Bölünmemiştim aslında. Ben durgun bir su gibiyken içime bir taş düşmüş ve biraz bulanmıştım. Koyu haleler etrafa saçılırken artık yaşanmaz halde olduğumu, içimdeki tek bir kırıntıyı göremeyeceğimi düşünsem de bulanık sularım dibe çöktüğünde beni dehşete düşüren tüm düşünceler de dibe çökmüştü. Berraktım. Hiç olmadığı kadar dingidim. Bileğimde, hala bir umut Afra ile barışmayı bekleyen tarafımın kıyamadığı bilekliği çıkarıp diğer takılarımın arasına bırakırken aslında Gurur’la aramdaki, beni ona bağlayan her şeyi de bileğimden çıkarıyordum. Artık geri dönmek gibi bir şey üçümüz için de mümkün değildi. Döndüğümde bu işi kökünden halledecek, bir umut gibi dolabımın bir köşesinde bekleyen her şeyi bir kutuya dolduracaktım. Maddi hediyeleri, dolabımda duran ve Gurur’a ait olan tişörtleri, fotoğrafları, anıları… Odamda onları hatırlatacak her şeyi değiştirecektim. Belki yetmeyecekti, eksik kalacaktı ancak bir şeyleri değiştirmeye başlarsam eğer, devam ettirem, unutmam daha kolay olacak gibi hissediyordum. Soğuk suyun içinde uzanırken hatırladığım her yeni anıda bacaklarımı karnıma doğru çekip berrak suyun içinde kaybolup gitmek için bükülüyordum. Saygın’la dün gece ona Gurur dediğimde bitmemişti. Her şey buğulu, sırasız ve tamamen gözyaşlarıyla doluydu. Uyuşturucunun etkisine öylesine kapılmıştım ki tıpkı Saygın’ın anlattığı gibi üzerimi değiştirip yatağa yattığımda kapının vurulma sesiyle ve hayalimdeki o gerçekleşen kabusla uyanmış, ağlamış ve ona o geceyi ağlayarak anlatmıştım. Annemi, beni ve Atalay’ı nasıl küçük düşürdüklerini, Gurur’un tavrını… Her şeyi anlattığım halde Saygın ağzını bile açmamıştı. Saygın bu konudan bahsetmemişti ancak hatırlıyordum. Eğer bir rüya değilse, ona gerçekten de en utanç dolu anımı anlatmıştım. Bu yüzden kendi içinde bu utancı eritene kadar yataktan çıkmadım. Kekin beni etkilediğini söyleyerek aslında bozuk olmayan midemi bahane ederek yatağa kıvrılıp biraz uyur biraz uyanık günü geceye, geceyi gündüze çevirmeyi başarmıştım. Sabah uyandığımda kararlıydım. Saygın gibi olcaktım ve daha şimdiden çalışmalara başlamıştım. Yüzümdeki ifadesizlik maskesini korurken öfkeli ve her an patlayacak gibi görünsem de Saygın bu maskeyi çok iyi taşıyordu. Öfkeli, saldırgan… Tıpkı bir kurt gibi bakarken ben kendini sıkıp hırlamaya çalışan, petshoptan alınmış evcil bir hayvan gibi görünüyordum. Birkaç saniye sonra bana uzatılan ödül mamasına tav olacak, kuyruğumu sallayarak sahibime sokulacağım gözlerime bakıldığında belli oluyordu. Annemin yarattığı kız çocuğu buydu. İçten içe dişlerini sıkıp gülümseyen, bardağın son damlasına kadar bekleyip taşması için dua ederken öfkesini sırtında, omuzlarına yük olarak bindirip biriktiren kız çocuğuydum. Bana farklı bir yol gösterecek kimse yoktu. Hayatım boyunca Gurur ve Afra ile bir yola çıktığımı, bu karanlık yolda birbirimizin önünü aydınlattığımızı düşünsem de durum böyle değildi. Çocukluğumuzdan bu yana aslında kendi ışıklarını ortaya çıkaran, birlikte önümüzü aydınlatarak ilerlediğimizi düşündüğüm arkadaşlarım tüm bu zaman boyunca sadece kendi ışıklarını örten siyah kaplamayı kaldırmış, ben onlara yardım etmiştim. Sıra bana geldiğinde tırnaklarım kırık, kollarım güçsüz kaldığı o anda bana sırtlarını dönmüş ve kendi aydınlattıkları yolda ilerlemeye devam etmişler, beni arkalarında bırakmışlardı. Benim kim olduğumu sormaya gerek yoktu, arkalarındaki hamal gibiydim. Sıkıştıklarında onlara koşar, onlar yorulmasın diye heybelerine yük olacak her şeyi kendi heybeme atıp kamburlaşırken onların önünü açan bir araçtan öte değildim. Eğer gerçekten arkadaş olsaydık bu kadar uzun bir süre birbirimizden uzak kalmazdık. Afra benden bu kadar uzun süre ayrı kalamazdı. Takı kutusunu bavulun derinliklerine atıp üzerimdeki tüm ağırlıktan kurtulmak ve arınmak adına suyun altına girdim. Kafamda susmak bilmeyen onlarca soru içinde sindiremediğim sadece bebeğin Saygın’dan olmasıydı. Ben, Gurur’a nasıl aşıksam aslında o da Buse’ye aşıktı ve bu bebek, aralarındaki her şeyin tamamen kopmasına da sebep olabilirdi yeniden birbirlerine daha güçlü bir şekilde bağlanmalarına da… Hasarlı ilişkilerinin yamuk duvarlarına beceriksiz bir tuğla koymak gibi olurdu. Saygın’a karşı derin bir merak duygusu içindeydim. Onu tanıdıkça aslında bu hali bana hem olabilecek gibi geliyor hem de çok uzak görünüyordu. Önümde iki ihtimal vardı ve ikisinin de gerçekleşme ihtimali oldukça yüksekti. İlk olarak eğer bebek gerçekten Saygın’dan olsaydı nükseden sahiplenme duygusuyla Buse ile yeniden birlikte olur, onu Gurur’a bırakmazdı. Onu reddetmezdi. Çocukluğundan bu yana süren ilişkileri monotonlaşsa da aslında aralarındaki bağ hiçbir zaman eskimezdi. Zaten birbirini tanıyan iki dostun birbirine aşık olması, birbirlerini anlayışla karşılaması normaldi. Saygın, bebeğine bir başkasının babalık yapmasına izin vermezdi. İkinci ihtimal olarak da Buse’ye iyi bir ders vermek için onu kendi haline bırakmış ve sürekli reddediyor olabilirdi. Ateşe ateşle karşılık veren bir adamdı. Biraz süründürüp yalvararak ona dönenene kadar bu işkenceye devam edecek olabilirdi. Buse ona döndüğünde belki de Gurur’un bir süreliğine göz kulak olduğu kemerini de elinden alarak ona patronun kim olduğunu gösterecek olabilirdi. Üzerimden akan monoton sus sesinin kafamda karanlık bir oda oluşturduğunu fark ettiğimde sıcak duşakabinden çıkarak aynanın karşısında dikildim. Buharlı aynayı avcumun içiyle silip gözlerime bakarken Saygın gibi baksam da onun gözlerindeki ateş benim gözlerimde yoktu. Ölümle ödüllendirilmiş destanların sayfalarında, ölmekten başka bir drama yaratmayan yan karakterlerden biriydim ve bunu istemiyordum. Ateşten bir parça olmak istiyordum. Gurur’u, Afra’yı, annemi, babamı… Bugün beni bu kadar kırılgan hale getiren ne varsa hepsini ateş olup yakmak istiyordum. Derin bir nefes alarak aynada kendimi izlerken buğunun karşımda gördüğüm Lema’nın yansımasını yutmasına izin verdim. Kelimeler beni teselli edip sarsamazdı ancak gördüğüm o kız çocuğunun gözlerimin önünde silinmesini izlemek bana iyi gelecekti. Biliyordum. Kendimi iyi tanıyordum. Başarılı da oldum. Banyodan dışarı adımı attığım anda Saygın’dan ödünç aldığım maskeyi suratıma indirip kendime karşı bile somurtarak baktım. Somurtmanın çözüm olmadığının farkındaydım, esasında ben çiçeklerin insanıydım. İnsanların uzak kalmak isteyip sert görünme arzusuyla sırtını döndüğü kelebeklere, mavi sulara ve korktuğu toprakla bütünleşmiş çiçeklerin insanıydım. Huzur benim için iki kadeh içkide yahut biraz daha fazla yemekte değildi, doğduğum andan itibaren aslında annemin kendini iyileştirmek için kullandığı lakin aynı zamanda bana da iyi gelen bahçedeydi. Huzuru, dinginliği ve gülümsemeyi seviyorken, içimdeki sevgiyi paylaşıp etrafımdaki insanları mutlu ederken mutlu olmayı seviyordum. Hiçbir zaman yeterice mutlu değildim. Hiçbir zaman istediğim kadar sevilmemiştim. Hiçbir zaman, para dışında hiçbir şeye yeterince sahip olamamıştım. Annemin sevgisi, arkadaşlarımın dostluğu, babamın varlığı hep eksikti. Bu eksiği neyle gidermeye çalışsam hepsi daha beter hale gelmişti. Çoğunda gözüm yoktu, hiçbir zaman ihtiyacımdan fazlasını da talep etmemiştim ancak yeterince de gelmemişti bana. Elimdekiyle idare etmek istemiyordum. Saygın’ın yokluğunda tüm vücut cilt bakımlarımı kaparken odanın kapısına vuruldu. Saygın’ın böyle kibar huyları olmadığı için doğrudan kapıyı açtığımda tam da beklediğim gibi karşımda yabancı bir yüz vardı. Bir otel görevlisi elindeki siyah, üzerinde pahalı bir markanın amblemi olan kutuyu bana uzatırken beceriksizce “Lime,” der gibi adımı söyledi. Telafuzu öylesine anlamsızdı ki kutuyu reddetmek üzereyken kurdelesinin arasında sıkıştırılmış kartta Mia’nın adını gördüğümde hediyeyi kabul etmiştim. Keklerin etkisindeki puslu anılarımın arasında bana elbise hediye edeceğini söylemişti ancak ben ciddiye almamıştım. Üzerindeki kartta “Bu elbiseye bakarken gözlerin kırmızının sana ait olduğunu söylüyordu. Bu renk en çok sana yakışacak ❤️” yazmıştı. Gülümsedim. Aslında o an hediye aldığım için değil de alelade bir kadının, hiç tanışıklığımız olamamasına rağmen öylesine verdiği ve belki de hatırlamayacağım sözünü tuttuğu için kendimi iyi hissediyordum. Etiketi üzerinde kırmızı elbiseyi havaya aldırırken yüzümdeki kocaman gülümseme kulaklarıma kadar genişlemişti. Başımı sarıp saçlarımdaki nemi alan havluyu ve üzerimi saran bornozu çıkarırken gülümsemem yüzümde iyice genişlemiş, tüm endişelerim toz olup kalın katmanlardan biri halinde ücra bir köşeye çökmüştü. Saten, beli oturan ve kalçalarımın üzerinden dökülen ateş kırmızısı elbisenin etiketini koparıp atarak hızlıca üzerime geçirdim. Beden olarak tam isabet ettirmişti ancak ondan bir beden büyüktüm ve onun kadar güzel görünmeyeceği konusunda endişelerim vardı. O bir F1 yarışçısıydı ve onun vücudu esnek, sporcu vücuduydu ancak ben değildim. Benim sporla uzaktan yakından alakam yoktu, sadece duruşum düzgündü çünkü bu konuda annem beni sıkı yetiştirmişti. Üzerime geçirdiğim elbiseyle aynada bakışırken tüm kusurlarım teker teker suyun üzerine çıkıyordu. İlk bakışta elbise hoşuma gitse de daha çok bakıştıkça kusurlarım iyice gözüme batıyordu. Sırtı beni tatmin etmemişti, belimin ortasından uzanan çukur çizgi spor yapan birinin olduğu kadar düzgün ve sert değildi. Sıkı sütyenler içinde sakladığım göğüslerim büyük olduğu için elbisenin kenarlarından taşıyor, kısa eteğin altından hiçbir zaman beğenmediğim, uzun eteklerin, bol pantolonların altında sakladığım kalın bacaklarım iniyordu. Bedenimle barışık değildim ve bir hevesle beğendiğim elbisenin duruşu moralimi bozup her şeyi alt üst etmişti. Kendimi yargılamaya o kadar kaptırmıştım ki kapının açıldığını Saygın’ın yansımasını aynada görene kadar fark edememiştim. Yerimde sıçrayarak Saygın’a dönerken kendimi saklama arzusuyla ellerim vücudumda, onun gözleri de benim istemsiz vücudumda dokunduğum her yerde dolaştı. Kapıyı sıkı sıkıya tutarken gözleri omuzlarımda, elbisenin göğüs kısmında, yırtmacından açıkta kalan bacağımda dolaşırken en sonunda son cesaret kırıntılarımı kullanarak çenemi havaya kaldırıp ellerimi iki yana indirerek ona baktım. Eğer kendimde bir şeyler değiştirmek istiyorsam buna en başında kendimi olduğum gibi kabul etmekten başlamak zorundaydım. Kendimi yenmeyi başaramamıştım, parmaklarım eteğin yırtmacını kapatırken ona gülümsedim. Ağzı aralanmış, gözleri hayret ifadesiyle genişlemişti. Göz göze geldiğimide gülümseyişimi fark etmiş gibiydi, yakalanmış gibi kendini çabucak toparlayarak kapıyı arkasında kapatırken gözlerini kaçırsa da ona gözümü bile kırpmadan baktığım için kaçamak bakışlarını yakalamam kolay oluyordu. “Erkencisin,” derken sadece onun üzerindeki gerginliği almak istiyordum. Sıradan, keklerden sonra aramızdaki gerginliği almaya çalışan bir laf atmadan ibaretti. “Sana saat vermedim,” derken sesi toktu. Tavrına karşılık zaten elbise yüzünden gergin olan sinirlerim iyice gerilirken önüme döndüm. Elbisenin eteklerini avuçlarımın içiyle düzeltirken son kez giydiğimin bilincinde bir kez gülümsedim. Benim tarzım olan bir elbise değildi, ben daha vücudu saran ve ten göstermeden dekolte veren taraftaydım. En azından ince belim olduğu için dar elbiseler beni biraz daha iyi gösteriyordu ya da kendimi böyle kandırıyordum. Bu elbise benim özel bir yere giderken giyeceğim türde bir elbise bile değildi, hareket ettiğimde her bir yanımı teşir ederdi ve benim için fazlaydı. Benim vücuduma göre bir elbise değildi. Ceketini kollarından sıyırarak kıyafet dolabına doğru yürürken gözleri üzerimde dolanıyordu. Kaşlarını çatmış ve tüm asabiyetini yeniden sırtlanmıştı. “Nereden çıktı bu elbise?” diye sordu ceketini kollarından sıyırırken. Bilinçli olarak ve hatta biraz kendini zorlayarak gözlerini bana çevirmediğinin farkındaydım ve bu bana cesaret veriyordu. Korateş bana bakmaktan çekiniyordu ve ben bu kez özellikle bana bakmasını istiyordum. Ona dönerken “Dün Mia’da beğendiğim elbise,” dediğimde kalçalarımın altında dalgalanan eteklerime gözleri kaydı. Şakaklarındaki kaslar her çenesini sıkışında dalgalanırken “Dün geceki elbise bu kadar kırmızı değildi,” dediğinde parmaklarımı karnımın üzerinde, elbisenin yumuşak kumaşını okşayarak kayarken gülümsedim. “Ve bu kadar kısa değildi.” Ceketini askıya asarken “Ateş kırmızı, bana bu rengin yakışacağını yazmış,” dediğimde dümdüz bir ifadeyle bakıyor ve bir açıklama daha bekliyordu. “Ve ben Mia’dan uzunum, bu yüzden daha kısa görünüyor.” Hiçbir şey söylemeden önüne dönerken adem elması güçlükle iki kez kıpırdandı. Ellerimle itemsiz eteklerimi tutmuş ona gülümseyerek bakıyor, yalandan da olsa bana iltifat etmesi için ona bir hevesle beklerken göz ucuyla baktığında onu yakalamıştım. Kapaklarını araladığı kıyafet dolabının önünde öylece dikilirken istemsiz bir şey yapmasını bekliyordum, gömleğinin düğmelerini açmasını, kemerini belinden sıyırmasını… Hiçbir şey yapmadan, gözlerini dolaba dikmiş bakıyordu. Ayarları bozulmuş gibi davranıyordu. “Ee? Nasıl? Yakışmış mı bana?” diye sorduğumda gözleri yeniden fırsatını bulmuş gibi üzerimde dolaşırken bir kez daha yutkundu. “Hayır,” dediğinde ellerim eteklerime sıkıca tutunmuştu. “Pek senin tarzın olan bir elbise değil, sen bu elbiseyi giymezsin.” “Benim tarzım olup olmadığını sormuyorum. Yakıştı mı yakışmadı mı?” diye sorduğumda sesim istemsiz tehditkar ve otoriter çıkmıştı. Bir kez daha yutkundu. “Yakışmamış,” dedikten sonra önüne dönerken hıçkırdı. Ona tek kaşımı kaldırarak baktım, bu hıçkırıklarının bir anlamı vardı. Herhangi bir sağlık problemi yoktu ve hıçkırıkları uzayıp gitmiyordu. Ona kollarımı göğsümün altında birleştirerek bakarken bir bacağımı öne atmış çıplak ayağımla yeri döverken kaçamak bakışları ayağımdan bacağıma, oradan da altından desteklediğim için iyice ortaya çıkan göğüslerime bakarken hızla önüne dönmüş ve hiçbir şey yapmadan, deve kuşunun kendini kuma gömmesi gibi kıyafet dolabına bakıyordu. “Sen benim o şekilde bakacağım kadınlardan değilsin,” cümlesi zihnimde dolaşırken fikrim bir yıldız gibi aklımda parlamıştı. Beni sınayan, sınırlayan ve doğruları kaçıran her zaman o olmuştu. Bugüne kadar onun tarafından her zaman ben köşeye sıkıştırılıp sınanmıştım ancak şimdi, sözlerinin doğru olmadığı açıktı. Sözlerinin tam tersiydim. Biliyordum. Kaçırdığı gözlerinde, güç bela yutkunuşlarında ve hıçkırığının arkasında beceriksizce sakladığı maskesinin altında farklı şeyler vardı. Parmağımla eteği çekiştirirken “Sanırım yırtmacının biraz tadilata ihtiyacı var, baya yüksek,” dediğimde gözleri kaçamak bakışlarla bacağımı yoklamıştı. Altında iç çamaşırımın yokluğunu hatırlayıp, altını ve üstünü, her yerini çizecek bir vurguyacak kadar derin yırtmacın en yüksek noktasına parmaklarımı koyduğum için istediğim yere bakmış ve istediğim şeyi gözlerinde canlandırmıştı. Kravatını genişletip hızla yakasındaki düğmeyi açarken her yutkunuşunu boğazında, adem elması kıpırdadıkça görebiliyor hatta sayabiliyordum. Kravatı yatağın üzerine atarken “Bilmiyorum,” diye mırıldanırken sesi hırıltılıydı. Boğazını temizledi ancak kendini kontrol edemediği açıktı. Gömleğinin yakalarındaki üstten iki düğmeyi aşarken gözlerini kaçırmakta, kendinde benden başka bir odak noktası bulmaya çalışmakta çözüm yaratmaya çalışıyor ancak en sonunda gözleri, kaçamak bakışları gözlerimi buluyordu. Büyük bir yutkunuşun ardından sehpanın doğru yürürken onunla birlikte attığım ilk adımda gözleri yeniden üzerimde dolaşmıştı; açıkla, hevesle parlayan gözleri bacaklarımın titremesine neden olacak kadar heyecanla parlıyordu. Sıcaktı, aramızdaki bir buçuk metre mesafeye rağmen tenimi yakacak, beni kavuracak kadar sıcaktı. Yaklaşmasını istiyordum. Her adımda aramızdaki mesafenin kısalmasını, onun bana gelmesini istiyordum. Ben, ona adım atacak kadar cesaretli değildim, hali hazırda bu benim ona gideceğim bir oyun da değildi. Oyunun başrolü oydu, ben sonundaki ödüldüm. Kızgındım. “Sen benim o şekilde bakacağım kadınlardan değilsin,” demesi gururumu kırmıştı ve şimdi aksine davranıyor olması beni hem heyecanlandırıyor hem de yıkılan egomu toplayıp kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu. Elbisenin yakışıp yakışmaması, bir daha giyip giymeyecek olmak umurumda değildi. Tek istediğim Saygın’ın sınırlarını kırılma noktasına kadar zorlayıp irade duvarını kırmaktı ve bu duvarı salladığımın farkındaydım. Her yutkunuşunda oynayan adem elması, etrafta dolaşan gözlerinin dönüp dolaşıp beni buluyor olması zaten bunun kanıtıydı. Tekli koltuğa otururken sehpadaki şişeyi almıştı, gözleri eteğimin üzerinde dolaşırken yırtmacın açıkta bıraktığı kalçamda parmaklarımı dolaştırdım. “Tüh,” diye mırıldanırken gözlerimi onun gözlerinden almadan eteğimi düzeltirken kapağını açmakla uğraşıp güçlü ellerine rağmen bir türlü açamadığı şişeyi avuçlarının arasında tek hamlede altından patlattığında dudaklarımı birbirine bastırdım. Duygu açığı yaratmadan “Saygın, iyi misin?” diye sorduğumda elindeki şişeyi sıkıca tutmuş, gözlerini odanın etrafında gezdiriyordu. Parmaklarının arasından akan su pantolonun paçalarını, iyi cilalanmış botlarını ve ayaklarının altını ıslatmıştı. Güçlüydü ve artık sahiden de sınırlarında dolaşıyordu. Biraz daha… Sadece biraz daha sınarsam yıkılacaktı. Yalanını kanıtlayacak, kendimi iyi hissedecek ve bir dahaki sefere onun yüzüne vuracaktım. Gözlerini kapatıp derin bir nefes alırken “İyiyim,” diye mırıldandı ancak göz göze geldiğimizde aksini görebiliyordum. Duygularını kapatan duvarlar teker teker çatlamıştı. Yanan arzuyu, parlayan şehveti gözlerinde görebiliyordum. Hislerim tek başına değildi, eğer öyle olsaydı dün gece boynumdaki o pembe izi bırakmazdı. Koltuğumdan kalkarken gözleri beni takip ediyor ve artık onları kaçıramıyordu. Uzanıp sehpadaki su şişesini alırken yutkunuşuyla birlikte gözleri vücudumun her bir yanında dolaştı, gözlerinin değmediği tek bir nokta kalmadı. Göğüslerim kumaşın altından kendini belli ediyordu, utangaç yanım bu kadarını kaldıramazdı ancak onu kenara süpürmüştüm. Karşımda her geçen saniye kendini kontrol altında tutmaya çalışan Saygın’ı izlemenin verdiği zevk karnımı yakıyor, bacaklarımı titretiyordu. Kapağını açtığım su şişesini ona uzattığımda ellerinin arasında neredeyse kayboluyordu. Elinde su şişesiyle bana tepeden bakarken “Ateşle oynuyorsun,” dedi pürüzlü sesiyle. Gülümseyerek “Ateşten bir parça olmak için,” dediğimde nefesini titrek bir şekilde dudaklarından verdikten sonra gözlerini yukarı kaldırarak suyundan büyük iki yudum aldı. Bozulmuş gibiydi, duygularını örten ve kendini kilitleyen adamı apaçık bir şekilde okuyabiliyordum. Kontrolünü kaybettiği için dürüsttü, yalan söyleyemiyordu. Bir adım geri çekilerek aramızdaki mesafeyi açarken gözlerini kısa bir anlığına kapatmıştı. Açtığında kendini toparlamaya çalışsa da göz göze geldiğimizde kıvılcımlar göz bebeklerinde çakıyordu. Yutkundu “Giyineceksen çıkabilirim,” derken başparmağıyla odanın kapısını göstermişti. Konuyu değiştirmeye çalışıyordu ancak izin vermeyecektim. Onu güç bela yakalamıştım ve ikincisinin olmayacağını biliyordum. Onu iyice köşeye sıkıştırmadan serbest bırakmak gibi bir niyetim yoktu. Bana bu elbisenin yakıştığını söylemeden onu rahat bırakmayacaktım. “Hayır, gerek yok,” derken kaçırmaya çalıştığı gözleri her seferinde gözlerim yakalanıyor, yaralı bir hayvan gibi çırpınıp kapandan kurtuluyor ve yeniden gözlerimiz birbirine değdiğinde yakalanıyordu. Derin bir nefes alırken “Lema,” diye hırıltıyla mırıldandığında gülümsedim. Ona doğru bir adım daha yaklaşırken gülümsemem iyice genişledi. “Saygın,” diye fısıldadım onun hırıltılı mırıldanmasına karşılık yumuşak bir tonda. Aramızdaki iki küçük adım mesafeyi korudum, ellerimi iki yana indirmiş aşağıdan ona bakarken “Dürüstçe söyle çünkü eğer yalan söylersen yakalarım,” dediğimde yutkundu. Aramızdaki mesafeyi bir adım daha düşürürken “Yakıyorsun,” dedi karşımda, bir adım daha geriye kaçmadan aksine aramızdaki tüm sınırları aşıp üzerimizdeki kumaş parçaları birbirine sürtünecek kadar mesafeyi kapatmıştı, kalanı işkence olsun diye bırakmıştı. Göğüslerimi göğsünün altına yasladığımda gömleğin altından ısınan tenini hissedebiliyordum. Ona daha da yaklaştığım için yanaklarındaki ince pembeliği, gözlerindeki parıltıyı daha yakından görebiliyordum. Elleri yavaşça belimi sardığında parmaklarının ucunda atan nabzını çıplak sırtıma değdiğinde hissedebiliyordum. Parmaklarının ucu tüy kadar hafif bir temasla yukarı doğru tırmanırken ıslak saçlarımın altında, kürek kemiklerimin üzerinde durdu. “Saygın” diye soluduğumda gözleri gözlerimdeydi. Parmaklarının sıcak dokunuşları kürek kemiklerimin arkasında tenimi ısırarak kayarken göğüslerim göğüslerine yaslandı. Üzerimdeki saten kumaş, onun gömleğinin yumuşak kumaşıyla bir olup sıcaklığıyla harmanlanırken göğüslerimi ısırıyordu. “Ne duymak istiyorsun?” diye sordu. Tüm vücudumu ona yaslama arzusuyla dolup taşarken kenara sindim. Sınır tam da burada bitiyordu, bir adım ötesi benim de planlamadığım bir yoldu. “Sana ne hissettiriyorum?” Başını iki yana sallarken gülümsemeye çalıştı ancak yerimde hareket ettiğim için ifadesi saniyeler içinde dağılmıştı. “Ateş olan benim, Lema. Sen beni yakıyorsun. Kaçmak zorunda olduğum ancak kaçamadığım cehennemsin gibisin. Sanki en başından beri sen sadece benim içinsin.” Parmaklarım omuzlarından yukarı çıkmış, ensesindeki kısa saçların üzerinde tırnaklarımı gezdirirken uysal davranarak onu çektiğimde bana doğru yaklaştı. Dudakları dudaklarıma dokunmak için telaş ve heyecan doluyken onu kendime çekerek kulağına fısıldadım: “Eğer ben cehennemsem, Korateş zaten oraya ait.” Geri çekilip yüzüme bakarken parmakları nemli saçlarımın arasına sokulmuş, ensemdeki saçları sıkıca kavrayarak yüzümü kendin yüzüne çevirirken gelenenin ne olduğunun farkındaydım. Aslında arzuladığım o öpücüğün, dudaklarımı dudaklarıyla ezme hissinin hiç olmadığı kadar yakın olduğunu biliyordum ve korkuyordum. Ne kadar ateşten bir parça istesem de, yaktığımı söylese de en başında haklıydı. Ben pamuktum ve pamukların ateşi uzun sürmezdi. Onunla aşık atarken tökezleyecek olursam kül olurdum. Biliyordum. Bana sokulduğu her santimde içim daha fazla yanıyordu. Ona uzanmak istiyordum, istediğim pek çok şeyi ger gerçekleştirebilirdim ancak korkuyordum. Kapının açılmasından, her şeyin mahvolmasından… Öyle ya da böyle bir şeylerin mahvolmasından korkuyordum. Üzerime doğru attığı her adımda bir adım geri çekiliyor ancak aramızdaki mesafeyi büyütemiyordum. Geriye doğru attığım her adımda omuzlarımdaki elleri belime doğru kayıyor, büyük parmakları tenimin her bir zerresine dokunup beni kendine çekerek kollarını bana dolarken sırtımda duvarı hissedene dek kaçmıştım. Ayaklarım yerden kesilirken alnını alnıma yaslamıştı. Parmaklarım telaş içinde yanaklarına tutunurken “Lema,” dediğinde sesi yabani bir hayvan gibiydi. Gözlerimi aralayıp yüzüne bakamıyordum, sıcak nefesi dudaklarımın üzerinden kayıp giderken sert dudaklarının hissi daha belirgindi. “Bu yaptığın aramızdaki tüm sınırları, duvarları ve bariyerleri yıkıp geçti. Bunu biliyorsun, değil mi?” dediğinde başımı iki yana sallamak ancak bir ayndan da onaylamak istiyordum. Yapacağım şeyin bu kadar temas gerektirmesini istememiştim. Sadece onu biraz sınayacaktım, ağzından övgü dolu birkaç kelime duyacaktım ancak bunu yaparken de biraz kontrolümü kaybetmiştim. Daha fazlasını isterken heyecanıma yenik düşmüştüm. “Sen sana karşı olan tüm bahanelerimi, kendimi kandırdığım tüm yalanlarımı tek bir kıvılcımla kül ettin. Artık sen bile beni durduramazsın,” derken dudaklarının hayalet hissi dudaklarımdaydı. Kulaklarımda atan kalbim hevesle dudaklarının dudaklarımı ezmesini bekliyordu. O an gözüm kör olmuştu, düşünmem gereken hiçbir şeyi düşünmek istemiyordum. Cehennemden bahsediyordu ancak en başından beri vaat ettiği şey cennetin ta kendisiydi. Sanki içimdeki mutluluğu ve sevgiyi onunla biraz paylaşsam bana karşılığını verecekti. Belki de bedeli ağır olacaktı ancak yine de sanki istediğimden çok da fazlasını alacaktım. Sıcak nefesi nefesime karışıp dudaklarımın üzerinde, ikimizin arasındaki milimlerde dans ederken gözlerim kapıdaydı. Onun içeri gireceğinden, bir kez daha her şeyi mahvedeceğinden korkuyordum. Burnunun ucuyla yanağımı okşayarak çenemin altından destek verip başımı kaldırırken kolları sıkıca dolanmıştı. Burnunun ucuyla burnumu okşarken “Kimse giremez buraya, Lema. Ben varken kimse sana ait olan hiçbir şeyi mahvedemez,” derken gözlerim onun büyüyen gözbebekleri ve gölge gibi saran kirpiklerinin etkisiyle koyulaşmıştı. Dudaklarım kelimelerimin her kıvrılışında nefesinin yalayıp geçtiği sıcak dokunuşlarla sert dudaklarına dokunurken “Beni suçlama,” diye soludum son bir umuda tutunur gibi. “Kalkan gibi sarındığın iradene yenik düşen sensin,” diye fısıldarken gözlerim yeşil gözlerindeydi. Tutkuyla, arzuyla ve ateşle parlayan karanlık gözleri gülümseme ifadesiyle kıvrılırken “Seni suçlayacağım,” dedi alt dudağı dudağıma değerken. “Kartların açık olduğu halde beni yendiğin için her zaman seni suçlayacağım.” Sert dudakları dudaklarıma sadece dokunduğunda vücudumda bir zelzele başlamıştı. Daha fazlasını arzuluyorken hareket edemiyor, nefesimi tutmuş bir halde saatler gibi geçen saniyelerin içinde bir şey olmasını bekliyordum. Felaketin gelmesini, güzel olan her şeyin birbirine karışmasını ve tüm renklerin anlamsız bir katrana bulanmasını bekliyordum. Bugüne dek hep böyle olmuş, güzel olan her şey her zaman böyle mahvolmuştu. Ama olmadı. Kapılar kırılmadı, sesler aramıza girip bizi ayırmadı. Duyduğum tek ses, Saygın’ın nefesinin, birbirine yaslanan vücutlarımızı örten kumaşların sürtünme sesiydi. Hiçbir şey değişmiyor, renkler birbirine karışıp mahvolmuyordu. Saygın’ın sert dudakları dudaklarımın üzerinde, dudaklarımı aralayıp kontrolü kendi ellerine almaya çalışırken hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey onunla olan anımı batırmadı. Dudaklarımı aralarken tuttuğumun farkına bile varmadığım ancak ciğerlerimi zorlayan nefesimi titrek notalarla serbest bırakırken Saygın’ın belimin etrafında dolanan parmakları daha da sıkılaşarak üzerine benzin atılmış bir ateş gibi öpüşü hararetlenmişti. Daha fazlasını istiyordum, çok daha fazlasıyla vücudum ısınmıştı. Vücudunu vücuduma tamamen bastırdığında fermuarının altındaki o kabarıklığı karnımın üzerinde hissedebiliyordum. Tahmin ettiğimden de daha büyüktü ve bu, karmaşık duygularımı daha da körüklemişti. Vücudunun ezici baskısıyla dudaklarımdan yeni bir inleme dökülürken dili dilimi okşadı. Bu his karnımın altındaki krampların kuvvetlenmesine, yakmasına, kül etmesine sebep oluyordu. Dizimin arkasından tutarak bacağımı beline sarmak istediğinde tüm tatlı hislere rağmen geri çekildim. Dudakları gamzemin üzerinde asılı kalırken dizimi indirmeme rağmen Saygın’ın tenimle olan teması kesilmemişti. Parmakları sıyrılıp yukarı kaymış, eteğimin altında tenimi sıkıştıran parmaklarının ucu bacaklarımın arasına çok yakındı. Öylesine yakındı ki belki de ıslak bacaklarımın arasındaki o nemli dokuyu hissedebiliyor, sıcaklığının parmaklarının ucuyla tadabiliyordu. Dudakları çenemin üzerinde kulağıma doğru kayarken yakarışla “Saygın,” diye inledim. Gülümsedi. Gülümsemesi kulağımın ardından saçlarımın arasına dolanırken “Artık düştün ellerime, seni kolay kolay bırakmam,” diye fısıldarken kalçamın altındaki parmakları tenimi sıkıştırıyordu. Durmak istemiyordu ancak ben durmak zorundaydım. Durmak zorundaydım çünkü sosyal medya hesabımda paylaştığım o hikayeyi Gurur görmüştü ve her an gelip içimde açan güzel renkleri birbirine karıştırıp her şeyi mahvedebilirdi. Saygın’la olan hiçbir şeyimi mahvetmesini istemiyordum. “Duralım,” dediğimde bıraktığı nefesi boynumdan göğüslerime doğru süzüldü. Beni sıkıca sarıp kendine bastırana kolları gevşeyip etime gömülen parmakları geri çekilirken aramızdaki mesafeyi açtığında ayaklarımın üzerindeydim. Bacaklarımı sıkıca birbirine bastırmış, gözlerimi yerdeki halının hiç bilmediğim bir noktasına bakarken Saygın beni ayaklarımın yere değeceği kadar serbest bırakmıştı. Durmayı istemediği açıkça belliydi ancak benim isteğime karşı çıkmıyordu. Biraz ısrar etmesi, talepkar davranması beni daha fazla kokutacaktı, bunun fakındaydı. Kollarının arasından sıyrılıp yatağa girerek odanın içinde kaybolmak için kıpırdandığımda henüz bir adım bile uzaklaşmadan gevşeyen kolunu karnımın üzerinden sararak beni kendine çektiğinde sırtım göğsüne değiyordu. Sırtıma dökülen nemli saçlarımı kenara iterken ikimiz de sert soluklar alıyorduk. Burada durmamız bile büyük bir irade gösterisiydi. Sert dudaklarını omzuma bastırırken aynada ikimizin aksiyle göz göze gelmiştim. Tıpkı kocaman bir canavar gibi beni bütünüyle kucaklamış, kollarının arasında onun merhametini beklerken aynı zamanda güven hissiyle doluydum. Yeşil bakışlarını kaldırıp aynada gözlerime baktığında bir eli karnımın üzerinde dolanıyor, diğeri parmaklarının ucuyla eteğimin yırtmacını aralayarak yukarıya doğru tırmanıyordu. Her en parmakları eteğin altına girecek, bacaklarımın arasında aslında irademin aksine çırpınan ıslaklığı tadacağından korkuyordum. Bana bu kadar yakından dokunursa durabilir miydim? Onu durdurabilir miydim? Sorularımın cevabı yoktu. Orta parmağı yırtmacımın ince saren kumaşının altında karnımdan kasıklarıma uzanan o görünmez çizginin üzerinde mesafesini koruyarak asılı kalırken karnımın üzerinden dolanan kolu göğüslerimi altından dolandı. Aynada gözlerimin içine bakarken parmakları kıyafetten taşan göğüslerimin kıvrımından başladığı gezintisine elbisenin kumaşını takip ederek sürdürüyordu. Avuçlarının altında göğüslerim onu için daha da heveslenirken askılı ipi takip ederek boynuma tırmandı. Ondan beklenmeyecek kadar yumuşak bir hamleyle çenemi kavrayıp başımı kaldırırken yanağım pürüzsüz yanağına değiyordu. “Bu elbiseyi benden başkasının görmesine izin verme,” dedikten sonra burnuyla yanağımı okşadı. Sert dudakları yanağıma en az öpücüğü kadar kavurucu bir temasla eğerken “Lütfen,” diye fısıldadı.
Bölüm 44
🔥 44
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.