Benim Siraç'a baktığım o kısım geride kalmıştı. Hava iyiden iyiye karamıştı, Siraç doğru söylüyordu. Benden daha iyi kullandığı açıktı. O trafiğin içinde ilerlerken ben, uzun zamandır ilk defa sağ koltuğa sinmiş, bacaklarımı kendime çekmiş akan trafiği izledim. Boğuluyor gibiydim. İstediğim şey gidip onların evini basmak, tırnaklarımı sonuna kadar gerisinin içine gömüp boğazlamaktı. Tüm yol boyunca aynı hislerle mücadele etmiş, aynı öfkeyle solumuştum. Sadece birkaç gün daha dişlerimi sıkacaktım.
Kırmızı ışıkta durduğumuzda, durakta birbirine sıkışmış iki kızın kıkırdarak konuşması, üşücükçe daha fazla birbirlerine sokulması ve daha sıcak kalmak için sürekli kıpırdanan halini görmek beni ta en başa götürmüştü. Daha grubun adı bile ortada yokken tamamen gelir kaynağı edinmek için kadınlar gününde, mekanlarda ve belki de kimi zaman düğünlerde çıkıp şarkı söylediğimiz oluyordu. O zamanlar Meryem kirasını ödeyemediği için bizim eve taşınmış, birlikte bir kez daha evden atılmamak için o ayın kirasını toplamaya çalışırken nerede iş bulursak oraya gidiyorduk. Ek işlerinden fırsat buldukça Ecmel bize katılıyor, bulamadığı zamanlarda eve yalnız dönüyorduk. Kışın ortasında, defalarca kez titreyerek metrobüs beklemiştik, kimi zaman yağmurdan sırılsıklam olmuş kimi zaman soğukta hayatta kalmak için bir sonraki durağa kadar koşup kendimizi sıcak tutmaya çalışmıştık. Birlikte uzun yollar arşınlamış, engebelerde birbirimize destek alarak çıkmıştık.
Siraç ile eve girdiğimizde etrafta ne kadar şey varsa hepsini parçalamak istiyordum. Öfkemi hiçbir duygusal boşluk ortadan kaldıramamıştı ve bu saatten sonra da kolay kolay kaldırmaya yetmezdi. Hızlı adımlarla yatak odasına girdim ve üstümdeki elbiseyi çıkardım. Bileklerime dolanan elbiseyi çekiştirirken boğazımda biriken çığlığı ilk defa serbest bıraktım. Öfkeliydim. Bana bu kadar güven verdikleri için onlara kızıyordum. Sessiz kaldığım için kendime kızıyordum. Çıkıp daha fazla onları üstelemediğim, dört duvar içine tıkılıp üç maymunu oynadığım için kendimden nefret ediyordum. Eğer en başından boyun eğmeyip sivrilseydim şimdi bana bunları yapma cesaretinde bulamayacaklardı. En başında harekete geçseydim, Siraç'ın bir şeyleri kafama kakmasını bekleyecek kadar aciz kalmasaydım eğer şimdiye kadar onların tepesinde yerimi almış olacaktım.
Keşkelere boğulmuş halde kendimi yatağa bıraktım. Telefonumun sesi içerden geliyor ancak umursamayacak bunu kadar kulaklarım pişmanlıklarımla doluydu. Siraç kapıda belirdiğinde suratına bakamadım. Evet, şimdi harekete geçmiştim ancak çok geçti. Defalarca kez, en başından bu yana bana söylemişti ancak ben onlarla savaşmak, gerçekleri görmemek için kalan ne varsa, onunla ilgilenmiştim. Yanlış seçimlerle, hatalarla kendimi meşgul etmiştim ve şimdi... Gururumu daha da kırıyorlardı. Bu ikinci kez oluyordu ve ben, artık sessizlik yeminimi çığlık çığlığa bozmak istiyordum.
Yanıma oturduktan sonra omzuma koyduğu soğuk paketle irkildim. Tam da acıyan yerin üzerine koymuştu elindeki buz dolu torbayı. Muhtemelen morarmıştı ve yarın daha da ağrıyacaktı.
Diğer omzumu öptüğünde ona yaslandım "Daha fazlasını yapmak istiyorum," dedim dişlerimin arasından. Öfkeden yanaklarımın, boynumun ve kulaklarımın ısındığını hissedebiliyordum.
"Hala fırsatımız var," derken çenesini omzuma koymuştu.
"Keşke daha önce yapsaydım,"
Güldü "Keşkeler seni geriye çeker, Gazel," derken telefonu çalmaya başlamıştı. Uzanıp cebinden telefonunu çıkardı ve hoparlöre alarak açtı "Buldunuz mu?" diye sordu açar açmaz.
"Bulduk bulduk," diyen karşı tarafın sesi tanıdıktı. Dönüp ekrana baktığımda "Berkay" yazıyordu "Çocukların bazıları daha reşit değil, yirmili yaşlarında olan şu senin suratını ifşaladığın ortalıkta yok," dediğinde dişlerimi birbirine bastırdım "Ama yazışmalar ve ses kayıtları var," dediğinde hevesle oturdum yerde ona döndüm.
"Bana at onları,"
Boğazımı temizledim "Yazışmalar kiminle?" diye sordum.
Berkay bir müddet sessiz kalsa da "Ecmel diye biri," dediğinde boğazım düğümlenmişti. Bana inanmamıştı. Bana güvenmemişti. Hırsla yerimden kalkarken Siraç beni bileğimden tutarak yeniden yatağın üzerine çekti ve telefonu kulağına götürdü.
"Mesajları at bana," dedi ve telefonu kapatıp yatağın üzerine attı. Bileklerimden sımsıkı tutup beni yatağa bastırırken "Sakin ol, öfkeyle harekete geçip her şeyi mahvedeceksin," dediğinde kollarının arasında çırpındım.
"Mahvedeceğim onları. Bana nasıl olur da güvenmez? Biz açık mı verdik?"
"Hayır, açığımız yok," derken arka arkaya Siraç'ın telefonuna mesajlar düşüyordu. Bileklerimi ellerinden kurtarıp telefonu aldım ve Berkay'ın attığı mesajlara girdim. Ecmel'in numarasıydı. Onlara beyaz arabamı aldığım ilk gün, onun telefonundan çektiğimiz fotoğrafı atmıştı. Kalbim ufalanırken mesajları okumaktan geri duramıyordum.
Ecmel: Mahvedin tek bir sağlam parçası kalmasın
Ecmel: Pazartesi günleri konumunu attığım fizik tedavi merkezinde olur
Ecmel: 9.00-12.30 arası
Ecmel: Gerekiyorsa şiddet kullanın
Ecmel: Ders almasını istiyorum
Ecmel: İlk onlar size saldırsın
Ecmel: Elinizden geldiğince kışkırtın
Ecmel: Arabası söz olduğunda kolay
Ecmel: Aklı başına gelsin
Titreyen ellerimle attığı ses dosyasını açtım. Ağabeyim "Kardeş mi? Ne kardeşinden bahsediyorsun sen. Bunca zaman ben onu bedavaya mı büyüttüm sanıyorsun. Onun yolu başından beri benim tarafımdan çizilmişti. Şimdi, o yolun bitmesini istiyorum. Gerekiyorsa öldürün, çok da sikimde," diyordu.
Tekrar tekrar, her sözü hafızama kazırcasına dinliyordum. Beni çoktan gözden çıkarmıştı. Ben onun için bir anlam ifade etmiyordum. Hala onun için ayak bağı oluyordum.
Yanlışlıkla açtığım ses kaydında "Planı devreye koyuyoruz, beyler," dediğinde yabancı sese döndüm. Üzerinde oynanmış gibiydi ne tonu belli oluyordu ne de cinsiyeti "Daha fazla beklemenizi istemiyorum, hemen yarın ne yapacaksanız yapın. Bu kız elini kolunu sallayarak etrafımda dolandıkça grubu da elimden alacak. Kolay kolay gelmedim ben buralara," derken sesi ya da konuşmayı çıkarmaya çalışıyordum ancak biz sürekli aynı ortamı paylaşan insanlardık ve bir şekilde aşağı yukarı hepimizin konuşması birbirine benzerdi. Ecmel olmadığı açıktı, zaten kendi sesiyle bir kaydı vardı. En güçlü ihtimal Mery'di. Gerçi ihtimal bile değil, gerçeğin ta kendisiydi.
Telefonu yanıma bıraktım. Sadece gövde gösterisi yapacağım bir oyun olmayacaktı. Sadece çıkıp o sahnede insanlara "Şarkılar benim," anlamına gelen şovu sergilemeyecektim. Onlara gerçekleri gösterecektim. Üç aylık birikimi içimde şişirip daha büyük bir nefretle onlara sunacak ve ellerinde ne var ne yoksa hepsini tek tek alacaktım. Bu kanıtlar hem Ecmel'i hem de Mery'e suça teşvikten sorumlu tutacaktı. Tamamen tükenmelerini sağlayacaktım.
Ecmel'e has ayarladığım zil sesiyle telefonum yeniden çalarken sakin ifademi korudum ve portmantodan telefonumu alıp yeniden Siraç'ın yanına geldim. Ona sokulup bacaklarının arasına, yere oturup kendimi onun gölgesine, güvenilir bir çatı gibi göğsünün altında saklarken başımı bacağına yaslayıp telefonu hoparlörde açtım.
"Gazel, iyi misin?" diye sorduğundan baştan aşağı titredim. Siraç saçlarımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalışırken boğazımdaki yumruyu bir kez daha yutmaya çalıştım. si.
"İyiyim, abi. İyiyim," dediğimde derin bir nefes aldı. Bu kadar güzel rol yapması karşısında şaşkındım.
"Çok korktum," Korkmak mı? Bana kafayı yedirtmeye kararlıydı anlaşılan.
"Ben de ama sadece arabada hasar var," dediğimde sessiz kalmıştı.
"Diğer araban nerede?" diye sordu.
Sıkılı dişlerimi serbest bıraktım, merak ettiği şey bu muydu? "Abi, şu an çok yorgunum. Kapatıyorum," dedim ve telefonu suratına kapattım. Ona "Abi" demediğim için defalarca kez babamdan dayak yediğim için şimdi istesem bile ona adıyla seslenemiyordum. Kucağında ona döndüm ve doğrudan zümrüt yeşili gözlerine bakarak "Bir an olsun vazgeçer ya da merhamet edersem, Siraç. Benim yerime sen yap," dediğimde yanaklarımdan tutup başımın tepesini öptü "Yapmazsan seni öldürürüm," derken güldü.
"Sen yapacaksın," dedi ve ellerimden tutarak beni dizlerimin üzerine kaldırdı. Üzerindeki kapşonluyu çıkarıp, altında sadece beyaz tişörtünü bıraktı. Sıcacık kumaşı üzerime örterken çıplaklığımın farkına yeni varıyordum. Sıcak kapşonluğun içine sığınıp ayaklandım ve Siraç'ın yanına oturdum. Başımı omzuna yaslayıp koluna sarıldım.
"Aç mısın?" diye sorduğunda başımı iki yana salladım.
Koluna iyice sarılırken "Bu gece benimle kal," dedim.
"İstemesen de yanındayım," dedikten sonra saçlarımın arasını öptü.
Siraç'ın kolunun altına top gibi kıvrılmış, gözlerim kapalı ancak bilincim açık bir şekilde, düzenli nefesimi koruyarak karanlığın içinde kendi kendimi yemekten başka bir şey yapmıyordum. Eğer bu kadar kendimden taviz vermeseydim, problemlerimi ertelemeseydim ve Ecmel'e kızmaktan, onun yüzünden kendimi kırmaktan korkmasaydım eğer belki de şimdi bana bunları yapmayacaklardı. Daha güçlü olan ben olacaktım. Hala onları ayağımın altında ezmek için bir sürü fırsatım vardı, en önemli o ses kayıtları elimdeydi. Sadece onları salmam bile onların ipini çekerdi ancak Babacık'ı biraz tanıyorsam, büyük konser öncesi her şeyin üstünü örter ve bana da bir halta yaramadan çekip gitmek kalırdı. En savunmasız kaldıkları an, konser günüydü. İşin işten geçtiğini ve artık kazandıklarını düşündükleri anda onların içinde olacaktım. Onların tepesine kabus gibi çökecektim ve ne var ne yoksa hepsini onların yüzüne çarpacak, kaçamayacak kadar savunmasız halde bırakacaktım.
Siraç'ın kolunun altından çıktım ve parmaklarımın ucunda mutfağa yürüdüm. Arabayı aldığım gün dolabın derinliklerine sakladığım viski şişesini çıkarıp sırtımı bulaşık makinesine vererek karanlığın içinde oturup içkinin dış jelatinini uzun uğraşlar sonucunda açtım. İçki, arkasında bıraktığı yakıcı hisle akıp giderken titrediğimin farkındaydım ve titremelerimin dinmesi için biraz içkiye ihtiyacım vardı.
Alkol, ateş gibi çabucak yanaklarıma ulaşmıştı. Henüz şişenin dörte birini bile bitirmemişken yanaklarım yanıyordu. Dişlerimi sıkmaktan çenem ağrımış, ellerimin titremesi ve üşüme hissini geride bırakmıştım ancak karanlıkta, fırının camından yansıyan annemin suratını geride bırakamıyordum. Benimle aynı anda viski şişesini havaya kaldırıp yudumlarken gülümsemekten geri durmuyordu. Yeşil gözleri ağlamaktan kızarmış, gözyaşları hala yanaklarında duruyorken bana gülüyor, benimle sessizce alay ediyordu. Tepeden tırnağa titredim, gözlerimi bir türlü karanlıkta beliren siluetinden ayıramıyordum.
Mutfağın aydınlanmasıyla annem olduğu yerden kayboldu ve geriye sadece benim yansımam kaldı. Anneme benziyordum, o kadar çok benziyordum ki bu canımı yakıyordu. Gözlerimi güçlükle kendimden alıp Siraç'a çevirdiğim, bu kadar yakında olmasını beklemiyordum ancak bana yakındığı, öyle yakındı ki dizlerine bakıyordum. Bana uzattığı eline tuttundum ve beni yerden kaldırmasına müsaade ettim.
İçki şişesini elimden alıp tezgaha koyarken "Aptallık etme," diye homurdandığında başımı yüzüne bakmak için kaldırdım ancak alkolün de verdiği etkiyle o kadar ağırdı ki geriye düştü.
Başımı dik tutmaya çalışırken "Ben Bihter Ziyagil değilim," derken ona kıkırdıyordum. Bana dik dik bakarken "Nasıl? Senin kadar iyi alaycı davranabiliyor muyum?" diye sorduğumda sanki sinirleri bozulmuş gibi suratıma dimdik bakarken güldü.
Beni kolunun altına çekerken "Bir şeyler fazla," dedi.
Beline sarılıp onu da kendimle birlikte bir sağa bir sola yalpalayarak yürütürken "Ne fazla?Bir çift meme mi?" diye sorduğumda bir müddet suratıma baktı ve beni duymamış gibi yaparak devam etti.
"Çok fazla duygu var,"
Hoşnutsuz bir şekilde mırıldanırken "Ne eksik?" diye sordum bu kez
Saçlarımı karıştırdı "Hiçbir eksiğin yok, Gazel," derken duraksadı ve beni kendine çevirdi. Başımı ellerinin arasına alıp alnını alnıma yasladı "Senin hiç kimseye ihtiyacın yok," dediğinde başımı ellerinin arasından kurtardım ancak bu kez da omuzlarımdan yakalamıştı, beni olduğum yerde sarstığında gözlerimi aralayıp suratına baktım "Senin, kendinden başka hiç kimseye ihtiyacın yok. Yolunu sen çizersin, kararlarını sen verirsin. Kendin hakkında başkasının hükmüne ihtiyaç duyma," derken gözlerine baksam da gözlerim boştu. Ben, birine ihtiyaç duymadan bir hayat nasıl geçerdi bilmiyordum. Birine danışmadan kararlar almak hep canımı yakmışken, nasıl olacaktı bu?
Dirseklerini tutup ona sokulurken beynim o kadar dolu ve karışık bir hal almıştı ki beyaz bir sayfa gibi hepsini buruşturup atmış ve hiçbir şey olmamış gibi Siraç'a sokulmakta çare bulmuştum. Ellerim, dirseklerinin üzerine çıkıp, parmakların tişörtünün altından tenini okşarken vücudumu ona yasladım. Parmaklarımın ucunda onu öpmek için uzanırken bir adım geri çekildiğinde kendimi yalpalamış hissediyordum.
"Sarhoş kadınlarla birlikte olmam," dediğinde ellerimi üzerinden çekerek silkinip omuzlarımı tutan sıkı parmaklarından sıyrıldım.
"Doğru, unutmuşum," diye homurdanırken tekrar pençe gibi elini omzuma atarak beni durdurdu. Elini elimin tersiyle savururken sendeledim ancak çabucak toparlandım "Dokunma bana ya, sen kimsin? Komşu. Neyimsin benim? Hiçbir şeyim," derken dişlerini sıkmış, çenesindeki tüm kaslar mutfaktan vuran cılız ışığın altında bile belli oluyordu. Öfkelendiğinde çenesindeki tüm kaslar ortaya çıkarken, göz kapakları yarıya kadar gözlerinin üzerine düşmüştü.
"Tüm bunları alkole veriyorum," dedi ve kolumu tutup beni yatak odasına doğru çekiştirirken "Sabah bunların hesabını soracağım," dediğinde yeniden ağlama krizinin eşiğinde hissediyordum kendimi.
Kollarımı beline dolayıp başımı göğsüne yaslarken "Özür dilerim, bir yere gitme," diyerek ona sarıldım. Evden giderse bir daha geri gelmeyeceğinden korkuyordum.
Sesli bir şekilde iç geçirirken beline doladığım kollarımı güçlükle çözdü ve sertçe iki yanıma bırakırken "Gazel," diye bağırdığımda annemin adımı bağırarak merdivenleri çıkışı, odama dalıp beni saçımdan sürükleyerek dövmesi gözümün önünde gelirmişti. Olduğum yerde adeta Lut gibi taşa dönmüş, tepki vermekten uzak gözlerim beyaz tişörtünün iyice sardığı göğsüne odaklanmıştım. Parmaklarını saçlarımın arasına sokarken gözümün önüne annemin ensemdeki saçları avuçlayıp, sırf içkisini kırdım diye başımı duvara vurarak beni dövmesi geliyordu.
Ellerini saçlarımdan uzaklaştırıp kollarının arasından çıkmaya çalışsam da kolları beni sıkıca sararak göğsüne çekti. Öfkeli bağrışından ve saçlarımın arasındaki parmaklarından sonra bana onun gibi davranacağı yanılgısına kapılmıştım. Oysa o, saçlarımın arasındaki parmaklarıyla beni kucaklıyor, saçlarımı okşayarak beni sıcak göğsüne bastırıyordu. Farklıydı. O tanıdığım tüm insanlardan farklıydı. Beni sonsuza dek kucaklayacak, sabredecek kadar centilmen; beni gözünü kırpmasan eleştirecek kadar acımasız; beni manipüle edecek kadar dürüsttü.
"Sana ben iyi gelemem," dedi enseme parmaklarıyla masaj yaparken "Benimle yatmak bu gece sana iyi gelmeyecek," dediğinde başımı göğsüne gömdüm. Kollarım çırpınırken kollarının arasında, göğsünün üzerinde kalmıştı "Kendini iyileştirmeyi öğren," dedi.
Buna karşılık ağzımdan çıkan tek kelime "Gitme," olmuştu.
Yatağa yattığımızda bu kez daha sıkı bir şekilde kollarını bana sarıp beni göğsüne çekti. Göğsü sıcak, kolları güven vericiydi ancak kafam o kadar doluydu ki hiçbir şeye odaklanamıyordum. Uykusuz bir gecenin ardından sabah, alarm henüz çalmadan uyandım. Vakit kaybetmemek ve kendimi düşüncelerin arasında boğmamak için anahtarları alarak Siraç'ın evine yürüdüm. Ev sessizdi, kahve ve onun lavanta, sandal ağacı kokusu her yanımı sarmıştı. Doğrudan yatak odasına yürüdüm. Siraç'ın dairesini benden farklı kılan iki detaydan biri onun bir üst katının daha olmasıydı. Merdivenleri çıkmakta zorlandığını düşününce hiç o kata uğramadığını düşünüyordum ancak son anlattıklarından sonra, alt katta hiçbir zaman yaptığı işe dair bir iz bulamadığımı anımsadım.
Sırt çantasının içine bir tişört, bir kapşonlu hırka, eşofman ve iç çamaşırı atıp üzerine giymesi için gri eşofman, beyaz tişört ve siyah kapşonlu aldım. Yedek bastonuyla odadan çıkarken şifonyerin aralık çekmecesinde parlayan künyesini görmüştüm.
SİRAÇ
BARBAROS
11XXXX85XX7
EDİRNE
0Rh-
Bu, içimde farklı bir hisse sebep olmuştu. Yeniden askere dönmek istediğini biliyordum ancak istemesem de ona saygı duymaktan başka çarem yoktu. Eğer böyle giderse çok kısa bir zaman diliminde iyileşip gidecekti. Derin bir nefes aldım ve kendimi topladım. Künyesini bıraktım, kıyafetleri ve çantayı alarak daireden çıktım.
Kendi daireme döndüğümde Siraç hala uyuyordu. Başımın ağrısı başlamadan bir ağrı kesici attım ağzıma. Sabahtan Siraç'ı bıraktıktan sonra terziye uğrayacaktım. Siraç uyandığında bizi oraya sokacak bağlantıları her kimse onlarla iletişime geçecektim, bu ses kayıtlarını ve fotoğrafları o gece tüm hayranlara gösterecektim. Nasıl yapacağıma dair kafam karışıktı, fikirlerimi düzene koyamıyorum... Parçalar hazırdı ancak bir türlü toplanıp şekil almıyordu.
Kot ceket, gri kapşonlu, siyah tayt giydim. Postal tipi botlarımı ayaklarıma geçirirken Siraç uyanmıştı. Yanağına kondurduğum küçük öpücükle onu karşıladım ve o ayılana kadar mutfağa yürüdüm. Evde yiyecek bir şey olmadığından o hazırlanana kadar kahve yaptım. Dün geceyi anımsamak istemiyordum. Unutmuş gibi davranacaktım.
Masaya otururken yeni demlediğim kahveyi önüne bıraktım "Daha iyi misin?" diye sorduğunda baş parmağımı havaya kaldırdım. Karşısındaki sandalyeye otururken telefonu çıkardı "Onlarla konuşmak ister misin?" diye sorduğunda gözlerimi kapkara kahvenin tam gibi yüzeyinde parlayan suretimden alıp Siraç'a döndüm.
"Kimlerle?" diye sordum.
"Saldıranlarla,"
Başımı iki yana salladım "Görüşüp ne yapacağım?" derken parmakları telefonun üzerinde asılı kalmıştı. İçimde yığınla şüphe biriktiği için doğrudan telefonunu kaptım ve ekrana baktım. Ekranda, sessiz bir şekilde dün bize saldıran çocukların suratları kan, morluk ve yaralar içinde dayak yiyen görüntüsü dönüyordu, acı ile kıvrana çocukların başında tamamen siyah giyinmiş, yüzlerinde kar maskesiyle adamlar, yeni bir darbe vurmak için bekliyorlardı. Ağzım açık bir şekilde aramaya bakarken "Sen ciddi misin?" diye sordum.
Başımı kaldırdığımda kaşları çatılmış, dolgun dudakları düz bir çizgi halini almış, yeşil gözleri tenha bir orman gibi kararmıştı, pembe diliyle dudaklarını ıslattı ve boğazını temizledi. Israrla ona bakarken sessizlik yemini bozdu: "Polise mi bıraksaydım?" diye çıkıştı. Elimden telefonu alırken "Sakatım diye bir halta yaramıyor değilim," dediğinde ona, tıpkı onun gibi dişlerimi sıkmış ve kaşlarımı çatmış halde bakıyordum. Bu, onda gördüğüm ilk çatırdama olmuştu, daha önce kendini kabullenemediği bir anına tanıklık etmemiştim.
"Kimse sana işe yaramaz olduğunu söylemedi, Siraç. Dün, eğer sen olmasaydın orada hastanelik olurdum ben, bunun farkında mısın? Şimdi, polisin yapması gereken işi asker mi yapıyor?"
"Polisin yetmediği yerde asker devreye girer," diyerek sözümü böldü.
"Ama daha polis devreye girmedi,"
Başını iki yana sallayarak "Sorun da bu ya," diye homurdanırken benimle göz temasını kesti "Seninle bu konuda tartışmayacağım," dediğinde ona vurmak istiyordum. Ancak bu öfkemi tamamen çıkaracağım bir yoldu. Bu kez tartışmayı ben de istemiyordum ancak içimde fokurdayan ateşi bir şekilde dindirmem gerekiyordu.
"Polis, polisliğini yapsın asker de askerliğini, herkesin kendi çöplüğü, bu birincisi. İkincisi eğer onlarla yüz yüze gelirsem, bu benim için karalayıcı olur, detaylarla beni ikna etmeni istemiyorum. Onlarla görüşeceğim, iletişime geçeceğim tek yer mahkeme salonu. Üçüncüsü..." sıkılı dişlerimi gevşetirken tüm gücümle çıplak koluna vurduğumda tüm parmaklarımın izi sert kolunda çıkmış, avcum alev alev yanmaya başlamıştı. Ona karşı içimdeki tüm şüphelerin, öfkenin ve sevginin bir yansıması ile vurmuştum, bu bana bile fazla gelmişti. Beni umursamıyor gibi görünüyordu, sanki ne dersem diyeyim o yine bildiğini okuyacak ancak bu kez bana bilgi vermeyecekti.
Bir koluna bir yüzüme bakarken burnunu kırıştırarak kolunu sıvazladı "Senin elin hep böyle ağır mıydı?" diye homurdandı.
"Sana özel," dedim ve uzanıp kahvemi yudumladım.
"Manyaksın," dediğinde ona gözlerimi büyüterek baktım.
Kahve fincanını masaya bırakırken "Neredeyse iki aydır seninleyim, sana benzemiş olmam şaşırtıcı değil," dediğimde başını iki yana sallasa da suratına gülümseme vardı.
"Onları polise bırak," dediğimde beni duymamazlıktan gelerek kahvesini yudumladı.
Kahveden sonra yolda, her zaman durduğumuz kahve dükkanından birer kahve ve sandviç aldım. Konserde iyi görünmek için diyetimi korumam gerekiyordu. Siraç'ı fizik tedavi merkezine bıraktıktan sonra doğrudan terzinin yolunu tutmuştum. provalar sırasında ilk görünümü bile hoşuma gitmişti. Provaların yarısında kulağımda telefonla kasko ile konuşmuştum. İki hafta içinde arabanın tüm işlemlerinin biteceğini söyleyene kadar prosedür ve arabanın hasarları hakkında uzun uzadıya konuşmuşlardı. Normalde kasko işlerinin bu kadar kısa sürmeyeceğini biliyordum ancak bu arabanın tamiri, kasko şirketi için de benim üzerimden dolaylı reklam olacaktı. Yeni bir araba göndermek istediklerinde reddettim. Bir kez daha araba değiştirirsem, iyice boğulacaktım bu yüzden Egea'ya alışmaya çalıştım.
Öğleden sonra kültür merkezine biraz bir şeyler atıştırıp gelmiştik. Genellike önüme bir şeyler alıp birer parça tadına baktıktan sonra Siraç'a itelemekten ibaret olmuştu. O yüzmeye giderken ona eşlik etmenin bana iyi gelmeyeceğini biliyordum, bu yüzden kendimi doğrudan konferans salonuna attım. Konser gününe çok az kalmıştı ve ben hala doğru düzgün bir plan yapmamıştım.
Omzum ağrıyor olsa da görmezden geldim lakin bunun beni kamçılama konusunda etkisi olmuyordu. Sürekli aynı notaların etrafında dolaşıyor, yenilerini eklemeden uğraşırken iç geçirme sesini duyduğumda notaları olduğu gibi bırakıp sahnenin ucunda oturan Eda'ya döndüm.
"Beğenmedin mi?" dedim tabureye, bir bacağımı altıma alarak otururken.
Omuz silkti "Olduğun yerde saydığın bir şeyi neden beğeneyim?" dediğinde ona gözlerimi devirdim. Üzerinde gri eşofman takımı, siyah şişme mont ve kucağında sırt çantası vardı. Bana uzun uzun baktıktan sonra "Sana yardım etmek istiyorum," dediğinde ona alayla güldüm..
"Düşünmen çok hoş," dediğimde bana suratını ekşitti.
"Gerçekten. Bak beni tanımıyorsun, ben sana yardım edebilecek tek kişiyim," derken ona alayla bakmayı sürdürüyordum. On altı yaşında bir çocuğun bana edebileceği en büyük yardım iki üç övgülerle dolu tweet atmak ve fan sayfaları kurmak olurdu.
Büyük salonun karanlıkta kalan merdivenlerinde patırdayarak inen adam "Çok uzatıyorsun lafı," dediğinde ikimiz de karanlığa döndük. Karanlığın içinden, tıpkı Eda'da olduğu gibi eşofman takımı ve yelek giyen adam çıkarken kirli sakallı yüzüne, karışık saçlarına baktım. Burnunun ucundaki gözlüğü iterken onun kim olduğunu hatırlamıştım.
"Süleyman," dediğimde ellerini iki yana açarak bana doğru eğildi ve merdivenleri inmeyi sürdürdü "Eski VAROS'un kurucusu," dediğimde suratını buruşturdu.
"İflasımı açıklamadım," dedi.
"Ama kaybettin," diye ısrar ettim.
Alayla güldü "Sen de eski Gazel olmalısın," dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım "Sonuçta sen de kaybettin," diye ekledi.

