Kendimi sürükleyerek elimde telefonumla yataktan kalktım. Siraç'ın bugün yorulduğunu biliyordum, kas ağrıları oluyordu ve masaj yaptırmak için çağırdığı açıktı. Yeniden uykumu bölüyor olmasına kendi kendime mızmızlanarak evin anahtarlarını alıp terliklerimi giyerek daireden çıktım. Merdiven boşluğu soğuktu, otomatik yanan ışık gözlerimi kamaştııyordu, titreyerek koşsam da soğuk bir şekilde tenimin altına kadar işlemişti. Siraç'ın evi benimki kadar sıcak değildi, ben hamam gibi sıcak olmadığı sürece ısınamıyorum, bu sobalı evden bana kalan bir alışkanlıktı.
Telefonumu ve anahtarları mutfak masasına bırakıp titreyerek yatak odasına yürürken "Siraç," diye seslendim. Uyku sersemi olduğum için sesim ne yüksek ne de güçlü çıkmıştı. Yatak odasının kapısında belirdiğimde, karanlığa alışkın gözlerim alacakaranlıkta onu bulmuştu. Yatağın ortasında, sırtüstü yatıyordu.
"Ağrın mı var?" diye sordum yatağa doğru yürürken. Hala titrediğim için kollarımı kendime sarmıştım.
Örtüyü kaldırıp yatağa iki kez vurdu. Boğuk, fısıltıyı andıran sesiyle "Gel yanıma," dediğinde bu yaptığına anlam veremiyordum ancak yatağa oturdum ve omzumdan beni tutarak yatağa çekti, sıcacık yorganı üzerime örttü. Yastığın altından tuzak gibi kolu çıkıp omzumun üzerinden beni sardığında elleri fazlasıyla sıcaktı. Bedeni, bedenimi siluet gibi kaplıyordu. Bacakları bacaklarımı, göğsü sırtıma yapbozun eksik parçası gibi dolduruyor, ısıtıyordu.
Uykudan bayılacak gibiydim, sıcak kollarının arasında mayışırken "Bir şey mi oldu?" diye sordu ancak bir şey olsa bile hemen orada uyumaya son derece hazırdım.
Burnunu yanağıma sürterken "Seni yanımda istedim, artık bu isteğimin önüne geçecek bir bahane yok," dediğinde kıkırdadığımı sanıyordum ancak bu, rüyaya dönüşecek kadar uykuya teslim olmuştum.
Dilim doğru düzgün kıvrılmayı başaramadan "Kıskandın mı?" diye sorduğumda bunun böyle sorulmayacağının farkındaydım ancak o an beynimin kullanabildiğim kısmı ancak bu kadarını yapabiliyordu. Uyku o kadar ağır basmıştı ki Siraç'ın cevabını duyamamıştım.
İlk defa uykum bana uzun gelmiş, tamamen sıyrılıp içinden kurtulmak istercesine gözlerimi açmıştım. Gördüğüm ilk şey, karşımda giyinme odasına ve banyoya açılan kapı olmuştu. Kollarımı kaldırıp uzun uzun esnerken yanımdaki, Siraç'ın sıcak bedenin farkına varmıştım. Yüzüstü, bir kolunu üzerime atmış, yüzü bana dönük şekilde uyuyordu. Gece hayal meyal beni çağırdığını hatırlıyordum. Gece bana bozuk atarak ayrıldığı için onu öfkeli olmasını beklemiş ancak daha sakin bir şekilde beni yanına davet ettiğinde bunun rüya olacağını düşünmüştüm. Rüya değildi, onun yanındaydım. Kafam karışıktı. Sanki yıllardır bu anı bekliyor gibi heyecanlı ama sanki bir anda gelişiyormuş, hiç beklentim olmamış gibi korkaktım.
Kollarımı indirmek yerine başımın altına sıkıştırdım. Bu hareketim onu hemen uyandırmıştı. Gözlerini kırpıştırdı ve doğru düzgün açmadan karnımın üzerindeki eliyle beni kendine çekti ve başını omzumun üzerine koyduğunda kendime sakin kalmayı hatırlattım ancak sıcak nefesi, boynumdan süzülüp bedenimi arşınlıyorken bunu yapmak mümkün olmuyordu. Sıcak nefesi askılı bluzumdan içeri giriyor, dudakları çıplak tenime temas ediyordu. Tüm kaslarım, hücrelerim aynı anda hissettikleri uyarılma ile hazır vaziyet almışken kolumu onun üzerine attım ve parmaklarımın arasına kısa saçlarını doldurup çekiştirdim.
Saçlarımı çekirtirmemden dolayı suratı buruştu "Günaydın," dedim başının altında huzursuzca kıpırdanırken.
Başını göğsümden kaldırdığında biraz olsun rahatlama ile yorganı üzerime çektim. Gözlerini ovuştururken "Günaydın," dedi ve sırtüstü döndü. Bir müddet tavana bakarak gözlerini kırpıştırdı ve yeniden bana döndüğünde gözleri yüzümde geziyordu. Bir kolunun üzerine yatarak bana uzanığında sakince dokunuşlarının kadife gibi çene kemiğimin üzerinde yumuşakça dokunup sıcak parmaklarının yanağımı kavradığında yeniden ısınıyordum.
"Verdiğin sözü unutmuyorsun, değil mi?" diye sorduğumda başını iki yana salladı.
"Bana güzel bir kahvaltı hazırlarsan, anlatırım," dediğinde bu kez ona gözlerini deviren ben olmuştum.
"Beni kullanıyorsun," diye homurdandım yatakta doğrulurken.
Sırtüstü uzanırken "Daha değil," dediğinde ona surtatımı buruşturdum "Duş alacağım, ben çıkana kadar vaktin var," dediğinde yatakta oturur konumda ona döndüm.
"Belirsiz zaman aralığı, kabul etmiyorum. Kırk dakikadan önce mutfağa giremezsin," dedim.
"Süren başladı," dediğinde baş parmaklarımı havaya kaldırdım ve hızlı adımlarla mutfağa yürüdüm. Buzdolabının başında dikilirken yakın bir kahvaltılık yer veren fırın, pastane karışımı yerden gözleme, birkaç çeşit poğaça, simit, sigara böreği, su böreği... O an aklıma ne geliyorsa azar azar olacak şekilde sipariş vermiştim. Ağabeyim sabah hamurişi, sucuklu yumurta, menemen gibi şeylerin olduğu kahvaltılara bayılırdı ancak Siraç'ın ne seveceğini bilmiyordum. Buzdolabına baktığımda yumurtalar, yoğurtlar, hazır baklagiller, taze et ürünleri... Benim buzdolabına fare düşse belki en altta kalmış biraz peyniri bulurdu ancak Siraç'ın buzdolabı baktığımda sağlam protein kaynakları vardı.
Çayı demleyip ocağın üzerine bıraktım, klasik kahvaltılıkları çıkardım. Sucuk ya da o tür işlenmiş bir şey bulamadığım için basit bir omlet yapmıştım. Yeşilliklerle biraz canlanmış olsa da Ecmel bu softayı görse "Eee, ne yiyoruz?" diye sorardı, bu yüzden kahvaltıları hep ona yıkardım.
Kapıya iki kez vurulduğunda ağır ağır mutfaktan çıktım ve kapıyı açtım. Kuryeye kısık sesle teşekkür ettikten sonra parmak uçlarımda yeniden mutfağa kaçarken yatak odasının kapısından beni izleyen Siraç ile göz göze geldim. Yakalanmıştım ancak bunu dert etmiyordum. Belinde havlusuyla ıslak saçlarını kurularken ona gülümsedim ve mutfağa girdim. Bunun sadece bedenen bir çekim olduğunu düşünmüyordum, daha önce hiç kimseye böylesine yoğun bir çekim hissetmediğim için tek odaklandığım elbette bu oluyordu. Benim için her zaman merak uyandıran ve asla erişemediğim küçük hislerdi.
Sipariş verdiğim, henüz sıcak hamurişlerini tabaklara koyup geri çekildiğimde iyi görünüyordu. En azından Ecmel'den alışık olduğum o dolulukta masada vardı. Ben genelde gevreklerle kahvaltı ederim ancak bu da iş görür gibi geliyordu bana.
Siraç mutfağa girerken "Ellerime sağlık, çok güzel şeyler sipariş verdim," dediğimde bana sırıttı "Çayları sen dökersin," diye ekledim. Üzerinde gri eşofman ve beyaz tişört vardı. Omuzları tişörtünü geriyor, üzerine iyice yapışıyor ve kollarını sıktırıyordu.
"Doğru, çok yorgun görünüyorsun. Sipariş veren parmaklarına masaj yapmamı ister misin?" diye sordu arkamdan geçip çayları dökmek için ocağın başına yürürken.
Tatlı imasına sırıtırken Siraç'ın bastonsuz yürüdüğünü fark ettiğimde olduğum yerde sıçrayarak ona döndüm "Bastonun nerede?" diye sordum onu sırıtarak baştan aşağı süzerken.
"Evin içinde çok fazla kullanmıyorum artık," dediğinde kıkırdadım.
"Harika, beklediğimden daha hızlı ilerliyorsun. Bu gidişle iki aya ayaklanırsın," dediğimde dudaklarını büktü ve ince belli çay bardağını önüme bırakıp masaya oturdu. Kendi tabağına su böreği alırken çayımı yudumladım "Anlatmaya başla istersen," dediğimde bana ıslak kirpiklerinin altından baktı.
Ağzına büyük bir parça börekten atarken "Sor, anlatayım," dedi.
Tabağıma simit aldım ve küçük bir parça bölüp, bıçağımla krem peynir sürerken "Nael dediğin adam kim?" diye sordum.
Sırıttı "Tek seferde tüm cevapları alacağın bir soru sordun, aferin," dedi ve çayını yudumlayıp kahvaltısına hız kesmeden devam ederken "Ben ve ekibim, gönüllü olarak Afrin'e gittik. Yüzbaşı olarak altımda bir karargahın emir komuta yetkisi vardı. Peşine düştüğümüz adam Yahye Nael, baskıcı rejimlerin sorumlusunun sağ kolu. Onlara iyi saldırılar yapmış, tamamen zayıflatmıştık ancak nehrin kıyısında ben ve altımda görev yapan subaylarla pusuya düşürülürdük. Karargahımız bombalandı. Beş bölük asker vardı bombaladıkları karakolda, taburun yarısı arazi görevindeydi. Çok askerimizi kaybettik," dediğinde soğuk kanlı görünüyordu ancak kolundaki dövmeyle göz göze geldiğimde bunu o kadar da kolay atlatamadığını görebiliyordum.
"Haberlerde hiç o kadar çok askeri duymadım, yani iki-üç," dediğimde alayla güldü.
Çayının son yudumunu aldı ve yenisini doldurmak için ayaklanırken "Şehit aileleri bile bilmez, onlar bile üç- dört asker var bilir ama aynı anda bu memlekette doksan tane şehit gömüldü. Onlarca asker gazi oldu. Bu aramızda edilmiş sessiz bir yemindir, insanlara korkuyu paniği hissettirmemek için bize sorduğunda sana üç şehidimiz ve on altı gazimiz olduğunu söyleriz," derken iç geçirerek masaya oturdu "Korkmak, galeyana sebep olur. Halkı kontrol edemezsin. Biz askeriz, savaşmak zorunda olan bizleriz. Halk, bize destek olmalı," dedi ve simite uzandı. Tabağındaki böreği hangi ara bitirdiğini fark edememiştim.
"Neden bu adam peşinde peki?" diye sorduğumda gözlerimin içine baktı ve bana gülümsedi. Bu alaycılıktan uzak, bilmiş bir gülümsemeydi.
"O benim peşimde değil ki, ben onun peşindeyim," dediğinde güldüm.
"Gördüm, adamlar sürekli etrafında,"
"Korkuyorlar," dedi ve ağzına peynir sürdüğü simit parçasını attı. Hızlı hızlı çiğnedikten sonra çayını yudumladı "Korkmaları da gerekiyor," dedi ve bana döndü "Çok yavaş yemek yiyorsun," dediğinde elimdeki simit parçasına baktım.
"Sen de çok hızlı yiyorsun," dedim.
"Alışkanlık,"
"Bunca zaman neden bekledin?"
"Beklemedim, arıyordum. Ararken iyileşmeye çalışıyordum ancak anladım ki ben kendimi göstermeden o da ortaya çıkmayacaktı," dediğinde kafamdaki soru işaretleri domino taşları gibi yerine oturuyordu.
"O yüzden benimle görünüyorsun," dedim. Buna karşılık ağzına yeni bir simit parçası atarken "Beni kullandın mı?" diye sorduğumda ağzında lokmayı çabucak yuttu. Eğer öyleyse, içimin ezildiğini hissedecektim. Kalbimin kırıldığını duyacaktım belki de.
"Kısmen. Sadece başlangıçta," dediğinde elimdeki simit parçasını tabağa bıraktım.
"Kısmen, dediğin bir hafta öncesi Siraç," diye çıkıştım.
Uzanıp bileğimi tutarak kalkmamı engellerken "Anlamadan dinlemeden hemen heyheylerin tepene çıkmasın," dedi ve sakin sakin oturacağım kanaatine vardıktan sonra "Son bir haftaya kadar ben de sana karşı bir şeyler hissettiğimin farkında değildim," dediğinde sandalyeme çöktüm "Sendin işte, Gazel. Eski solist. Zararsız, " dediğinde yanaklarımın içini ısırdım.
"Ben daha buraya taşınmadan kim olduğumu biliyor muydun?"
"Hayır, taşındığında ben de şaşırdım. Çünkü... Buradaki daireler, bilirsin, satılmaz," dediğinde dizlerimi kendime çekerek sandalyenin içine doğru sindim "Kızacak mısın bana?" diye sordu arkasına yaslanıp dirseklerini sandalyenin kolçaklarına koyarak bileklerini serbest bırakırken.
Kollarımı dizlerimin üzerine koyup çay bardağımı elime aldım ve parmaklarımla sıcak bardağı sararken "İzin ver de biraz kızayım," diye homurdandım.
Bacağını uzatıp sağlıklı bacağını sandalyenin ayağına takarak beni kendine doğru çekerken "Sonra kızarsın," dedi.
Dudaklarımı büzdüm "Tam olarak ne zaman fark ettin?" diye sordum.
"Neyi?"
"Benden hoşlandığını,"
Düşünür gibi yaptıktan sonra "Sanırım, partide. Normalde iki kadının gözlerimin önünde birbirine dokunmasından hoşlanırım ama o gün hoşlanmadım. O kadına dokunmanı sevmedim. Belki sonraki gün, o adam senin evine girdiğinde hislerimin farkına vardım. Emin değilim, kendi içimdeki karmaşadan duygularımı görmezden gelmeye alışkındım, ilk kez... Yani sana birinin dokunuyor olması hoşuma gitmiyor, " dediğinde ona gözlerimi büyüterek baktım. Ne yaptığımın farkına vardığımda önümdeki tabağa döndüm. Daha önce böyle darbe almamış ve hemen arkasından da bu şekilde iltifat gibi şeyleri duyunca afallamıştım.
"Senin kas ağrın yoktu değil mi o akşam, bilerek çağırdın beni," dediğimde sırıtarak başını salladı "Güzel zamanlama," diye homurdandım.
İç geçirdi "Ali kim?" diye sordu. Bu soruyu daha önce sormamıştı ve ben de beklenmedik sorusu karşısında şaşkınlıkla suratına bakıyordum.
Sırtımı dikleştirdim "O sarışın kim?" diye sordum.
"Önce ben sordum,"
"Sen benim sorumu yanıtlarsan ben de senin sorunu tüm samimiyetimle yanıtlayacağım," diye pazarlık sundum.
İç geçirdi "Sinem. Masör olarak benimle çalışmaya başladı, iki yıldır kas ağrılarım ve egzersizlerim konusunda bana yardım ediyor. Son yedi-sekiz aydır aramızda bir şeyler cereyan etti," dediğinde başımı ağır ağır aşağı yukarı sallıyordum "Karşılıklı rızaya dayanan, duygusal olmayan şeyler," diye ekledi.
"O yüzden onu öyle gördüm evde," diye homurdandım ve hemen arkasından "Güzel geçmiştir gecen," diye çıkıştım.
"Bir süredir görüşmüyorduk, o gece benim için de sürpriz oldu ve için rahatlayacaksa söyleyeyim bir süredir sadece seni bekliyorum,"
Alayla "Bir haftadır falan," diye ekledim.
Sahte bir gülüş attı "Sıra sende," dedi doğrudan gözlerimin içine bakarak.
Omuz silktim "Hayranım, arkadaşım, çalıştığım şirketin ortaklarından ve eski sevgilim. Bir ara iki aylık ciddi bir ilişkimiz oldu ancak pek kafa dengi olmadığımız için bitirdik ve arkadaş kalmayı sürdürdük," dediğimde tıslarcasına güldü.
"Bir kadın ve bir erkek, ciddi ilişkiden sonra dost olarak kalamaz, Gazel," dediğinde bilmiş tavrına karşılık sadece basit göz devirme mimiğini yapabilmiştim. Önüme dönüp onunla göz temasını kestim ve yeniden çayıma odaklandım.
Dirseklerini masaya yaslayıp ağzına yeni bir simit parçası atıp ağır ağır çiğnerken Gözleri üzerimdeydi, ellerini sildi ve kucağındaki mendili düzgünce çatlayıp tabağının kenarına bırakırken gözleri beni takip ediyordu "Pijaman güzelmiş," dediğinde gözlerimi ona çevirdim. Onunla göz teması kurduğumda bundan keyif alır gibi gülümsedi "Tenini güzel örtüyor. Ne çok ne az," dediğinde gözlerimi üzerinden çekmedim.
"O kadının iki dakika önce bahsi geçtikten sonra bana dokunamazsın," diye homurdandım.
Başını geriye atarak kahkaha attı ve uzanıp elimdeki çay bardağını yeniden sofraya koydu. Ellerini dizlerimin üzerine koyup ağır ağır parmaklarını açarak dizlerimin altına kadar uzanıp bacaklarımı kavrarken sessizdim. Gözleri, doğrudan gözlerime bakıyor, benden ona müsaade etmem için izin bekliyor gibiydi. Gözümü bile kırpmadan yüzüne baktım. Bir başkası olsaydı bu umurumda olmazdı, yanımda olup olmamasına bakardım ancak şimdi, söz konusu o olduğunda o kadının adının geçmesi bile beni rahatsız ediyordu. Siraç ne hisseder bilmem ama bu evin içinde, o kadınla seviştiği herhangi bir metrekare onunla küçük arzu oyunları oynamak cazip gelmiyordu. Hevesim kaybolmuştu. Telefonunun sesi odada yankılanırken istemeye istemeye gözlerini kaçırdı ve telefonuna döndü.
Uzanıp ekrana baktıktan sonra çabucak açtı ve telefonu kulağına götürdü "Tamamdır, teşekkürler," dedikten sonra telefonu kapattı "Avukatlarla bugün randevumuz var," dediğinde gözlerimi devirdim.
Rahatlama hissiyle arkama yaslanırken "Randevu dediğin birkaç gün önceden ayarlanır," diye homurdandım ve uzanıp çayımdan bir yudum aldım. Siraç'la sessiz bir mücadele vermek dilimi damağıma yapıştıracak kadar susatmıştı beni.
Güldü "Haklısın ama bu adamlar işinde en iyisi, iki gibi İstinye Park'taki Masa'da randevulaştık," dediğinde başımı onaylar anlamda salladım.
Çayımı yudumlamadan hemen önce "Adamlar derken?" diye sordum.
"İki kişi falan,"
Falan kısmında iki kişinin daha gizli olduğunu elbette bilemezdim. Tanıştığım avukat ekibi oldukça iyi görünüyordu. Hepsinin kendine has duruşu, kendinden emin sözleri ve kibar hitapları vardı. Firma aracılığıyla benimle anlaştıklarını söyleseler de bunun bana pahalıya patlayacağını biliyordum yine de eğer benim için davayı erken bitireceklerse, ne kadar isterlerse o kadar onlara verebilirdim.
Avukatlarla görüşme genel anlamda iyi geçmişti. Daha önceden, Siraç aracılığıyla durumdan haberdar oldukları için konuyu detaylı olarak anlatmama gerek kalmamıştı. İlk izlenim olarak kolay bir dava olacağını düşündürmüşlerdi bana.
"Şirket patronu biraz dişlidir, davayı uzatır," dediğimde içlerinde en yaşlı olanı, atmışlarına yakın olan güldü.
Kahve fincanını tabağına düzgünce bırakırken Rıfat Alp "Zor adamları severim, mahkeme çıkışı suratlarını görmek ayrı eğlenceli oluyor," dediğinde masadaki diğer avukatlar ona eşlik ederek güldü.
Hemen yanında oturan, mavi gözlü ve saçları şakaklarından kırlaşmaya başlayan Cüneyt bey "Güvensiz kalmayın, biz Adile Hukuk Bürosunun en donanımlı avukatlarıyız," dediğinde onlara gülümserken içinden "Ve en pahalı" diye ekledim.
İçlerinden en genci Kemal, masanın üzerindeki tabletine bakarken "Çarşamba ya da perşembe boş musunuz?" diye sordu.
"Perşembe uygun,"
"Tamam, gerekli belgelerinizle sizi büroda bekliyor olacağız,"
Avukatları yolcu ettikten bir süre sonra da hala sandalyelerimizde oturmayı sürdürdük. Garsonlar önümüzdeki tabakları, bardakları kaldırana kadar ikimiz de konuşmamıştık. Bana vaat ettikleri şey tek celsede kazanmaktı ancak karşımdaki adamların kim olduğunu çok iyi biliyordum ve açıkçası avukatlara güvenmeyi ne kadar istesem de içimden gelmiyordu. Sık sık avukatlık bürolarının adını vererek bununla böbürlenmiş olsalar da sonucun ne olduğu beni ilgilendiriyordu. Zaman git gide daralıyordu. Biran önce sahnenin kurulması ve benim planlama yapmam gerekiyordu. Aklımda ufaktan bir şeyler belirmişti ancak hayata geçirme konusunda yardıma ihtiyacım olacaktı.
Siraç'ın elini bacağımda hissettiğimde irkildim. İşaret ve orta parmağını çizmemin içine sokmuş, ağır ağır parmaklarını kıvırarak tırnaklarını derime batırırken ona döndüm. Hiçbir şey olmamış gibi kahvesini yudumluyordu. Tırnaklarını ağır ağır tenime batırdıkça, parmaklarından çekilen enerji kanımda toplanıyordu. Eli, bacaklarımın arasına kayarken daha sıkı birbirine bastırdım. Bana dönüp başını iki yana salladığında başımı onaylayarak salladım.
Elimi, elinin üzerine koyup kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. Hem dışarıdaydık hem de hala üstü kapanmamış bir öfkem vardı. Ben sadece Ali'yle öpüştüğüm için bile kendimle yüzleşmekten kaçarken o... Bana yaklaşırken parmakları sımsıkı birbirine bastırdığım bacaklarımın arasında, sınırda zorluyordu "Durdurma beni," diye soludu kulağıma "Biliyorum. Tüm dikkatini bana verdiğinde arzunun ne kadar yoğunlaştığını, etrafa sıçrayan ateş parçaları gibi görebiliyorum," derlen yüzüme bakıyordu. Yeşil gözleri kaybolmak isteyeceğim orman gibi kararmıştı.
Tanıdık o ses "Gazel," dediğinde karşımda onu gördüm. Ecmel. içimde cereyan eden tüm heves, heyecan. Hepsi bir anda toz bulutu gibi dağılırken "Konuşmamız gerek," dedi ve gözleri Siraç'a dikti "Baş başa," diye ekledi.

