yemin ettim.
"Seni Şevval tuttu!"
Sakince durup arkama döndüm. "Ne münasebet."
Bu duyduğunuz, hayatımda en çok kullandığım cümle olabilir. Çünkü insanlar her şeyi bildiğini sanır. Ne münasebet efendim!
Esmer ve öfkeli adam sinirle soludu ve şişman, terli vücudu daha da genişledi, kızarıp morardı. Çok ayıp. Gerçekten. Hem aldatıyor, hem de yakalanınca sinirleniyor.
"Söyle, karım mı tuttu seni? Bir kanıt elde ettin mi, konuş!"
Masayı devirmeseydiniz ediyordum ne güzel... Diyemedim. Ya dayak yiyeceğim ya da paramı alamayacağım. Bir dakika. Zaten fotoğraf iptal olduğu için paramı alamayacağım ki. Dolayısıyla artık fark etmiyor. Odanın kapısına geri geri yürürken hızla yuvarladım kelimeleri.
"Tam isabet bir keşif olacaktı ama... Her şeyi mahvetmekte üstünüze olmadığı açıkça belli. Sizi -sadece bu yönden- anlıyorum, ben de aynı dertten muzdarip sayılırım. Hiçbir şey çekemediğimi bilmek belki muhtemel tehditlerinizi geciktirir, şimdi de yüksek müsaadenizle kaçacağım."
Koşmaya başlamadan önce neden haber verdiğim hakkında benim de bir fikrim yok. Bazen çenemizi tutamayız. Mesela dayak yemek ya da takip edilmek, büronuzun basılması gibi şeyler mevzu bahisken. Hoş olmayan ama yakından tecrübe ettiğim bazı durumlar işte.
İşte bu, bununla birlikte bu ay içinde beşinci yakalanışım etti. Böyle başarısız bir dedektif anlatacak size bu hikayeyi.
Yani bendeniz. Leyla Bulur.
Annem her zaman adımı yansıttığımı söyler: Leyla, gece demekmiş. Tıpkı gece gibi siyah saçlı, Leyla kadar dalgın ve bir de dolu olmayan her konuda hadsiz seviyede gevezeymişim. Sonuncusunun adımla nesnel veya öznel açıdan bir ilgisi yok ama anlatamıyorum.
Soyadım ise annemin beni özel dedektif olmam için doğurduğuna dair kanıt niteliğinde değil de ne? Ona da ikna edemedim annemleri ama olsun.
Kabul ediyorum, kariyer seçimimde birtakım hatalar oluşmuş olabilir. Polislikten atılmam da hoş bir gelişme değildi pek. Ama dedektiflikte başarısız olmamda şahsi hiçbir suçum yok, buna eminim.
Bu hikayede olacak olan tüm çılgın şeylere hazır mıydım? Bu hususta bir miktar kararsızım. Her şeyin nasıl başladığını önceden bilmek isterdim. Böylece daha az saçmalayabilirdim belki.
Her şey, az önce anlattığım rezaletten dönüp büromda pineklediğim gün başladı. Belki de daha önce...
Ofisimin kapısına vurulduğunda kafamı yavaşça kaldırdım kollarımın üzerinden. Ne güzel uyuyordum, kimdi bu rahatsız eden şimdi?
"Girin!" diye seslenirken, gözlerimi ovuşturup numarasız kemik gözlüğümü taktım, daha bilgili bir görüntü için. Biraz daha ayılınca aklım da başıma gelmişti nihayet.
Bir iş teklifi gelmiş olabilirdi ve ben az kalsın uykuyu tercih edecektim. Uyku müthiş biri olabilirdi ama para da en az onun kadar harikuladeydi. Bende nadiren bulunduğu için emindim bundan.
Kapı nazikçe açıldı ve içeriye kır saçlı bir kafa uzandı. Sahibi büyük adımlarla masamın karşısına gelirken saygıyla ayağa kalktım. Elimi sıkan eli, tıpkı yüz ifadesi gibi sertti.
"Merhaba, Leyla Hanım. Nasılsınız?"
Ciddi bir ses tonuyla konuşup masamın önündeki maun sandalyeye oturdu orta yaşlı adam. Bu, dün telefonda görüştüğüm adamdı, hatırlamıştım. Kendileri çok ama çok zengin olduğu için damarlarımda akan kan, dans eden Türk lirası işaretleriyle doldu birden.
"Merhaba Selim Bey." diyerek başımı salladım. Koltuğumun yüksekliği bana avantaj kazandırıyordu. "Teşekkür ederim. Siz nasılsınız?"
"Teşekkürler. Çok vaktim yok, hemen konuya gireceğim."
Ceketinin iç cebinden bir kağıt çıkararak bana uzattı.
"Buyrun." dedim sakince.
Üstünlük bendeymiş gibi davranmaya çalışıyordum. Oysa çok iyi biliyordum ki Selim Salim kadar zengin bir adam bu işte benden çok daha iyilerine gidebilirdi. Pek namı duyulmuş biri sayılmazdım.
Pekâlâ, aslında hiç namı duyulmuş bir dedektif değilimdir.
"Batı Atalay." diyerek kağıdı gösterdi, "Her hareketini, ben size durun diyene kadar takip etmenizi istiyorum. Aldığı nefes sayısına bile hakim olmanızı. Gölgesi gibi olmalısınız."
Kaşlarımı kaldırdım. "Buna ihtiyaç duyma sebebinizi öğrenebilir miyim?"
Sorumu duymazdan geldi. Gözleri masamın üzerindeki çakıdaydı. Babamın doğum günümde verdiği, yanımdan asla ayırmamamı tembihlediği gümüş kabzalı küçük şey. Üstünde küçücük, kırmızı bir taş vardı.
Eski bir polis, şimdi de bir dedektif olarak silahımı yanımdan asla ayırmazdım zaten. Yine de manevi değeri olduğunu düşünerek ve babamı da kırmamak adına hep yanımda taşıyordum. Sürekli üstümde olması gerektiğini, hayal bile edemeyeceğim kadar değerli olduğunu söylerken epey ciddi görünüyordu babam.
Ne diyelim, inşallah çok para ediyordur.
"Aynı zamanda... Onu korumanızı istiyorum."
"Neyden?"
Oturduğu gibi yavaşça kalktı. Doğrulup uzun boyuna erişirken gözlerimin içine bakıyordu. Biraz ürkmüştüm ama burada ruhsatlı silahı olan bendim. Gördüğünüz üzere bir çakım ve hakim olduğum üç savunma sanatım da var. Yani inşallah.
"Tüm işlerinizi bırakıp yalnızca buna yönelebilirsiniz. İstediğiniz miktarın bir önemi yok benim için. Avans olarak, istediğiniz kadarı hemen bugün hesabınıza aktarılacak."
Sorularımı önemsemeden, bakışlarındaki gizli tehditle konuşmuştu. Belirsiz bir zaman için satın alınıyordum anlayacağınız...
Bu aşağılayıcı tavırlara rağmen, kararımı vermem birkaç saniyemi aldı.
Mide gurultumu hissedişim de bunda hızlandırıcı bir etki yapmış olabilir.
Kafamı salladım kendimden emin bir şekilde. "Bugün itibariyle başlayacağımdan emin olabilirsiniz. İletmeniz gereken bilgilere de açığım."
Karizmatik adımlarla çıktığında hevesle kalktım. Güzel bir iş gibi gelmişti. Son görevlerimden -aslında bütün görevlerimden- sonra en azından.
Güzel bir iş... Her şeyin başını böyle tarif etmek ne garip ama.
Her neyse, devam edelim...
Elime telefonumu alıp keyifle bürodan çıktım. Israrla atılmış mesajlara bakmadım bile. Zuhal'di elbette, en yakın arkadaşım. Ona böyle bir işi söyleyemezdim. Hem aşırı meraklı hem de detaycıydı. Kötümser yapısı da cabası. Verilen görevin tuhaflığından şüphelenir ve vazgeçirmeye çalışırdı beni.
Ne kadar süre korumalık yapacağımı bilmiyordum ama birkaç hazırlık yapmam gerekiyordu. Zuhal'e kısa bir mesajla uzun süreli bir görev aldığımı söyledim ve özel hattımı eve bıraktım. Kimsenin bilmediği iş hattım yeterli olurdu.
Çok pahalı olmayan bir ajanstan spor bir araba kiraladım hemen, büyük bir sevinçle. Ehliyet almaya zor yetmişti param zamanında. Şimdi verilen parayla her şeyi rahatça yapabilirdim. Hatta gaza gelmişken iki yıldızlı bir otel odası da tutuverdim, lazım olursa konaklarım diye.
Evet, biliyorum. Gönül isterdi ki beş yıldızlı bir otel odası tutayım ama... Verilen avansla borçlarımı zor kapattım desem, yeterli olur sanırım.
Bir sırt çantasına acil durumlarda gerekli olabilecek birkaç parça eşya koydum ve onu da arabanın bagajına yerleştirdiğimde, artık "gölge" olmaya hazırdım.
Geriye gidilecek tek bir yer kalmıştı. Kuaför!
"Bana kısa saç lazım. Hangi modeller var?"
Kuaför kadın bana bayık gözlerle baktı. Hızlı hareket eden biriydim ben, kabul. Ama başka türlü hayata nasıl yetişilir?
"Nasıl bir şey istersiniz?"
Düşündüm.
Bu arada evet, her görev için ayrı şekilde hazırlanırım. Mükemmel bir dedektif değil miyim sizce de? Bu zamana kadar nasıl parasız kaldım, anlaması güç.
"Rahat bir şey olmalı. Rahat bir şey... Şu nasıl?"
Dükkanın içindeki manken posterlerinden birini gösteriyordum elimle. Omzuna gelmeyen, kat kat, arada yeşiller olan saçı gayet havadar görünüyordu doğrusu. Önümdeki günlerde nasıl aksiyonlara karışacağım belli olmadığından, her şeyimle son derece pratik olmalıydım.
"Burnunuz çok ön plana çıkar ama?"
Suratını buruşturarak baktığı burnuma gitti elim. Ne olmuş biraz büyükse? Burnum ön plana çıkmak istiyorsa buna karışabilir miydik? Asla.
"Bir önemi var mı?" diye karşı saldırı yaptım. Görünümün ehemmiyetini göz ardı edengillerdenim.
Tek kaşımı kaldırmış, oldukça karizmatik -bence- bir şekilde bakıyordum. Sarı topuzlu kafasını salladı sadece. Pek umurunda değildim, yüz çizgilerine yerleşmiş derin somurtmaya bakılırsa hayattan bezmiş birisiydi.
O saçlarımla uğraşırken ben telefonumla Batı Atalay'ı araştırdım. Söylemesi zevk veren bir isimdi doğrusu.
Batı Atalay. Güzel bir tamlama, ses uyumu, cinas ve benzeri bir şeyler.
Sosyal medyada bulamadım bir türlü. Birkaç kişi vardı ama Selim Bey'e sorduğumda onlar olmadığını söyledi. Ben de mecburen sadece onun verdiği bilgiler üzerinden ilerlemeye karar verdim. Adres bilgilerini bana göndermişti, uzak bir semtte değildi.
Yaklaşık bir saat süren hummalı araştırmalarımdan sonra rotam hazırdı. Not defterimi kapattım ve aynaya baktım. Ve öylece kalakaldım. 'Neden neden neden?!' diye çığlıklar atarak sokaklarda koşmuyorsam yalnızca isyanı sevmeyen yapımdan ötürü. Arşimet'e özendi demesinler diye de olabilir.
"Yok canım!?"
İstemsiz bir gülüşle çarpılmıştı ağzım. Saçlarım gizli görev için biraz dikkat çekici hale gelmişti. Kadına derdimi anlatmaya çalışan bir bakış attım. Soluk gözlerinde zerre değişim olmadı.
Yani tamam, burası sokak arasında ve neredeyse bedava olan bir dükkândı ama... Herkes, o fotoğrafı gösterirken, SADECE saç modelini kast ettiğimi anlayabilir!
"Yeşil bunlar!?" diye sordum dehşetli ifademi bozmadan.
"Farklı bir renk mi olacaktı?"
"RENK OLMAYACAKTI Kİ!"
Yine de parasını ödeyip çıktım. Gamsız mıyım? Yoksa çelişkili mi? Elden ne gelir, bazen yeşil-siyah saçlarınız olur işte.
Hem de sümük yeşili. Neden mi sümük? Bunu üç gün sonra anlayacaksınız.
Kimileri yeşil renginin şans getirdiğini söyler. Ben söylemem.
