İçeriğe geç

KOMŞU

Bölüm 41 · 12 dk okuma

KOMŞU

Bölüm 41

🎙️ 41

Para hiçbir zaman önceliklerim arasında olmamıştı, hayat şartları gereği yaşamımı idame ettirmek için kullandığım için bir araçtı ancak hiçbir zaman, hiçbir şeyi para için yapmamıştım. Ben, sadece ağabeyim için çalışırdım. Sevdiğim müziği icra ederken en iyisi olma arzusuyla ona kazandırırdım. Parayı ancak istediğim bir şeyi satın alamadığımda önemser ve genellikle de alamadığım o şeyden vazgeçerek çözüm bulurdum. Şimdi, geleceğimi kurtarmak için paraya ihtiyacım vardı ve o parayı sağlamak için de en değer verdiğim şeylerden birini, arabamı feda etmek zorundaydım.

Şimdi, yeniden şarkılarımı icra etmeye başlayıp sosyal medyada yayınlasam da bana para kazandırması belki bir ay belki de daha fazla sürecekti. Yeni bir şirketle anlaşmaya varmak, göründüğünden daha zordu. Anlaşmaya varsam bile şu an onlar için bedavaya çalışırdım ve en erken üç ay sonra paramı alırdım. Krediler, ödeme garantim olmadığı sürece, eğer şirketin zora süreceğini varsayarsak, tam da şirketin en büyük paydaya sahip ortağı Erdem'in istediğinin olmasına, benim erken batışıma sebep olurdu.

Siraç'ı bıraktıktan sonra konferans salonun önünden geçerken sahnedeki piyanoyu görmüştüm. Kapılarının hepsi açıktı, kültür merkezi halka açıktı. Bundan cesaret alarak sahneye uzanan merdivenleri çıkmış, kendimi kuyruklu piyanonun başında bulmuştum. Güzel, siyah, el oyması Yamaha piyanoydu. Okulu bıraktıktan sonra dokunduğum tek tuşlar klavyenin tuşları olmuş, bir piyanonun gerçek sesini duymayalı uzun zaman olmuştu.

Parmaklarımı notaların üzerinde gezdirirken, üzerinde çalıştığım notalar ezberimde kaldığınca dökülüyordu ancak yine de kulak tırmalayan bazı detaylar vardı. Belki de hala sözler hazır olmadığı için kulağımı tırmalıyordu.

Sivri tırnaklarım, melodilere dokunmadan tuşların üzerinde tıkırdarken boğazımı temizledim ve yeniden parmaklarım notaların üzerinde gezerken gözlerimi kapattım ve tıpkı bir prontor gibi göz kapaklarımın arkasında beliren sözleri, tıpkı bir başkası söylüyor gibi dinledim.

"Hey, beni tanıyor musun gerçekten?

Buna nasıl cüret edebiliyorsun?

Yerleri ve gökleri çınlatan,

İçine işleyip seni boğan,

Elini tutup kanını kaynatan

Benim,"

İç geçirdim ve parmaklarımı aynı anda notaların üzerine bastırdığımda çıkan kulak tırmalayan melodilerle gözümü açtım. Tıpkı bir rüyadan uyanmış gibi sersem hissediyordum. Gözlerimin arkasında beliren sözler, beni yansıtıyordu. Kibirli, bencil ve aynı zamanda içimdeki hayal kırıklığıyla durgun notaların üzerine söylüyordum. Bu, benim tarzım değildi. İnsanlara umut veren, onların içindeki coşkuyu ortaya çıkaran heyecanlı notalar olmalıydı.

Sol elimle piyanonun cilalı yüzeyine vurarak ritim tutarken sağ elimle sondan itibaren yazdığım melodileri, daha hızlı ve sol elim olmadan tekrarladığımda daha keyifli notalara dökülmüştü.

"Tüm dünya karşımda duruyor

Üzerime basmaya çalıştıkça kaçıyor,

Devlerin planlarıyla oynuyorum,

Kesmiyor beni kendi dengim

Koca adamlara vızıldıyorum,

Buradayım

Karşındayım

Seninle dans etmek için

Uyumanı bekliyorum

Huzunu kaçırdıkça

Kazanıyorum,"

Ağzımdan dökülen sözlere hayretler içinde kalarak bir müddet sessizleştiğimde içimdeki enerji patlamasını hissedebiliyordum. Beni güdüleyen, içimden geçenlerin yansıması gibiydi. Yeniden notaları çalmak için hazırlanırken ön koltukta oturan kız çocuğunu gördüğümde durup ona baktım. Üzerinde bol, gri eşofman ve üzerinde lila kapşonlu, kucağına hala bir askısı kolunda duran siyah sırt çantası ve elindeki nota kağıtlarıyla beni izliyordu. Kahverengi saçları sımsıkı iki yandan örülmüş, üzerine gri bir bere takmıştı.

Göz göze geldiğimizde "Melodiler şey gibi 'Ben mesela, uçarım mesela, yerlere göklere sığamıyorum,' gibi," dediğinde doğrudan ona bakıyordum. Sesi iyiydi ve elindeki nota kağıtlarından ya müzik okulu öğrencisi gibi görünüyordu.

"İlk demo her zaman birinin kopyası gibi görünür," dedim ve ayaklanırken "Sıra mı bekliyorsun?" diye sordum.

"Devam et, hayatımda kaç kez bir şarkıcının karşımda söz yazdığını görebilirim bilmiyorum," dediğinde ona gözlerimi devirdim. Ayaklanırken o da benim gibi ayağa kalktı, kısa boyluydu ve aşağı yukarı aramızda dokuz ya da on yaştan fazlası vardı. Ben sahnenin merdivenlerine yürürken o da sahnenin altından bana yetişmeye çalışıyordu "Kendi şarkılarını mı çıkaracaksın? Yoksa gruba mı döneceksin? Eğer gruba geri döneceksen Mery'i gruptan at," dediğinde ona sadece baktım.

Merdivenleri inerken önümde durmuş, bana "Ben Eda," diyerek elin uzatıyordu.

İlk defa içimden gelerek kibar davrandım ve elini sıkarken "Ben de Gazel," dedim.

Elimi elinden çekip sahnenin yanındaki kapıya doğru yürürken "Sence bir karma yaşanır mı?" diye sorduğunda ona omzumun üzerinden baktım.

"Bilmem," dedim ve koridora çıktım.

Tüm heyecanım, içimdeki ışıltı arabamı görene kadar sürmüştü. O kız, Eda, ister istemez içimde bir yerde bana iyi gelecek bir noktaya dokunmuştu. Hiçbir şey olmamıştı ama en azından iyi hissettirmişti ta ki arabamı görene kadar. O, bana yapmam gereken fedakarlıkları hatırlatmıştı. Dizlerimi kendime çektim ve arabama son kez olduğunu bilerek uzun uzun baktım. Kenara attığım ziynet eşyalarımın tamamı ağabeyimdeydi, onlara ulaşamazdım bile. Müzik odamdaki her bir parçayı satmak, beni sadece birkaç ay idare ederdi. Televizyonumu satmak bile beni kurtarmıyordu, Siraç gibi yarım milyonluk ses sistemim olsaydı bir nebze daha rahat ederdim ancak şu an para eden iki şey vardı: arabam ve stüdyom.

İlkini tercih etmekten başka çarem yoktu. Tüm banka hesaplarım boştu. Ağabeyimle yolları ayıracağımı hiç düşünmediğim için paranın tüm kontrolünü ona bırakmış, kendime hiçbir şey bırakmamıştım. Harcamalarımı benim yerime ağabeyim ödediği için kendime ait kartımı benzin almak dışında harcamaya bu eve taşındığımda başlamıştım.

Tam bir aptaldım.

İç geçirdim, göğsüm sıkışıyordu. Ellerimle her parçasını değiştirmiş, yıkarken bir fırça darbesi bile değdirmediğim. Özel şampuanlarla yıkadığım, güneşten bile sakındığım arabama benden başkasının binecek olması, artık ona dokunamayacak, egzozunun hırıltısını duyamayacak ya da motorunun gürültüsünü hissedemeyecek olmak canımı sıkıyordu ama başka çarem yoktu. Vazgeçmeliydim. Yeniden, yükseldiğimde, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin geri alacaktım.

Kaybetmeye o kadar alışmışım ki dolan gözlerimi durdurmayı, soğukkanlı bir şekilde arabanın iç ve dış fotoğraflarını çekmeyi başarmıştım. Siraç'ın yüzme antrenmanından çıkmasını beklerken en bilindik siteye kayıt olmuş, aşağı yukarı piyasa şartlarının bir buçuk katına satışa koymuştum. Siraç çıkana kadar beklediğimden daha çok favoriye eklenmiş ancak henüz hiç geri dönüş olmamıştı. Hafta içinde satılmazsa muhtemelen bir galeri ile anlaşacak, arabayı galeriye satacaktım.

Siraç emniyet kemerini bağlarken "Hala aç mısın?" diye sorduğunda bir an için yemek yediğimizi ve neden bana bu soruyu sorduğunu düşünürken asık suratımı fark ettim.

Arabayı çalıştırırken ifadesiz halimi korudum "Arabayı satışa koydum," dediğimde emniyet kemerinin tokasını takmakla uğraşan eli havada asılı kaldı ve doğrudan bana baktı.

"Neden?" diye sordu.

Omuzlarımı kaldırdım "Bir nedeni yok," diye mırıldandım.

"Paraya mı ihtiyacın var?"

"Hayır,"

"Gazel, şu geride bıraktığımız bir buçuk ayda seni tanıdığımı düşünüyorum. Sen arabandan vazgeçmezsin," dediğinde onu duymazlıktan gelerek park yerinden geri geri çıktım ve merkezin çıkışına yol aldım. Evet, o beni enine boyuna tanıyordu ancak ben onu iki kısa cümlede özetleyecek kadar şey biliyordum hakkında. İç geçirirken pes etmiş görünüyordu "İlanına bakabilir miyim?" dediğinde telefonumun şifresini girip Sahibinden'i açarak ona uzattım. İlanı incelerken "Ne alacaksın yerine?" diye sordu.

Omuzlarımı kaldırdım "Belki SUV alırım, bilmiyorum," diye mırıldandım.

"SUV almak için," diye mırılandı ve telefonun üzerinde parmaklarını kıpırdatırken "Fiyatını daha da yukarı çekebilirsin, hatta ben yapayım. Bedavaya veriyorsun resmen, kaputun altında Nismo versiyon bir motorun var, Alpha kiti... Akrapoviç egzoz... Bildiklerini daha sayayım mı? Bedavaya veriyorsun resmen, bu araba eşsiz," dediğinde dönüp koyduğu fiyata baktım.

"Siraç, o fiyata asla satılmaz," diye homurdandım.

Omuz silkti "Gör," dedi.

Gözlerimi devirdim "Neden sen almıyorsun?" diye homurdandım fiyatı konusunda bu kadar ısrarcı olmasına karşılık.

"Maaşım yetmez,"

Dediğim gibi de olmuştu. İki gün boyunca aklım tamamen para kazanmak olduğu için sık sık telefonumu kontrol ediyordum. Araç için arayanlar benimle pazarlık yapmaya çalışıyor ve bir şekilde işin sonu ben onların istediği fiyatı vermeyince kadın olduğum için arabanın ederinin o olduğuna çıkıyordu. Bir iki kez kendimi savunmaya çalışsam da en sonunda konu o noktaya gelince telefonu kapatıyordum. Yavaş yavaş galerilerle görüşmeye başlamış, araç için fiyat almaya başlamıştım ancak pazarlık edilen uçuk rakamlarla aşağı yukarı aynı para çıkıyordu. Siraç fiyatı yukarı çektikten sonra en azından benim istediğim rakama düşeceklerini ummuştum ancak öyle olmamıştı.

Siraç ile yüzmeye gittiğimiz zaman kendimi konferans salonuna atıyor ve sonunda Eda ile karşılaşıyor, ona küçük bir selam verip piyanoyu teslim ediyordum. Geceleri kendimi müzik odasına kapatıyor, yazdığım iki satır şarkıya yeni bir demo müzik hazırlıyordum. Hem kötü hem de bir şekilde iyi gelen günler geçiriyordum. Sinirlerim git gide geriliyor, her gece deli gibi evin dolaplarında alkol arıyordum. Bulamayınca kendimi uyutmakta ya da biraz gitar çalmakla çözüm üretiyordum.

Perşembe günü, sandalyeme pineklemiş mısır gevreğimi yiyerek Twitter gündemini takip ederken yeni bir arama ile telefonum parladı. Gözlerimi devirdim, bu kez kim bilir ne tür bir manyakla tanışacağımı düşünerek telefonu açtım "Buyrun,"

"Gazel Kaner ile mi görüşüyorum?" diye sordu karşı taraf.

"Evet,"

"Aracınız hala satılık mı?"

"Evet,"

"Gün içinde müsaitseniz eğer aracı görmek isterim," dediğinde şaşkınlıkla telefona baktım.

"Tabii," diye mırıldanırken güvenmediğim apaçık belliydi.

Adam bunu hissetmiş gibi "Ciddi alıcıyım, eğer yazdığınız donanımlar arabayla birebir uyuyorsa gün içinde alacağım," dediğinde hala tedirgindim.

"Tamam,"

"Organize Sanayi Bölgesinde buluşmak sizin için uygun mu?"

"Yakınım, olur,"

"Tamam, bir buçuk saate ekspertizin önünde buluşalım," dediğinde telefona bakmayı sürdürüyordum. Daha önce konuştuğum alıcılardan ya da galericilerden biri değildi. İlk defa konuştuğum biriydi, aklımda beliren ilk ihtimal dolandırıcı olmasıydı bu yüzden yanıma Siraç'ı da alarak buluşma noktasına gittik.

Adamı gördüğümde tedirgindim. Fazlasıyla iyi giyimli ve iyi görünen bir adamdı. Pahalı bir Mercedes arabayla tıpkı benim gibi yanında, kendisi gibi iyi giyimli bir adam getirmişti. Baştan aşağı, yakasındaki mendilden ayakkabılarına kadar pahalı görünüyorlar ve hatta pahalı kokuyorlardı.

Onlar ekspertiz raporlarını incelerken Siraç'a dokuldum "Sence dolandırırlar mı bizi?" diye sordum gözlerimi adamların üzerinden ayırmadan kulağına yaklaşırken.

Başını iki yana salladı "Sanmam, araç plakaları özel bir şirkete ait," dediğinde ona döndüm.

"Nereden biliyorsun?"

"Meslek sırrı," dediğinde ona gözlerimi devirdim.

Ekspertiz raporuyla birlikte adamlar bize doğru yürürken onlara gülümsedim "Sonuç?" diye sordum. Bir yanım almalarını istemiyor ancak diğer yanım almalarını istiyordu.

"Arabaya çok iyi bakılmış, tam da patronun istediği gibi," dediğinde dudaklarımdaki gülümseme dondu.

"Patron?"

"Biraz ünlü birisi," dediğinde başımı aşağı yukarı salladım.

"Ne için alıyor?" diye sorduğumda duraksadı.

Gülümsemesi ince dudaklarına yayılırken "Yatırım," dedi.

"Yani seneye satabilir, iyi bir fiyat veren olursa,"

"Belli olmaz,"

Sonuç olarak sadece bir saat içinde arabam satılmıştı. Ne pazarlık yapılmıştı ne de herhangi bir konuda sıkıntı çıkmıştı. Noterde verdiğim fiyatı tek seferde hesabıma AD**** BA****** tarafından geçilmişti. Anahtarlarını teslim etmiş, arabamın siyah Mercedes'in arkasından gidişini izlerken kendimi ağlamak üzere hissediyordum. En başından beri çok fazla fedakarlık yapmıştım ve bu, bebeğimi kaybetmek yaptığım hataların bana biçtiği cezaydı.

Bir galerinin önündeki banka oturmuş, seyyar pilavcıdan aldığımız pilavları yerken ağzımda büyüyen lokmaları kusmak istiyorum. İlk defa yediğim yemek ne sıkıntımı bastırıyor ne de bana haz veriyordu. Biran önce içki almak, sarhoş olana kadar içmek ve olduğum yere sızmak istiyordum.

"Şu Volvo güzel olur," dediğinde Siraç'ın işaret ettiği şampanya rengi arabaya baktım. Yeni bir araba almak benim için mecburiydi, hem şehir merkezine çok uzaktım hem de Siraç'ın tedavisi için gerekliydi. Hesabıma paranın düşmesini bekliyordum, böylelikle bir araba alıp eve dönebilirdik.

Gösterdiği S90'a bakarken "Güzelmiş," dedim ancak sesim kırıktı.

"Paraya ihtiyacın vardı, değil mi?" diye sorduğunda ağzımdaki lokmayı güçlükle yuttum.

Başımı sallarken "Aptallığımın cezası ve kazanacağım güzel günler için ufak bir kurban diyelim," dedim ve elimdeki alüminyum tabaktan bir kaşık daha pilav aldım.

"Eğer benden yardım isteseydin, sana yardım ederdim," dediğinde güldüm.

"Daha benzin parası vermiyorsun bana ya," dediğimde sesimdeki alaycılık bir işe yaramamıştı. Ciddileştim "Nereye kadar yardım edecektin? Sonsuza dek mi? Hayır, Siraç. Bu beni güdüleyecek bir gerçek olarak kalmalı," dediğimde telefona gelen mesaja baktım. Tüm para hesabıma geçmişti "Hem sonra arabamı yeniden alacağım, adamın numarasını kaydettim," dedim ve yumruğumu, plastik kaşığı tutan eline vurdum "Hangisini alalım?" diye sordum önümdeki arabaları işaret ederken.

"Eğer o E serisi Mercedes AMG motorsa, kesinlikle o," diyerek arkasındaki siyah arabayı gösterdiğinde dudaklarımı büktüm.

Sonuç olarak Siraç'ın gösterdiği Mercedes'i sattığım arabanın altıda bir fiyatına almıştım. Geriye bana, eğer yeterince kontrollü harcarsam tüm masraflarıyla birlikte en az iki yıl yetecek kadar para kalmıştı. Onları eşit bir şekilde emtia ve kur hesaplarına paylaştırdıktan sonra içim, en azından biraz olsun ferahtı. Her zaman uğradığım yolun kenarındaki tekel bayinden biraz alkol ve atıştırmalık almış, Siraç ile benim evimde kutlama bahanesiyle geniş sehpanın başına oturmuş, açtığım müzikle oturuyorduk.

Konuşma isteğim yoktu, mümkün olduğunca konuşmaktan kaçmak için ağzımı yeni lokmalarla dolduruyordum. Moralimi yükseltmek, kendimi iyi hissettirmeye çalışsam da daha da sinirlendirmekten başka bir şey olmuyordu. Her şeyimi kaybetmiştim: abimi, grubu, hayranlarımı, kariyerimi, karakterimi ve en sonunda bebek gibi baktığım arabamı kaybetmiştim. Nasıl olur da Siraç beni tüm bunlara rağmen korkaklıkla suçlayabilirdi. Bu kadar direniyor olmak bile benim için bir umut ışığıydı.

Siraç kendine yeni bir kadeh daha doldururken en başından beri bardağımdan bir yudum dahi almadığımı farkettim. Uykudan uyanmış gibi tüm kaslarım kasılmış, dingin nefesim yeniden alt üst oluş halde derin bir nefes alarak doğrulurken "Bu hafta eğlenceli değilsin," dedi.

"Kusura bakma, savaşmakla meşguldüm. Korkak halimi mi tercih edersin," dediğimde sessiz kalmış, alayla gülmemişti. Dönüp ona baktığımda ciddi bir şekilde bana bakıyordu. Neredeyse şişenin yarısına kadar tek başına içtiği için belki de sarhoş bile sayılabilirdi.

"Bu mu savaşan halin," dediğinde beni küçümsüyordu.

Aynı küçümseme ifadesiyle ona karşılık verirken ona döndüm "Üzgünüm senin gibi elimde silahla dağ bayır savaşmadığım için," diye hırladım.

"Kendini benimle kıyaslama,"

"Doğru, ben senin kalıbın değilim. Senin için fazla korkağım, değil mi? Feda edilecek, siper olabilecek basit bir hayatım senin için," diye çıkıştığımda gözlerini kısmış beni tartıyordu. İçime attığım gerçeklerden yorulmuştum. Onunla her göz göze geldiğimde içim ısınırken yalnızlık hissimi dindirecek hiçbir şey olmamıştı. Hala arada problemler vardı, sorunlarım ve endişelerim üst üste yığılmış karışık bir yığın gibiydi.

"Ne saçmalıyorsun sen?" diye çıkıştı elindeki bardağı sehpanın üzerine koyarken.

"Sen söyledin bana, Siraç. Farkında değil miyim sanıyorsun? Peşinde birileri var," diye çıkıştım ve işaret parmağımla sakat bacağını göstererek "Sana bunu yapan adamlar hala peşinde. Aileni kendinden uzaklaştırdın, belki de arkadaşlarını uzaklaştırdın sırf onlara zarar gelmesin diye ve şimdi, benimle sokağa çıkıyorsun çünkü ben öldüğümde seni üzmüş olmayacağım," diye bağırırken hem düştüğüm durum, hem arabamı kaybetmek ve hem de söylediğim sözlerin ağırlığı yüzünden yeniden gözlerim dolmuştu.

"İnsan okuma nedir bilmiyorsun," diye homurdandı.

Güldüm "Kara kutu gibisin, seni okumak mümkün mü? Ne seversin, ne yersin ya da neye kızarsın bilmiyorum. Yüzüne bir alaycılık maskesi takmış, benimle dalga geçiyor ciddileşmek istediğinde de beni vuruyorsun," dediğimde başını iki yana sallayarak bakışlarını kaçırdığında bu kez alayla gülümseme sırası bendeydi "Senin de benden çok bir farkın yokmuş, Siraç," dediğimde sanki ona meydan okumuşum gibi gözlerini üzerime dikmişti "En az benim kadar korkaksın," dediğimde dişlerini sıkarak bana bakıyordu.

"Beni okumanı istemiyorum," dediğinde alayla kıkırdadım.

"Ama sen beni istediğin gibi okuyabiliyorsun. Benim hakkımda istediğini öğrenebiliyor, hayatıma dahil olabiliyor ve seçimlerime müdahale edebiliyorsun, Siraç,"

"Senin iyiliğin için,"

"İyiliğimi umursayacak kadar benimsemişsin beni, neden aynısını benim sana yapmama izin vermiyorsun," derken boşluğa bakar gibi bana bakıyordu "Neden benden kaçtığını hissediyorum?" diye sorduğumda yeniden yüzüme baktı.

"Sadece hissediyorsun, sözlerini kanıtlayacak tek bir nesnel durum yok elinde," dediğinde ona dudaklarımı büktüm.

"Hiçbir şey anlatmadığın içindir,"

"Şu an içinde bulunduğun durumu anlayabiliyorum, arabanı satacak kadar zor durumda olduğunun farkındayım. Yaptığın şey öfkeni benden çıkarmak,"

"En azından bir şey yansıtıyorum, doğru ya da yanlış. Sen benim neyi, ne için yaptığımın farkındasın. En azından ben yaşıyorum," diye bağırdım. Uzanıp parmağımla göğsünü dürterken "Sen tıpkı bir taş gibisin," Sıkılı dişlerimi serbest bırakırken çenemin titrediğini fark edebiliyordum. Bir şekilde bana karşı bu kadar öfkeliyken bu kadar sakin kalması canımı sıkıyordu. Bana karşılık vermesini, en azından tartışmasını istiyordum.

"Taş gibi mi? Sen kendi aptallığının hiç farkında değilsin anlaşılan," diye hırladığında tam istediğim gibi damarına basılmıştı. İçimdeki canavar karanlığın içinden gülümserken ona öfkeyle bakmayı sürdürdüm. Geri adım atmak istemiyordum, eğer bir şekilde kendim olacaksam bunu güçsüz ve aciz bir şekilde yapmak istemiyordum. O kadın da bendim, onlara idol olarak yarattığım kusursuz kadın da bendim şimdi de, hatalarıma ve kusurlarıma rağmen olduğum insan da bendim. Daha fazla ağlamak, kendimi geri çekmek ve içimde her şeyi sıkıştırıp yeniden anne ve babamla yüzleşmek istemiyordum. Uyandırmak için sürekli ateşlediği öfkem sonunda uyanmıştı.

Merhaba Siraç Barbaros, ben senin uyandırdığın küçük canavar.

Bölüm sonu

3 yorum

  • helal lan sana gazel (abimin hsabından okuyom kızım alın bu bilgi ile napıyorsanız yapın

    1Yanıt
  • O arabayı sattığı kişiden Gazele bişe olucak ama ne

    1Yanıt