İçeriğe geç

Kökler ve Kül

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Kökler ve Kül

Bölüm 1

Birinci Bölüm: Seher Vakti

Sabah henüz doğmamıştı ama Karathal uyumuyordu.

Şehir, gece ile gündüz arasındaki o tuhaf yarım saatte nefesini tutmuş gibiydi. Sokak fenerlerinin yağı tükenmek üzereydi; alev dilleri titreyerek uzun, sallantılı gölgeler fırlatıyordu taş kaldırımlara. Bir yerde bir at nalı sese geldi. Sonra sessizlik. Sonra yeniden o fenerlerin hışıltısı.

Eryn çatı saçağının altında oturmuş, dizlerini göğsüne çekmiş, dar sokağa bakıyordu.

Yirmi iki yıl önce bu sokakta doğmuştu. Aynı saçağın altında değil elbette, ama aynı taşların üzerinde. Karathal'ın Aşağı Mahallesi böyleydi; insanlar burada doğar, burada büyür, burada ölürdü ve çoğu zaman aynı taşlar bunların hepsine tanıklık ederdi. Taşlar unutmazdı. Taşlar şikâyet de etmezdi.

Elindeki kâğıda baktı.

Mühürsüzdü. Bu önemliydi. Saraydan gelen yazılar her zaman mühürlüydü; Lonca yazıları da. Tapınak yazıları çift mühürlüydü, bir de üstüne dualar yazılırdı kenarlarına. Ama bu yazı düz, beyaz ve mühürsüzdü. Sadece birkaç satır. Sadece bir isim.

Köprüaltı Hanı. Şafaktan önce. Gel yalnız.

İsim yoktu. Gönderen yoktu. Sadece o birkaç kelime ve altında küçük, titrek bir sembol; Eski Yazı ile çizilmiş bir dal şekli, köklerinden koparılmış.

Eryn kâğıdı katladı, pelerinine sıkıştırdı.

Karathal sabahları güzeldi, bunu inkâr etmek mümkün değildi. Özellikle bu saatte, tezgâhlar açılmadan, balıkçılar henüz iskeleye yanaşmadan, demircilerin çekiçleri harekete geçmeden önce. Şehir sadece taş ve sessizlikten ibaretti bu saatte. Surlar griydi, Üst Mahalle'nin kuleli evleri sisin içinde eriyip gitmiş gibiydi. Uzakta, şehrin doğu ucunda, Atel Nehri'nin üzerindeki büyük köprü karanlıkta duruyordu; köprünün her iki yanındaki devasa taş heykeller, yüzyıllardır baktıkları yöne bakmaya devam ediyordu. Kim koymuştu o heykelleri oraya, kimse bilmiyordu artık. Belki de şehrin kendisi kadar eskiydiler.

Ayağa kalktı.

Taş üzerindeki adımları sessizdi; çarıklarının tabanını kendisi dikmiş, sesi azaltmak için içine bezden kat kat koymuştu. Bu şehirde sessiz yürümesini bilmek bazen yemek yemesini bilmek kadar önemliydi.

Sokak daraldı, sola kıvrıldı ve birden genişledi. Karathal böyleydi; labirentin içinde labirent. Yüz elli yıl önce şehir bir köydü, onun üstüne yapıldı her şey, köyün kıvrımlı patikalarının üstüne dükkânlar, dükkânların üstüne evler, evlerin üstüne katlı hanlar. Şehri ilk kez görenler hep kaybolurdu. Eryn ilk kez görmemişti bu sokaları; hatırladığı kadarıyla hep buradaydı.

Köprüaltı Hanı, adını tahmin ettiren yerden alıyordu ismini.

Atel Köprüsü'nün tam altındaydı, nehre bakan eski duvarlı, rutubetli bir yapı. Genelde nehir işçileri, at arabacıları ve çok sorusuzu olan tüccarlar konaklar oraya. Saraphanesi ucuzdu, yatakları iseçok daha ucuzdu. Yani kötüydü. Ama o saatte başka açık bir yer yoktu zaten.

İçeri girdiğinde iki adam vardı; biri köşede uyuyordu, öbürü şarap kadehini yavaş yavaş döndürüyordu masada. Barmenin gözleri Eryn'in üzerinde bir an durdu, sonra döndü gitti.

Pencere kenarındaki masada bir kadın oturuyordu.

Yaşlıydı, ama nasıl yaşlı olduğu belirsizdi. Yüzü derin çizgilerle kaplıydı ama gözleri — soluk kahverengi, neredeyse sarıya çalan gözler — genç, yorgun ve dikkatli bir şeye bakıyordu aynı anda. Önünde çay yoktu, şarap da yoktu. Sadece masaya dayalı iki eli ve bir şey bekliyormuş gibi duran bir sessizliği vardı.

Eryn karşısına oturdu.

Bir süre hiçbiri konuşmadı.

Dışarıdan nehrin sesi geliyordu. Köprü taşlarından süzülen seher yeli mumu titretti.

Sonra kadın ağzını açtı.

"Kaç kez düşündün bugün, bu şehri terk etmeyi?" dedi. Sesi alçaktı, ama o kadar berraktı ki Eryn bir an kulağını yanılttığını sandı.

Eryn cevap vermedi hemen.

"Nasıl biliyorsunuz?"

Kadın gülümsemedi. "Çünkü sen de bu sokakların çocuğusun. Ve bu sokakların çocukları ya burada çürür, ya da bir gün kapıya dayanır."

Masanın üzerine küçük bir nesne koydu. Metal, küçük, yuvarlak. Bir madalyon gibi ama değil; üzerinde hiçbir yüz yoktu, sadece o aynı dal sembolü. Köklerinden koparılmış.

"Doğu'ya gideceksin," dedi kadın. "Ve yolda seni durdurmaya çalışacak olanlar olacak. Ama daha önemlisi —" duraksadı, "— yolda sana yardım etmek isteyecek olanlar da olacak. Onlardan da dikkatli ol."

Eryn masadaki nesneye baktı.

"Ben sadece sıradan bir insanım," dedi.

Kadın bu sefer gerçekten güldü; ama gülüşü tuhaftı, içinde hem acı hem de bilgi taşıyan cinsten.

"Evet," dedi. "Şimdilik."

Dışarıda şafak söküyordu.

Karathal'ın çatıları önce griden mora, mordan kırmızıya dönüyordu yavaş yavaş. Balıkçılar iskeleye inmeye başlamıştı. Fırınlardan ekmek kokusu yükseliyordu. Bir çocuk sokağın köşesinde koşuyordu, neden koştuğunu bilmeden, sadece sevinçten.

Eryn hanın kapısından çıktığında elinde sadece o metal nesne vardı.

Ve gökyüzüne baktığında, ilk kez fark etti: doğu ufkunda, sabah bulutlarının arasında, ince bir duman teli yükseliyordu. Uzaktan. Çok uzaktan.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.