İlk his ağırlıktı.
Sadece bir adım atmıştı ama bedeni farklı hissediyordu; daha ağır değil, daha yerinde. Sanki dışarıda farkında olmadan havada asılı duruyordu ve şimdi toprağa basmıştı gerçekten. Tuhaf bir his, ama kötü değildi.
Sonra sesler geldi.
Yavaş, tek tek, sanki biri uzakta bir musluk açıyordu; önce rüzgar, sonra yaprak hışırtısı, sonra böcekler. Sesler büyüdü, doldu, oturdu. Eryn durdu, dinledi. Normal seslerdi, orman sesleriydi, ama onları duymak bu kadar güzel gelmemişti uzun zamandır.
Arkasından Caen geçti.
Yüzünde aynı ifade vardı; şaşkın değil, ama bir şeyi sindirmeye çalışan biri gibi. Eryn'e baktı. "Hissettin mi?"
"Evet."
Döndüler, geldikleri yöne baktılar. Sınır oradaydı, ama bu taraftan farklı görünüyordu; gri boşluk değil, ince bir titreşimdi, ısınan havanın üzerindeki dalgalanma gibi. Dorrath ve diğerleri görünmüyordu, sadece o titreşim vardı.
"Geri çıkabilir miyiz?" diye sordu Caen.
Eryn elini uzattı, titreşime dokundu. Bu taraftan geçti. Bileği geçti, geri çekti. "Evet."
"İyi."
İçerisi farklıydı.
Aynı coğrafyaydı; aynı toprak, aynı gökyüzü, aynı ağaçlar. Ama her şey daha keskin görünüyordu, renkler daha derindi, ışık daha netti. Eryn gözlerini kıstı; gözleri alışacaktı, bekledi.
Yol devam ediyordu, taş döşeli, bakımlı. Dışarıdaki harabeye dönmüş yoldan farklıydı bu; taşlar sağlamdı, aralarından ot çıkmamıştı. Sanki burada zaman farklı işliyordu.
Ya da hiç işlemiyordu.
"Bakımlı," dedi Caen, yola eğilerek baktı. "Biri burayı onarıyor."
"Ya da zaman burada durmuş."
Caen doğruldu. "İkisi de kötü."
Yürümeye başladılar.
Yol ormandan geçiyordu, ağaçlar yüksekti ve kalındı, gövdeleri iki insanın kucaklamasıyla sarılacak cinsten. Eryn ormanı severdi, ama bu orman başkaydı; sessizdi, evet, ama Merrat'ın sessizliği gibi değildi. Bu doluydu. Her ağacın içinde bir şey vardı, his değil, kesinlik; varlık hissi, gözetlenme değil ama fark edilme.
"Ağaçlar bizi biliyor," dedi Eryn.
Caen ona baktı.
"Dorrath toprak bilir dedi. Bunlar da benzer." Eliyle en yakın ağacın gövdesine dokundu, durdu. Kabuğu soğuktu ama titreşiyordu, çok hafif, duyulmaz ama hissedilir. "Hissediyorum."
Caen dokunmadı. Ama reddetmedi de.
Bir saat yürüdükten sonra ilk yapıyı gördüler.
Yolun solunda, ağaçların arasında, taş bir duvar duruyordu. Yüksek değildi, bel hizasında, ama sağlamdı. Üzerinde sarmaşık yoktu, yosun yoktu. Duvarın ötesinde bir şeyler vardı; çatı görünüyordu, alçak ve geniş.
Eryn durdu.
Caen da durdu.
İkisi de ilerlemiyor, bakıyordu. İçgüdü ikisini de aynı anda tutmuştu; yabancı bir yerde ilk yapıyı gördüğünde koşarak gidilmezdi.
Bir dakika bekledi Eryn. Ses yoktu içeriden, hareket yoktu. Sonra yavaşça ilerledi, duvara yaklaştı, içine baktı.
Bahçeydi.
Küçük, düzenli, bakımlı bir bahçe. Sebzeler vardı; ne tür olduğunu tanımıyordu, şekilleri tuhaftı, ama sağlıklıydılar, yeşildiler, büyüyorlardı. Ortada bir kuyu vardı, ahşap çıkrığı sağlamdı. Evin kapısı kapalıydı ama kilitli görünmüyordu.
"Biri yaşıyor," dedi Caen.
"Evet."
"Dorrath'ın büyükannesi mi?"
"Muhtemelen değil. Bu tek ev değildir."
Kapıya yürüdü Eryn, durdu, bekledi. İçeriden ses gelmedi. Yumruğunu kaldırdı, kapıyı çaldı. Üç kez, düzenli.
Sessizlik.
Sonra ayak sesleri. Yavaş, ağır, yorgun. Kapı açıldı.
İçerideki adam yaşlıydı; saçları tamamen beyazdı, yüzü derin çizgilerle kaplıydı, elleri iri ve nasırlıydı, bir ömür boyu çalışmış ellerin görünüşüydü bu. Gözleri açık maviliydi, soluk ama keskin. Eryn'e baktı, Caen'e baktı, aşağı baktı, nesneye baktı.
Pelerinin cebinden taşıyordu ama görünmüyordu. Yine de baktı oraya, kesin olarak.
Gözleri dolmadı, sesi titremedi, ama yüzünde bir şey geçti; uzun zamandır beklenmiş bir şeyin geldiğinde insanın yüzünde olduğu şey.
"İçeri gelin," dedi. Dili tuhaftı, kelimeleri tanıdıktı ama tonu yabancıydı, her hecede farklı bir ağırlık vardı. "Çay koyacağım."
Ev içten dışından büyüktü.
Tek odaydı ama her şey vardı; ocak, masa, iki karyola, raflar. Raflar doluydu; kitaplar, küçük taş heykeller, kavanozlar, seramikler. Hiçbir şey değerli görünmüyordu ama hiçbir şey gelişigüzel de değildi. Her nesne bir yerde duruyordu ve o yerde durması gerekiyordu.
Adam ocağa döndü, su koymaya başladı.
Eryn masaya oturdu. Caen ayakta durdu, kapıya yakın. Alışkanlık.
"Uzun zamandır dışarıdan kimse gelmedi," dedi adam, sırtı dönükken. "Sınır kapandıktan sonra."
"Siz nasıl girdiniz?" diye sordu Eryn.
"Girmek zorunda kalmadım." Döndü, elinde iki kupa vardı. Masaya koydu, oturdu. "Ben burada yaşıyordum zaten. Sınır benim etrafımda kapandı."
"Ne zaman?"
"Kış başı." Kupasını tuttu ama içmedi. "Bir sabah uyandım, dışarı çıktım, her şey aynıydı. Ama bir şey yoktu; kuş yoktu. Böcek yoktu. Komşularım yoktu." Pencereye baktı. "Tek başıma kalmıştım."
"Komşularınız nereye gitti?"
Adam kupasını masaya bıraktı. Eryn'e baktı.
"Bilmiyorum," dedi. "Ama seslerini duyuyorum bazen. Geceleri, çok uzaktan. Sesler geliyor ama yön bulamıyorum, her seferinde farklı bir taraftan geliyor." Durdu. "Çağırıyorlar."
"Kim çağırıyor?"
Adam uzun süre cevap vermedi. Dışarıda rüzgar çıkmıştı, ağaçların arasından geçiyordu, ev gıcırdadı hafifçe.
"Anlatmadan önce," dedi adam, "sana bir şey soracağım." Eryn'e baktı, gözleri hâlâ keskin ve netti. "O nesneyi nereden buldun?"
Eryn nesneyi çıkardı, masaya koydu.
Adam nesneye baktı. Uzandı, dokunmadı, sadece yaklaştı. Sonra geri çekildi.
"Tohum," dedi. "Son tohumlardan biri." Eryn'e baktı. "Sana kim verdi?"
"Yaşlı bir kadın. Adını bilmiyorum."
"Tanımlasan?"
Eryn tanımladı; sarıya çalan gözler, derin çizgiler, o oturuş biçimi, o bilgi dolu bakış.
Adam gözlerini kapattı. Bir süre öyle kaldı, nefes aldı, verdi. Açtı.
"Selva," dedi. "Hâlâ dışarıda demek." Sesinde hem üzüntü hem de rahatlama vardı, ikisi aynı anda. "İyi."
"Onu tanıyor musunuz?"
"Tanıyorum." Ayağa kalktı, rafa gitti, ince bir kitap çıkardı, masaya koydu. Kapağını açmadı. "Selva beni buraya gönderen kişi. Sınır kapanmadan iki gün önce, dedi ki git, dedi ki kal, dedi ki bekle." Masaya oturdu. "Bekliyorum."
"Ne bekliyorsunuz?"
Adam masadaki kitabın üzerine elini koydu.
"Sizi," dedi.
Ocaktaki ateş çıtırdadı. Dışarıda rüzgar geçti. Eryn'in avucundaki nesne, masanın üzerinde, tek bir kez titredi.