Birçok şarkıcının hayali hiç kuşkusuz Harbiye konseri vermekti, bu hem medyada hem de camiada saygı duyulan ve sanatçıya prestij katan bir yerdi. Harbiye konseri denildiği zaman nefesler tutulur ve biletler neredeyse gözü kapalı tükenirdi. Benim en büyük hayallerimden birisiydi, henüz Harbiye'de konser vermemiştim ancak Kıyı istanbul'un Marifet için ayarladığı alanı gördüğümde nutkum tutulmuştu. Geçmişte Maksim Gazinosu neyse, şimdi de birçok sanatçı için Kıyı İstanbul'da konser vermek buna eşdeğerdi. Belki de on bin kişinin üzerinde kapasiteye sahipti, bu Harbiye'nin iki katı demek oluyordu. Sahnenin yeri, barikatların sınırları da dahil olmak üzere birçok şey ayarlanmıştı. Gözümde canlandırdığım kadarıyla sahne bile her zaman alışkın olduğumuz standartların üzerinde olacaktı.
"Burası olduğuna emin miyiz?" diye sordum sahnenin kurulacağını düşündüğüm noktaya doğru adımlarken. Bir yanı tamamen deniz kenarı olan, büyük bir alandı. Gözlerim beni yanıltmaya meyilliydi, saniyeler içinde sahne kurulmuş, hayranlar yerlerini almış ve Marifet sahneye çıkmıştı. İşte bu benim hayalimdi. On bin ve belki de yirmi binin üzerinde insanla aynı anda sahnede olmak, onlarla şarkılarımı söyleyip onlarla dans etmek benim en büyük hayalimdi.
"Sahne planı bilet satılan sitelerde yayınlanmış, adres de burası olarak güncellenmiş," dediğinde omuzlarım aşağı çekiliyordu. Burasının benim için tahsis edilmesi gerekiyordu, ben bu sahnede yer almalıydım. Benim şarkılarımla ünlenen bir grup değil, emeğin saf kaynağı olarak ben var olmalıydım.
Gözlerimin önünde serap gibi beliren sahnenin önünde, etrafımda coşkulu kalabak zıplayarak dans edip bağırarak şarkıyı söylerken Mery'nin seyirciyi coşturması ve bana küçümseyerek baktığı hayaliyle irkilerek zaten uyanık olan halimden soğuk yüzünden daha da irkilerek gerçekliğe döndüm.
Marifet sahne alırken insanların arasından öylece geçip onları korku filmlerindeki gibi şoka uğratamazdım, bu sahne şovlarının temeline aykırıydı. Beklentiyle şişirmeli ve en sonunda onları haklı çıkararak içerden, kalplerindeki çarpıntıyla onların aklını başından almalıydım.
"Nasıl gireceğiz içeri? Girsek bile bir yığın teferruat var," dediğimde Siraç bana küçümseyen bir bakış attı.
"O iş bende," dediğinde ona güvenebileceğimi biliyordum çünkü o bir askerdi. Ona güvenmeyecektim de kime güvenecektim?
Silkelendim ve gözlerimin önünde beliren seraptan tamamen kurtulmayı umut ederek "Tankla girsek süper olurdu," diyerek topuklarımın üzerinde ona döndüğümde, sahili aydınlatan ışıklardan aydınlanan suratında şaşkınlığı gördüm.
Gözlerini abartıyla büyüterek "Abartma," diye çıkıştı.
Çocuk gibi davranarak asıl hislerimi gölgeye çektim ve "Ama yaa," diye mızmızlanarak kollarımı önümde birleştirdim.
"Şu halinle her şeyi yaptırabilirsin," dediğinde gözlerim hevesle parlarken "Bir başkasına," diye ekledi.
"Hım..." diye mırıldanarak ellerimi önümde birleştirmiş, küçük bir prenses gibi ona gülümseyerek adımlarken başını iki yana sallayarak güldü.
"Konuyu saptırma," diye çıkıştı.
Uyarısıyla çabucak toparlandım ve soğuk ellerimi cebime atarken "Bu konuda ne kadar iyi olduğumu görüyorsun," dediğimde bana güldü.
Birlikte arabayı bıraktığımız sahil kenarına doğru adımlarken "Bilmez miyim?" diye homurdandı. Kısa bir müddet sessiz kaldıktan sonra "Rüyanda ne görüyordun?" diye sorduğunda adım atmayı kesmiş, doğrudan yüzüne bakıyordum. Gülümsemesini genişletirsen "Bir şeyler söyledin," dediğinde yanaklarımın ısınmaya başladığını hissediyordum.
"Ne gibi?" diye sorarken hala ona arkam dönük, gözlerim arabamın üzerindeydi.
"İnliyordun," dediğinde ona döndüm. Bana sırıtmayı sürdürürken devam etmesi için gözlerimi büyüterek ona baktım ama o buna karşılık dudaklarını birbirine bastırarak gülümsemesini durdurmaya çalıştı.
"Ben inlemem," dedim kendimden emin bir duruş sergilemeye çalışarak.
Omuzlarını kaldırdı "Görüyorsun, senden öğrendiğim çok şey var," derken hala anlam çıkaramadan yüzüne bakıyordum "Konu saptırmak gibi," dedi ve bana göz kırparken yanımdan geçerek arabaya doğru yürüdü. Arkasından tek yaptığım öfkeyle bakıp sessizce topuklarımı yere vurmak olmuştu. Derin bir nefes aldım ve arabaya ulaşana kadar kendime kızarma izni verdim, arabaya ulaştığımda bu konuşmayı tamamen unutacaktım.
Kaçacağım yerim yoktu, konser alanı hakkında düşünmek, gözlerimin önünde, benim sahnemde dans eden Mery'i görmekten, onun hayaliyle savaşmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Ya Siraç'ın imalarıyla utanacak ya da Mery'nin sahne görüntüleri ile kafayı yiyecektim. Başka bir seçenek buldum.
"Adının anlamı ne?" diye sorduğumda bana deli olup olmadığımı sorgularcasına baktı.
Arabanın kaputuna yaslanırken "Sen ciddi misin?" diye sordu.
Hemen yanına otururken "Çok ciddiyim. Verimli çalışmam için önce kafamı doldurmam, sonra boşaltmam ve son derece dingin bir halde ilham gelmesini beklemem gerekiyor. Şimdi, sorumun cevabını alayım," dediğimde hala deliliğimi sorgulayan bakışları devam ediyordu. Biraz. Belki.
"Google'a yazsaydın," dediğinde omzuna vurdum. Oyunbozan tavrına öfkeyle bakarken bana güldü ve kolsuz yeleğinin cebine ellerini soktu "Işık saçan, anlamına geliyor," dedi.
"Kim koymuş adını?" diye sordum.
"Evime gelen siyah saçlı adamı hatırlıyorsun, Berkay. O koymuş," dediğinde kafamda soru işaretleriyle ona bakıyordum "Biz aynı yetiştirme yurdunda büyüdük. Biyolojik ailem ya da birileri bir haftalık bebekken beni yurdun kapısına bırakmışlar. O zamanlar Berkay üç yaşında falanmış. Tutturmuş adı Siraç olacak diye. Neymiş, kanalın birinde modern erkek ismi olarak bu isim varmış," derken yüzündeki gülümseme genişliyordu "Askeriyeden bu yana çok kullanmamıştım bu ismi, genellikle Barbaros olarak seslenirler bana. Sonradan aldığım ailemin soyadıyla barışığım," dedi ve gözlerini bana çevirdi "Sen? Senin adının anlamı ne?" diye sordu.
Gözlerimi kocaman açarken "Acaba ne?" diye mırıldandığımda benimle birlikte güldü "Benim adımın çok bir hikayesi yok. Doğduktan bir hafta sonra, önceden ölen bir ablam varmış onun adını yeniden vermişler. Çok düşünmemişler," dedim ve güldüm "Asıl Ecmel'inki hikaye sayılır. Annem doğumdan sonra babamı aramış, çocuk doğdu diye. Babam da alkollü kafa gitmiş halde nüfusa gidiyor ama adını ne koyacağını o da bilmiyor. Cinsiyet ne, belli değil ama kız diye tahmin ediyor. Emel koyacakmış o sırada babam hıçkırınca nüfus memuru da bunu başından kovmak için Ecmel yazıp göndermiş," dediğimde benimle birlikte güldü.
"Gerçekten şaka gibi,"
"Sadece bunun üzerine komedi hikayesi yazarsın. Hiç sevmem ailemi, çocukluğumuzu zehir etmişlerdir ama alkollü anıları komik. Mesela bir gün, hatırlıyorum o günü beş yaşında falanım ya da altı. Canım annem ve babam pavyona gitmişler. Ankara'nın biliyorsun pavyonları meşhur. Ecmel'in kapıdan çıktığını gördüm, peşinden ben de çıktım. Evin sokağının başında annem ve babam, birbirlerinin omzuna atmışlar kollarını sallana sallana şarkı söyleyerek geliyorlar ama asla ne dedikleri anlaşılmıyor. Ecmel onları görünce donakaldı, peşinden koşup yakalamaya çalışırken yerlerde sürünüyorlardı, ben de kenardan izliyorum. Abim koşarken daireler çiziyor, ikisi de peşinden daire çiziyordu. Beyin kullanmak diye bir şey söz konusu değil. Merdiven çık çıkamazlar, Ecmel yarım kalan bir şişe viskiyle köpek gibi elleri ve ayakları üzerinde onları yukarı çıkardı. Sızdılar koltuklara ama üzerlerinde öyle böyle değil, deste deste para var. Hepsini aldı, Ecmel," derken dudaklarımda buruk bir gülümseme vardı. Sonrasını anımsadığımda suratımdaki gülümseme dondu.
"Sonra?" diye sordu Siraç, ifadesi donuktu.
"Hepsini aldığı için babam sabah durumu çaktı. Her şeyi unutmuş aptal adam, o paraları unutmamış. Hiçbir şey demedi, sobayı yaktı, evi ısıttı, ayıldı. Sonra abime paraların yerini sordu, abim söylememekte ısrar edince elini sobaya basmakla tehdit etti. Abim söyledi ama yine de elini sobaya bastı. Elinin derisinin sobada yanarken etrafa yayılan o insan eti kokusunu hiç unutmam. O yüzden Ecmel'in sol elinde parmak izi yoktur. Eğer o gün açgözlülük yapıp paranın hepsini değil de bir kısmını çalsaydı, böyle olmazdı," derken hala gözümün önünde Ecmel'in sıcak sobanın üzerine babamın elindeki maşayla bastırması, onun çığlıkları, annemin ifadesizce tekli koltuğunda oturup sigara içerken tüm olanları görmezden gelmesi gözümün önündeydi. Ecmel kendi etinin yanıklarını sobanın üzerinde, daha elini doktora göstermeden, kendisi temizlemişti.
"Ecmel'e bu yüzden kızamıyorsun, değil mi?" dediğinde ona tek kaşımı kaldırarak baktım.
"O eskidendi," diye düzelttim. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi temiz, tuzlu su ve yosun kokusuyla doldurdum "Ona kızmak istemiyorum. Kendince haklı sebepleri var, belli ki bir kardeş olarak ne dostluğum ona yetti ne de sevgim. Belki yanlış yolda belki de kendince en doğrusunda ilerliyor. Ama artık yollarımız ayrıldı. O, düşmanım değil ama dostum da değil," dedim ve çenemi kabanımın kürklü yakalarına soktum. Havalar iyice soğumuştu ancak sabahın bu saatlerinde bu kış günü kadar soğuk olmasını beklemiyordum.
"Kusursuz olma takıntısı nereden geliyor?" diye sorduğunda sadece sorusuna odaklanmıştım.
Dudaklarımı büktüm "Gerçekten hiç öyle olamayacağımı bildiğim içindir. Ben annesinin kızıyım, Siraç. O gece o kadar para nereden geliyor sanıyorsun. Onun gibi olmamak için kendimi bastırdıkça bastırdım ama şuna bir bak, kendimi bir gün serbest bıraktığımda alkolden gözü dönmüş, kucaktan kucağa gezen...-" eliyle ağzımı kapattığında ona döndüm. Gözlerimden akan sıcak damlalar elinin üzerinde birikiyordu.
"Bir daha ağzından böyle bir şey duymak istemiyorum," dedi sözlerinin altını çizerek. Dudakları gergindi, neredeyse tiksintiden kusmak üzere gibi bakıyordu. Bu bakışı daha çok ağlama hissine ve gözyaşlarımın daha yoğun akmasına sebep olmuştu.
Elini ağzımdan çekip öfkeyle "Neden ağlıyorsun yine? Niye susturamıyorum seni?" diye bağırdığında göğsüme sıkışan nefesi ile dişlerimi sıktım. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken yeniden önüme döndüm ancak bir faydası olmuyordu. Tiksinen gözleri bana annemi hatırlatıyordu. Bana kızarken annemin sözlerini anımsıyor, ağladığım için yeniden kendime kızıyorum, kızdıkça gözyaşlarım, tek ilacım gibi yanaklarımdan dökülüyordu.
Bileğimden tutarak beni kaputun üzerinde kendine doğru çekerken bileklerimi tutan elleri kabaydı. Öfkeyle diğer elimi de yüzümden çekti, bana vurmasını beklerken sıcak dudaklarını dudaklarımın üzerinde hissettiğimde nefesim kesildi. Dudaklarımı aralayıp dili dilime dokunurken sabah kahvesinin, diş macunun ve kendi gözyaşlarımın tadını alabiliyordum. Bileklerimi sımsıkı, parmaklarının arasında tutmuş, bir eliyle ensemden beni kendine bastırırken içimi kavuran bu yakıcı his ile kıvranıyordum. Kapana kısılmış gibiydim.
Yine de bu his belki de Siraç tarafından olduğu için kendimi tehlikede hissetmiyordum.
Dudaklarına karşılık vererek, dilimle dokunduğumda üzerine benzin dökülmüş ateş gibi ısınmış, parlamış ve beni kendine çekmişti. Girdap gibiydi. Etrafında daireler çizerek karanlığına doğru çekiliyor, bir an olsun rahatsızlık duymuyordum. Ona dokunma telaşıyla parmakları arasında sıkıştırdığı bileklerimi kurtarmaya çalıştıkça, çabam onun yanan ateşini körüklüyor, beni de beraberinde içine çekiyordu.
Soluk soluğa geri çekildiğinde "Burada durmamız en iyisi," diye mırıldandı.
Yüzüne bakıyordum. Ne aradığımın farkında değildim, sadece neden beni öptüğünü anlamaya çalışıyordum. Gözleri parlak, irisleri koyuydu. Dudakları öpüşmekten kızarmış ve alt dudağı şişmişti. Tıpkı benim gibi seri nefes alıyor ve o, son zamanlarda sık sık görüp anlamlandıramadığım bakışı atıyordu. Bileklerimi serbest bırakırken gözlerini kaçırmıştı. Bir elini kaputun üzerine yaslarken gözleri arabanın parlak yüzeyinde geziyordu. Yeniden göz göze geldiğimizde uzanıp baş parmağıyla gözpınarımda kalan son damlayı sildi. Kendimi onun sıcak avucuna, kedi gibi sokularak bıraktığımda dişlerini sıktı.
Göğsü gitgide hızlanarak inip kalkarken "Siktir, sana dokunmak bağımlılık yapıyor," diye homurdandı ve beni yeniden kendine çekerken öpüşüne karşılık vererek ona ilk dokunan, ilk öpen bu kez ben oldum.
Geri çekilip yüzüne baktığımda, sanki biraz önce tanıdığım Siraç ile bu adam tamamen birbirinden farklıymış gibi geliyordu. Bir elimi kaputun üzerine yaslayarak ona güldüm "Ağlayan kızları böyle mi susturursun?" diye sordum.
Güldü "Bu sana özel," dedi ve ellerini kaputa yaslayarak kendini belli bir açıyla geriye doğru bırakıp denizin üzerinde doğmakta olan gökyüzüne bakarken "Genelde tam tersini yaparım," dediğinde elimin tersiyle hafifçe karnına vurdum.
Ona sormak istiyordum "Eee, biz şimdi ne olduk?" demek istiyor ve cevabını beklediğim gibi almak istiyordum ancak cesaret edemiyordum. Sormak istemedim, tıpkı onun gibi arabanın kaputuna yaslanarak gözlerimi doğmakta olan güneşe diktim.
Omzuyla beni dürterken "Gözyaşlarını dindirmek için beni bulabilirsin," dediğinde ona gözlerimi devirdim.
"Sadece ağladığımda mı sana geleyim?" diye sordum.
"Zevkten ağlamak istediğinde de olur," dediğinde onu omzumla ittim.
Siraç'la birbirimize sataşarak sahildeki tostçuda tostumuzu yemiş, sallama çaylarımızı içerek yine aynı atışmaları sürdürüp tostçu adamla sohbet ederek vakit geçirmiştik. Adam aşağı yukarı bizim yaşlarımızdaydı ve plaza işinden sıkılıp kendine bir karavan satın almış, hazır yemek ürettiği bir işletmeye dönüştürmüştü. Her sabah "Sanki ayaklarımın altına buluttan yollar seriyorlar, öyle uçarak geliyorum," derken gözlerinin içi parlıyordu. İlk müşterileri gelene kadar ocağın diğer tarafında hazırlıklarını yapmış, biz de aşağıda, katlanan masa ve sandalyelerin üzerinde onunla sohbet etmiştik.
Sabah yürüyüş programında bu kez onlara katılmış Gül ve Siraç ile sohbet ederek vakit öldürmüştüm. Eğer onlarla sohbet etmesem ya alışveriş yapacaktım ya da deli gibi telefonun başında tırnaklarımı kemirerek hakkımda yorum okuyacaktım. Hepsine kulaklarımı tıkayıp gözlerimi kapatmayı tercih etmiştim. Onlarla sohbet etmek de keyifliydi, sürekli onları uzaktan izlerken ne konuştuklarını merak ederdim ama havada sudan konuşuyorlardı. Gül çocuklarından, eşinden, ailesinden, yasak olmasına rağmen diğer hastaların özel hayatlarıyla ilgili dedikodular anlatıyordu. Bundan keyif aldığımı fark ettiğimde kendimi iyi hissetmiştim.
Öğlen, fizik tedavi merkezinin arkasında kalan hamburgercide hamburger yedikten sonra etrafta biraz yürümüş ve kültür merkezine geçmiştik. Onu yüzme salonuna bırakıp yeniden konferans salonuna yönelsem de bir etkinlik nedeniyle dolu olduğunu görünce yeniden Siraç'ın yanına yönelmiştim. Yüzme salonu herkese açıktı, bu yüzden kültür merkezinin içinden kendime havlu, bone ve mayo alıp giyinme odasına girdim. Eşyalarımı dolaba kitleyip, telefonumu yanıma alarak havuzlara yöneldim.
Siraç en sondaki havuzda, tek başına bir ileri bir geri kulaçlar atarak yüzüyordu. Havuzun kenarında dikilmiş, beni fark etmesini beklerken başını sudan kaldırdı, yeniden dönmeye hazırlanırken emin olmadan bana döndü ve gözlerindeki suyu silerek bana baktı.
Dirseklerini havuzun kenarlarına yaslayarak destek alırken "Bu şerefi neye borçluyuz?" diye sordu. Sabahki öpücüğüne, demek istedim ancak bunu sadece istekte bırakmanın doğru olacağına karar verdim.
Belime sardığım havluyu, onun havlusun yanına, şezlonga telefonla birlikte atarken "Salon doluymuş, ben de biraz yüzme antrenmanı yapayım dedim," dediğimde kendini geriye doğru bırakmıştı.
"İyi yüzme bilmiyor musun?"
"Biraz, en azından boğulmayacak kadar," dediğimde bana güldü.
Eliyle bana gelmemi işaret ederken "Boğulmayacak kadar yüzme bilmek diye bir şey yoktur, Gazel," dedi.
Korkuluklardan tutunarak kendimi sıcak suyun içine bıraktığımda anında uyuşmuştum. Dışarısı soğuk değildi ancak su beklediğimden daha sıcaktı. Usul usul Siraç'a doğru yüzerken bana gülüyordu "Ne?" diye homurdandım.
"Hadi diyelim bir dalga seni aldı, iki yüz metre öteye attı. Karaya çıkman üç günü bulur," dediğinde ona suratımı buruşturdum.
"Aynen aynen," diye homurdandım.
"Diyelim köpek balığı saldırdı,"
"Neredeyiz? Florida falan mı?"
"Diyelim ki saldırdı, Allah'ın işi,"
Alaycılığına ayak uydurarak sahte bir koku ifadesiyle etrafıma bakınırken "Nerede? Hani?" diye sordum.
Bana gözlerini kısmış halde ağır ağır, etrafımda yarım daire çizerek yüzerken "Burada," dedi.
Bana doğru yüzerken ellerimle yanaklarımı tutarak "Aaaa, yardım,"diye ağır ağır, kısık ve sahte bir çığlık attım.
Siraç hemen dibinde durdu "Neden kaçmıyorsun?" diye homurdandı.
"Ama yavaş yüzüyorum,"
"Kaçacaktın,"
"Yine de yakayacaktın," dediğimde küçük bir çocuk gibi dudaklarını bükmüş, kaşlarını çatmıştı. Alaycılık gibi bu da üzerine yapışmış, onunla bir olmuştu. Onu ilk kez gördüğümde öfkeli, hatta fazlasıyla sinirli biri olduğunu düşünürdüm. Bana silah doğrulttuğunda öfke kontrolü olmadığını, o gün kaçtığım için şanslı hissettiğimi hatırlıyordum ancak şimdi gördüğüm adam sevecen, eğlenceli ve etrafındakileri kendisiyle mutlu etmeyi bilen bir adamdı.
Onu kandırdığımı düşünerek kaçmak için yüzmeye çalıştığımda beni bacağımdan yakalayarak kendine çekmişti. Bedenim göğsüne çarptığında "Sana demiştim," diye homurdandım ve göğsüne vurdum. Kaç.
Omuz silkti "En azından çabaladın," dedi.
Onun kadar hızlı yüzemiyor olsam da birlikte yüzerken sürekli birbirimize sataştığımız için zaman hızlı geçmişti. Erken pes eden ve yorulan taraf ben olmuştum. Kendimi kurulayark Siraç'ın yüzmesini izlerken uzun zamandır ve belki de ilk defa kendimi huzurlu hissediyordum. Siraç ile belli belirsiz hislerim olsa da ondan ilk adımı beklemeyeceğim açıktı. Beni öperek bir adım attığını düşünüyordum, ilişkinin ciddiyetini belirleyen insan olabilirdim.
O, antrenörü ile havuzun başına oturmuş, ilerleyecekleri eğitim ve dersler hakkında konuşurken çalan telefonumu havluların arasından çıkardım. Telefonumu alırken yeni bir mesajla Siraç'ın telefonu da parlıyordu ancak bunun üzerinde durmadım ve telefonumun ekranına baktım. Arayan Mert'ti. Bir yanım aramasını meşgule vermek istese de zaten hafta boyu onu görmezden geldiğim için bu kadar sık arama sebebini merak ederek telefonunu açtım.
"Sonunda, sana ulaşmak neden bu kadar zor?" diye homurdandığında gözlerimi devirdim.
"Ulaşılmaz olduğum için," dedim alayla. Sanırım Siraç'ın alaycılığı fazlasıyla üzerime sinmişti.
Sahte bir gülüş attı "Komik kızsın. Neyse, bu akşam bende parti veriyorum. Geliyorsun," dediğinde iç geçirdim.
"Emin değilim," diye mırıldandım.
"Hadi ama, senin eski grup da olacak. Geleceğini herkese söyledim, gelmezsen korkaklık etmiş olursun," dediğinde onu boğazlamak istiyordum. Mert, değişik bir insandı. Yani sosyal medyada, kendi YouTube kanalı ile çocuk yaşlarda ünlenmiş ve bunu iyi kullanmış uçarı kaçarı bir insandı ancak bu, onun için bir bahane değildi.
"Ne çok adımı kullanarak reklam yapan insan var ya," diye homurdandım.
"Öyle ama bak Twitch için sarsıcı bir gece olacak, deli gibi sponsorluk aldım,"
"Gelmedi dersin, sonuna kadar merak edip izleyecekler zaten,"
"Kaçıyorsun yani," derken Siraç vücudundan akan sularla camdan içeri vuran güneşin yansımasıyla parlıyordu.
"Evet,"
Kapatmadan önce "Kararını değiştirirsen ara..-" telefonu kapattım ve sessize alıp bir daha aramalarını görmemek için kalçamın altına sıkıştırdım.
Havluyla göğsünü silerken "Bir şey mi oldu?" diye sordu.
Telefonlarımızı alarak ayaklandım "Mert," dedim sorarcasına bakarken "Partideki, şu kafası hafif kırık olan," dediğimde başını aşağı yukarı salladı "Akşam bir parti varmış, beni de emrivaki yaparak davet ediyor, neymiş herkese geleceğimi söylemiş," dedim.
Havuzun başında, çıkışa doğru yürürken "Harika, beklenti yaratmak için iyi bir fırsat," dediğinde suratımı buruşturarak başımı iki yana salladım "Gitmelisin, Gazel. Eğer bu partiye gitmezsen konsere geleceğine dair umutlar kırılır," dediğinde haklıydı.
"Gitmelisin, derken? Beni bu ateşe tek başıma atamazsın," diye homurdandım.
"Tamam eğlenceli falan ama ben asırlık parti kotamı doldurdum," dediğinde ona dudaklarımı büktüm.
"Sen gelmezsen gitmem," dediğimde bu kez gözlerini devirme sırası ondaydı "Geliyorsun," dedim.
"Maalesef," dedi.
Evet, söz konusu olan Siraç'ın mantıklı cümleleri olduğunda çabucak ona inanıyor ve sözlerine taparcasına teslim oluyordum. Bu beni korkutuyor bir yandan da güvende hissetmemi sağlıyordu. Bu, ağabeyimin bana bıraktığı derin bir yaraydı. Her zaman birine ihtiyaç duyacak gibi hissediyordum. Kendime kızıyor ancak Siraç'a olan duygularımın hissettiğim hiçbir yabani hisle alakası olmadığını biliyordum. Beni sarsıp yerin dibine soktuğunda, yanımda Ali ve onun temkinli kolları varken bile ona ihtiyacım vardı. Sadece mecbur olduğum için ona bağlanmış olamazdım.
Soyunma odasına girip bone ile kısa bir duş aldıktan sonra kurulandım ve üzerimi değiştirip ıslak kıyafetlerimi poşete koyarak soyunma odasından çıktım. Erkeklerin soyunma odası önünde beklerken içerinin sakin olduğunu ve bir tek Siraç'ın içerde olduğunu biliyordum. O çıktıktan sonra belki ilişkiyi ciddileştirmeyi teklif edecektim, bilmiyordum. Bu konuda kendimi heyecanlı hissediyordum. Kolay olmayacağının farkındayım, ilk defa birine bu şekilde açılacaktım.
İçerden duyduğum patırtı ile olduğum yerden sıçradım. Siraç'ın düşmüş olacağını düşünerek aralık kapıdan içeri süzüldüm. Dolapların arasından geçerken etrafıma bakınıyordum, hala su sesi geliyordu. Neredeyse koşar adımlarla duşların olduğu bölüme yürürken ayak seslerim bile su sesinden gölgede kalıyordu. Gördüğüm ilk şey yerde yatan, suratından kanlar akan adamın kocaman açılmış gözleri olmuştu. Ağzına sokulmuş silahın sahibinin, sadece kolundaki dövmeye bakarak bile Siraç olduğunu anlayabiliyordum. Adamın beni görmemesi için hemen yanımdaki dolabın arkasına sığındım.
Gülüşünü duydum, bu tüm kıkırtılarının ve kahkahalarının aksine insanın tüylerini diken diken eden, tehditkar bir gülüştü "Patronun çok geç kaldı, fırsatı varken öldürecekti beni," dedi. Çarpma sesi duyulduğunda adamın acı dolu inlemeleri su sesinin arasında, mermer duvarlarda yakılanıyordu. Baştan aşağı ürperdim.
"Söyle o Nael piçine, az kaldı," dedi ve bir kez daha çarpma sesi duyduğumda adamın sesi soluğu çıkmıyordu. Ürperdim. Tepeden tırnağa, baştan aşağı... Sevecen, hayat dolu ve alaycı Siraç gitmiş yerine tam da bahsettiği adam gelmişti: Barbaros. Evet, bu halinin adı Barbaros'tu.
Hızlı adımlarla soyunma odasından çıkarken ne yapacağımı bilmiyordum. Titriyordum. Kendimi dışarı attığımda kalbim deli gibi çarpıyordu. Bilmiyordum. Yeniden kafam karışmıştı. Düşünemiyordum.

