Yüzüm ve kollarım uyuşmuştu. Ne kadar zamandır uyuduğuma dair bir fikrim yoktu. Gözüm ışıklara alışana kadar kafamı kaldırmadım. Gözümü zor açık tutuyordum. Çoğunlukla kapalı durmayı tercih ediyorlardı. Başımı biraz kaldırıp çenemi koluma yasladım. Üstüme bir ağırlık çökmüştü. Gözümü tekrar açmayı denedim bu sefer daha başarılıydım. Nesneler birbirinden ayrılıp düzgün bir hâle gelince karşımda birinin olduğunu fark ettim. Hemen kafamı kaldırıp ellerimle gözlerimi avuşturdum. Bir anda üstümdeki ağırlıkta kalkmış oldu. Omuzlarımdan sandalyeye bir ceket düştü. Gözlerimi ceketten çekip önümdeki varlığa baktım. Zorbaların başı olan kıvırcıktı. Kollarını önünde bağlamış çenesi yukarıda bana bakıyordu:
- Uyandın mı sonunda?
Yine biraz alaylı bir ses takınmıştı.
- Yok, bak hâlâ uyuyorum gördüğün gibi.
Diye terslerdim onun bu alaylı sorusuna karşın. Ceketi hatırlayıp
- Bu senin mi?
Dedim ceketi kaldırıp ona gösterirken.
- Evet benim. Başka biri görebiliyor musun etrafta?
- Niye benim üstümde bu? Al ceketini.
Yüzüne fırlatır gibi ceketi masaya attım.
- Üşürsün diye üstüne örtmüştüm. İnsanın uyuyunca vücut ısısı düşermiş. Seni düşünmekte mi suç?
- Suç.
- Ben hapis yatmaya razıyım o zaman.
- Sen beni düşünme Allah aşkına.
- Niye öyle dedin ki şimdi? Olmuyor bak. Bu ne sinir canım?
Biraz tedirgin bir şekilde gülmüştü bu sefer.
- Sinirlendiriyorsun beni sonra bu ne sinir diyorsun. İstemiyorum ceketini falan. Kollarım zaten acıyor.
Sesi geri alaylı haline dönmüştü.
- Uykum var, uyku sersemiyim demiyor da sinirlendiriyorsun beni diyor. Ne yaptım bakayım ben sana?
- Imm şey işte... Sen... Sen ve arkadaşların herkese kötü davranıyorsunuz. Zorbasınız. Bu hiç hoşuma gitmiyor benim. Dersin, sınavın yok mu senin? Ders çalışsana biraz uğraşma milletle.
Başta biraz bocalamıştım o yüzden cümlenin sonunu bulunca hızlıca söyleyi vermiştim. O ise kütüphanede olduğumuz için ses çıkarmamaya çalışıyordu ama bir yandan da gülmesini durduramıyordu. Kollarını çözerek birini masaya öbürünü bacağının üstüne koydu.
- Kızım okul birincisiyim ben.
- Ne?
Gülmesi daha da arttı. Bense kafamı geri masadaki kollarıma gömmüştüm. Suratımı kollarıma sürtüp duruyordum.
- Uykulu halinle iyice bebek gibi oluyorsun ya. Çok tatlısın şuan. Ciddiye almıyorum seni.
- Sen ne zaman ciddisin ki zaten.
Gözlerimi devirdim. Gülüp duruyordu. Bu hâlim hoşuna gitmişti. Masaya yaslanıp ellerini saçlarında gezdirdi. Gözünün önüne gelen saçlarını kenara ittirdi.
- Sen hiç panoya asılan deneme sıralamalarını görmedin mi?
- Sen kaçıncı sınıftın ki?
- 11.
Bir anda kafamı kaldırıp sırıtan elemana baktım. Gözlerim bu sefer tereddüt etmeden açılmıştı. Uyku sersemliğim biraz olsun gitmişti. Bir süre gözlerimi onun üstünde gezdirdim. Mantığıma yatırmaya çalışıyordum aklımdakileri. Şaşkınlıkla ona bakarak:
- Senin adın Brandon mı?
- Tabi. Başka kim olabilirdi ki?
- Senin dışında ki herhangi biri gayet uygun olabilirdi. Hem sadece sen birinci değilsin ki biri daha vardı... Kimdi ya... İkinizin yeri değişip duruyor ama ilk iki hep aynı kişiler. Diğerinin adı neydi..A..Aer-
- Aaron.
Dedi sertçe. Sesindeki alay kaybolmuştu. Bir anda dikleşmişti. Nefret ettiği her halinden belliydi.
- O kim? Gördüğümü hiç hatırlamıyorum.
- Çok da önemli biri değil, boşver. Ucubenin teki.
İçime bir üşüme geldi. Titredim. Ellerimi ısıtmak için bacaklarımın arasına koydum.
- Üşüdüysen al geri ceketimi. Hava soğudu iyice yağmur yağacak sanırım.
- Yok, istemez. Böyle iyiyim.
Sandalyeyi ittirerek ayağa kalktı. Ceketini eline aldı, yanıma geldi. Ceketi tekrar omzuma koyacaktı ki:
- İstemiyorum, gerçekten.
Diyip elini nazikçe geri çevirdim.
- Ben de hasta olmanı istemiyorum. Üşüyorsun işte al bişey olmaz.
Yine reddedecektim ama kibarlığını geri çevirip üzmek istemedim. Deri ceketini omzuma koymasına izin verdim.
- Sen üşümüyor musun peki?
Üstünde ince, gri, gömlek gibi yakalı, üstte üç düğmesi olan bir kazak vardı vardı. Gözlerimi biraz daha gezdirdim onun üstünde. Boynunda eski gibi duran anahtar şeklinde bir kolye ve siyah bir kulaklık vardı. Koyu mavi bol kot pantolonu takımını tamamlıyordu.
- Yok ya ne üşümesi çok iyiyim.
- İt gibi titriyorsun dimi?
Dedim. Alay sırası bendeydi.
- İt falan ayıp oluyor ama.
Alınmış numarası yaparak gülüyordu.
- İtin ne suçu var o da bir hayvan sonuçta.
- Tabi ama biraz aşağlandım sanırım.
İkimizde gülüyorduk şimdi. Kafamı geri masaya koydum. Ceket sayesinde bir nebze daha ısınmıştım.
- Saat kaç?
- 22.47
- Ne? Yemeği kaçırdım ya ben. Ne yapacağım şimdi? Uyuya kalmışım.
Yurtta yemek 19.00 da veriliyordu ve ben aç kalmıştım. Kafamı kaldırdım
- Sen yemek yedin mi?
- Hayır.
- Niye yemedin? Sen de kütüphanede ders çalışırken uyuya mı kaldın yoksa?
Diş telleri arasından sırıttı yine.
- Kesinlikle öyle bir şeyler oldu.
- Eminim.
Oturduğu sandalyesinde dikleşti.
- Bugün dışarıdan yiyelim istersen?
Diye bir teklifte bulundu. Kararsızdım. Pek dışarıda yemek yiyen biri değildim. Hatta hiç değildim. İnsan da pek seven biri değildim. İnsanlı ortamlar beni çok geriyordu. Ne kadar az insan o kadar iyi.
- Ne düşüncelere daldın yine?
- Şey ya ben çıkmasam hiç gereği yok. Aç yatarım ben sorun değil.
- Benden olsun bu seferlik aç kalma.
- Para sıkıntı değil. Yani... İnsan sevmiyorum ben pek. Öyle insanlı yerler bana göre değil.
- Aç mı duracaksın ama?
- Bişey olmaz.
- Olur.
Yine ayağa kalktı yanıma geldi. Kolumdan tutup kibarca çekti beni. Sandalyeden sonunda kalkmıştım. Bacaklarım bu ani kalkışla uyuşukluğunu bana iyice hissettirdi. Bi an düşer gibi oldum. Brandon beni tutmak için davrandı ama ben ayakta kalmayı bir şekilde başarmıştım. Ama yinede koluna tutunduğumı fark ettim. Fark eder etmez elimi çektim.
- Bak, bacaklarım bile istemiyor gelmek.
- Ya ya tabi canım. Bence onlar sonunda dışarı çıkacakları için mutluluktan ne yapacaklarını şaşırdılar. Hep kütüphane hep kütüphane. Sıkılımışlar baksana.
Çanta mı toplayana kadar masaya yaslanıp omzunun üstünden beni izledi. Kütüphaneden çıkıp okul koridorlarında yürüyorduk. Etraf bomboştu. Çok geçe kalmıştık.
- İstersen çantanı odana bırak gel. Ağırlık olmasın.
Kafa sallayıp kız yurdu kısmına gittim. Çantamı kenara atıp oda arkadaşlarımın tuhaf bakışlarına maruz kalarak odadan çıktım. Brandon' ı bıraktığım yerde buldum. Telefonuna bakıyordu. Beni görünce telefonu hemen cebine attı. Yine sırıtıyordu.
- Ceketin kollarını geçir koluna üşüme yürüyeceğiz biraz.
- Ya sen? Yolda donarak ölmek istiyorsun sanırım.
- Aa. Nereden anladın ya çok mu çaktırıyorum?
- Çok.
- Maalesef hava o kadar soğuk değil. Ölmem yani boşa ümitlenme.
- Tüh. Madem hava o kadar soğuk değil al sen de ceketini ben de üşümem.
- Olmaz, o sende kalacak. Gel bakayım buraya.
Ceketi aldı giymem için tuttu. Hiç uğraşasım yoktu yoksa baya terslerdim onu. Kollarımı ceketin kollarına geçirdim.
Okuldan çıkıp sokaklarda yürümeye başladık.
- Ne yiyelim, ne istersin?
Diye soru yöneltti. Hiçbir fikrim yoktu. Bilmiyorum dercesine omuzlarımı silktim. Kafelerde hâlâ insan doluydu. Yanımdan her insan geçtiğinde onlara değmemek için çaba sarf ediyordum. İğreniyordum onlardan. Tanımadığım insanlardan. Arada bu kaçışlar yüzünden Brandon' a çarpıyordum. Çarptığım için özür dilediğimde gülümseyerek "sorun yok" diyordu. Arada bazı yerlerin önünde yavaşlıyor sonra devam ediyordu. Bir süre böyle yürüdük
- Küçümseye bilirsin ama tavuk pilav yemek ister misin?
Dedi. Sevecen bir tavırla. Baş parmağıyla seyyar arabayı göstererek.
- Niye küçümseyeyim? Şuan çok açım zaten.
- Bide aç yatarım diyordu şuna bak. Bıraksam sabaha kadar açlıktan ölürmüş.
Koluna sertçe vurdum. Çok etkili olmamış gibiydi ama gülerken bir yandan da kolunu avuşturuyordu.
- Ne vuruyorsun ya?
- Bak yemem, dönerim geri okula.
Diyip geldiğimiz yöne dönerek bir adım attım.
- Tamam tamam gel şuraya. Şaka yaptım seni mızmız şey.
Gülerek uzanıp omuzlarımdan beni kendine çekti. Sırtımı ona çarptım. Yüzümü ona döndüm. Onun güldüğünü görünce ben de biraz gülümsemiş olabilirdim. Bu çocuğun gülmek için enerjisi hiç bitmiyordu.
Satıcının yanına gidip iki tabak istedi. Domates isteyip istemediğimi sordu ben de olur dercesine kafa sallamakla yetindim. Parasını ödedi ve tabakları alıp yanıma geldi. Bir tabağı bana uzatıp
- Şu ilerideki parkta yiyelim istersen. Hem orada pek insan yoktur.
Hava bugün biraz soğuk olduğu için parkta pek kimse yoktu. Bir kaç genç oturuyordu sadece ilerideki bankta. Biz de bir banka oturup pilavlarımızı yerken teşekkür ettim. O yine önemli olmadığını söyledi. Bir süre daha sessizliğin içinde oturduktan sonra sohbet bir anda açıldı. Durmadan güldürüyordu beni. Değişik espriler yapıp sanki bir oyuncuymuş gibi rollere giriyordu. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Bir anda yağmur çiselemeye başladı. Yavaş yavaş okula geri dönmek için yürümeye başladık.
- Hemen okula gidelim sen bu halde hasta olursun. Üstünde ince. Ceketini de bana verdin.
- Bişey olmaz. Yağmuru seviyorum ben. Sen sevmiyor musun yoksa?
- Ben çok severim yağmuru ama benim yüzümden hasta olmanı istemem.
- Ben zaten sana hastayım. Bir soğuk algınlığından bir şey olmaz. Sen üşüme yeter. Sel götürmediği sürece sağlam dönerim okula merak etme.
- Bana yürüyeceğine okula yürü. Üşütüceksin. Hoş senin kafa zaten üşütük belli.
Yürürken yağmur hızlanmaya başladı. Daha büyük yağıyordu damlalar.
- Hızlansak iyi olur yoksa sel götürecek ve sen sağlam dönemeyeceksin gibi duruyor.
Diye takıldım ona. Çoktan ıslanmış koyu renk saçları yüzünü kapatmıştı. Ama sırıttığını görebiliyordum. Hızlı adımlarla ilerliyorduk ama yağmur bizden hızlıydı.
- Gel yağmur yavaşlayana kadar şu ağacın altında bekleyelim.
Ben daha cevap veremeden bildiğimden tutup yolun kenarındaki büyük ağacın altına götürdü bizi. Yağmur azalana kadar bekledik. Islanmış hâlini gördükçe gülesim geliyordu.
- Sıçana dönmüşsün.
Dedim alayla kendimi tutamayıp. Endişeli bakışlarını yumuşatıp tek kaşını havaya kaldırdı.
- Beraber kanalizasyonumuza gidelim o zaman.
- O kadar mı kötü duruyorum?
- Bakayım yavrum.
Yüzüme yapışan saçlarımı kenara çekti. Suratımı ellerinin arasına aldı. Üşümüş ellerini ve ellerinden soğuk, parlak metal yüzüğünü Bana baktı bir süre. Kafamı biraz sağ sola çevirdi.
- Ne yapıyorsun ya?
Diyip ellerini ittirdim.
- Kötü müsün ona bakıyordum niye hemen sinirleniyorsun.
- Git uzaktan bak. Anlaşılmıyor mu öyle?
- Yok, maalesef.
- Ee, kötü müymüşüm?
- Yine harika bir kek gibisin ama bu sefer ıslak kek.
Karnına vurdum. Karnı baya sertti bu sefer acıtamadığıma emindim. Bu tepkime güldü yine.
- Sen her şeyi şiddetle mi çözüyorsun?
- Bilmem onu sana sormak lazım.
- Şiddetle ben? Ne kadar alakasız görmüyor musun? İmkanı var mı öyle bir şeyin?
- Tabi canım. Ne alakanız var dimi?
- Canım mı dedin sen?
Kelime hoşuna gitmişti.
- Ne var sen de demiyor musun arada? Ayrıca o sana karşı bir hitap değildi bi kere.
- Tabi canım öyledir. O sürmeli gözlerin, kirpiklerin ıslanınca ne de güzel oluyormuş.
Utançtan kızardığıma emindim. İki gün önce sürdüğüm sürmenin hâlâ durduğunu unutmuştum. Dalga mı geçiyordu yoksa iltifat mı ediyordu bilmiyorum. Dudaklarımın arasından fısıltıyla " teşekkür ederim" diyebilmiştim. Duyduğunu pek sanmıyordum. Gözlerimi yerden çekip önce ona sonra etrafa baktım. Bakışlarını hâlâ üstümde hissederken
- Hadi, yağmur yavaşlamışken gidelim.
Dedim kolundan çekip ağacın altından çıkardım bizi. Okula vardığımızda sırılsıklamdık. Dolabında havlu olduğunu söyleyip dolabının yanına götürdü beni. Spor çantasından çıkardığı küçük havluyu kafamın üstüne atıp çantasına bakmaya devam etti. Görüş açımın yarısı kapanmıştı. Bir havlu daha çıkarıp çantasının üstüne koydu. Saçımı kurutmak için havluyu kafamda gezdirmeye başladı. Sarsıyordu beni. Görüş açım artık tamamen kapanmıştı. Eğleniyor gibiydi.
- Ya ne yapıyorsun? Başım döndü. Saçlarımı karıştırıyorsun.
Gülerek cevap verdi.
- Hasta olma diye uğraşıyoruz burada.
- Tamam tamam fön makinasından iyi kuruttun, yeter sarsıp durma beni.
Ben de gülüp duruyordum. Bu çocukla beraber iken gülmemek elde değildi. Çantasının üstüne koyduğu havluyu alıp ben de onun kafasını çekip sarsmaya başladım. Bu hareketim yüzünden karşı çıkmadan biraz eğilmek zorunda kalmıştı. Havluyla iyice saçlarını karıştırdım. O da benimkini. Bir süre sonra o benim havluyu kafamda bıraktı. Ellerimi tuttu. Engellemek istiyor ama durdurmaya da kıyamıyordu sanki.
- Yetmez mi artık? Öcünü yeterince almadın mı?
- Yok yetmez. Seninki karışmıyor ki.
- Nasıl karışmıyor? Karmakarışık ettin ya. Nasıl tarıyacağım ben bunu?
- Ben tararım ama önce daha çok karıştırmam lazım.
- A, o zaman istediğin kadar karıştırabilirsin.
- Ne?
- Sen tarayacaksın ya ne de olsa... Onu diyorum.
- Nasıl burnundan getireceğim bekle.
- Sabırsızlıkla bekliyorum.
Son defa saçlarımı karıştırdı. Ben de onunkileri bıraktım. Hâlâ sırıtarak bana bakıyordu.
- Sen sırıtmayı hiç bırakmaz mısın?
- Bilmem, bırakmam mı gerekiyor?
- Ne bileyim. Yanakların hiç yorumluyor mu senin? Ne zaman görsem sırıtıyorsun.
- Peki. Öyle olsun. Sırıtmayacağım artık.
Bir anda gülümsemesi soldu. Ciddi bir hâl aldı. Okulda onu başkalarıyla gördüğümde ki bakışları vardı. Ruhu uçmuş gitmişti sanki. Yüzünü incelemeye dalmıştım. Aslında sadece gözlerim onun üstündeydi düşünceler beni başka yerlere sürüklüyordu. Onun yüzünde dalmıştım. Bunu fark eder etmez gözlerine baktım. O çoktan bana bakıyor sanki ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi beni süzüyordu. Dudağının kenarı kıvrıldı. Gözlerimi hemen çekip yere baktım.
- Düşüncelere dalmak için benim yüzümü seçtin ha?
Gözlerimi yerden ayırıp şaşkınlıkla ona baktım. Şaşkınlığını gizlemeye çalıştım
- Sanki beni çok iyi tanıyormuşsun gibi konuşuyorsun.
Omuz silkti. Buruk bir gülümseme takındı.
- Belki tanıyorumdur.
Dolabında dönüp eşyalarını toplamaya başladı.
- Dalga geçiyorsun.
Cevap vermedi. Bu üzgün haline dayanamazdım. Onu ben mi kırmıştım? Uzanıp kolunu yavaşça kavradım. Çekindiğimden çok tutamadım. Kolunu biraz çekiştirip:
- Brandon?
- Efendim?
Döndü, bir eliyle dolaba yaslanıp bana baktı. Ne diyeceğimi bilemedim.
- Sen neden somurttun şimdi ki?
- Sen öyle istedin.
- Ben böyle bir şey istemedim. Çok sırıtıyorsun sadece dedim.
- İşte demişsin!
Çocuklaşmaya başlamıştı.
- İyi, seni nasıl mutlu edebilirim?
- Onu sen bileceksin.
- Nereden bileyim ben onu, eline yalama şekeri mi vereyim?
- Olabilir aslında.
- Ama şuan yanımda şeker yok ki.
- Yarın ısmarlarsın o zaman.
- Ama şimdi mutlu olacaksın.
- Yok, olmaz. Şekerimi verince mutlu olurum.
Biraz düşündüm. Madem çocuklaşıyordu ben de çocuklaşırdım. Ellerimi yanaklarına götürdüm. Ağzını çekiştirip sahte bir gülümseme yaptım.
- Hah şöyle. Gülümse işte. Ne uğraştırıyorsun beni.
Gerçekten gülmeye başladı. Yine ellerini ellerimin üstüne koydu.
- Ne yapıyorsun ya?
- Mutlu etmeye çalışıyorum işte seni. Yoksa başaramadım mı?
Masumca sorumu sorup ellerimi tam çekerken beni belimden tutup kaldırdı, dolabı ikiye bölen rafa oturttu. Anlık korkuyla omuzlarına tutundum. Dolabın içine sığabileceğim kadar büyük olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim. İçine tam sığıyordum. Biraz daha uzun olsam kafam üstüne çarpacaktı.
- Buraya tam sığıyormuşum. Umarım biri beni dolaba kapatmaz.
- Klostrofobin mi var?
- Hayır yok ama birinin beni tüm gün buraya kapamasını pek istemem sanırım.
- Seni dolaba kapayanın kafasını, dolabın kapağını yamultana kadar o dolaba vururum.
- Şiddetle alakası olmayan arkadaşa bak.
- Arkadaşlarım için gerekirse adam bile öldürürüm.
Öldürme kelimesi beni biraz germişti ama bozuntuya vermedim.
- Ben senin arkadaşın mıyım?
- Tabiki arkadaşımsın. Beni mutlu ediyorsun. Ama bu yine de seninle uğraşmayacağım anlamına gelmiyor.
- Ben de seni rahat bırakmam o hâlde.
- Ben varım ama önce şu saçlarımızı taramamız lazım.
Beni tutup indirdi. Çantasını karıştırıp bir tarak çıkardı. Koridordaki dolapların arasında ki arkası olmayan banklardan birini "şuraya geçelim" anlamında kafasıyla işaret etti. Yürüyüp banka oturdum. O da yanıma oturdu. Parmağını "dön" dercesine salladı. Ben de ona uyarak arkamı döndüm. Kelimler yok olmuştu birden. Sessizlik içinde anlaşıyorduk. Saçlarımı nazikçe taramaya başladı. Bazen içinden nasıl böyle kibar biri çıkabiliyor anlayamıyordum. Arada bir istemeden acıttığını belli eden iç çekişler çıkıyordu dudaklarımın arasından. Yavaşlıyor, daha dikkatli taramaya başlıyordu. Saçlarım fazla uzun olmadığı için tarama da çok uzun sürmedi. Tarağı elime verdi.
- Sıra sende.
Dedi. Yer değiştirdik. Ama benden uzun olduğu için zorlanıyordum saçlarını taramakta. Dizlerimin üstüne çıkıp taramaya başladım.
- Eğilsene biraz. Tarayamıyorum.
- Dur.
Banktan inip yere oturdu. Sırtını yasladı.
- Oldu mu? Erişebiliyor musun şimdi küçük şey?
- Oldu ama ben küçük değilim, sen büyüksün.
- Tabi tabi. Öyledir.
Tarakla kafasına vurdum. Gülerken kafasını ovuşturdu.
- Vurarak haklı çıkmayı nasıl başarıyorsun?
- Çek elini de tarayayım.
Önüne dönerken gülmeye devam ediyordu. Şimdi taraması daha kolaydı. Ensesine kadar uzanan, bukleli ile dalgalı arasında uzun saçları vardı. Ama şuan taradığım için neredeyse düzdü. Tarağı çekince geri dalgalanıyordu.
- Ne çok saçın varmış senin de. Neredeyse toplanıyor.
- Sevmedin mi?
- Yok bence çok güzel duruyorlar da, oynayasım geliyor.
- Oyna o zaman.
- Ciddi misin?
- Sence?
- Yok, değilsin. Senin ciddi olmana imkan yok.
Ellerimi kafasından çekip arkama tam yaslanıyordum ki bileğimden çekip geri saçlarının arasına koydu elimi.
- Ne istiyorsan yap.
- Toplayabilir miyim peki?
- İstediğini yap dedim ya.
- Tamam tamam.
Önce tokamla saçlarının önünü toplamayı denedim. Çok komik olmuştu. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Çok tatlı duruyordu. Korkutucu zorba hâli yok olmuştu. Komik hâline çok uymuştu. Güldüğümü fark edince kafasını arkaya atıp bana baktı.
- Çok mu komik?
Diye sordu. Elimle ağzımı kapatıp güldürmemi durdurmaya çalışırken kafa salladım. Telefonunu çıkarttı. Kamerayı açıp tipine baktı. O da gülmeye başladı. Ben de kafamı uzatıp kameradan nasıl gözüktüğümüze baktım. İkimizde ıslak kıyafetlerle fazla komik duruyorduk.