Köklerin Cazibesi
Rüzgâr saçlarımı karıştırıp uğursuz fısıltıları kulaklarıma doğru getirirken kor gibi kızıl ateşlerin arasında kalmıştım. Korkularım hiç bu kadar ete kemiğe bürünmemişti.
O muydu benim kabuslarımın mimarı? Benim kardeşime bunu yapacak olan karabasan sen misin?
Ros’un kolumu çimdiklemesiyle kendime geldim. Tekrar o kanlı gözlere dönmemle vücudumdaki her bir tüy tanesi havaya dikilmişti
Yüzümde nasıl bir ifade peydah olmuştu bilmiyorum ama Laura bile konuşmayı bırakmış bana bakıyordu. Kızıl göz çatık kaşlarıyla tekrar arkasını dönüp Laura’ya bir şeyler söylediğinde Laura hızlıca reveransını yapıp zarif adımlarla bize doğru ilerledi.
Gözleriyle verdiği işareti alıp biz de reveransımızı yapıp arkasından ilerlemeye başladık. Ros koluma girmiş benimle beraber ilerlemeye çalışıyordu. Dudaklarını kemirirken soru sormak için fırsat kolluyordu.
Onu son kez görmek için omuzumun üstünden kafamı arkaya doğru çevirdiğim an bir kez daha göz göze geldik. Gözlerini bir kez bile kırpmadan ruhumun derinlerinde bir gezintiye çıkmış gibiydi. Rüzgârda dalgalanan kısa perçemleri alnına dökülmüş, soru işaretleriyle dolu kızıl gözlerini perdelemişti. O kanlı deryalarda boğulmadan önce önüme dönmeyi başardım.
Dışarı çıktığımızda güneş yavaşça dağlara doğru ilerlemeye başlamıştı. İçeride geçirdiğimiz zamanın düşündüğümden daha fazla olduğunu anlamıştım.
Laura daha fazla dayanamayıp “Neyin var? Orada ne oldu sana.” Diye sordu. Ros da tek kaşı havaya kaldırıp yüzünü bana doğru çevirdi.
“Gözlerinden korktum. Daha önce hiç kırmızı gözlü birini görmemiştim.” pek inandıklarını sanmıyorum ama ne diyebilirdim ki. Kaderi kurcalarsan veya yayarsan misliyle sana geri döner. Annem Ros’u hep böyle tembihlerdi. Laura’ya baktığımda aklımdakini soruverdim. “Kralın türü ne? Yani başka kimler kırmızı gözlü.”
“Kraliyet ailesinin üyeleri kırmızı gözlü oluyorlar” istediğim cevabı alamadığım için sorumu yinelemeden edemedim. “Başka kimler kırmızı gözlü?” bu kadar inatla sormam ikisini de şüphelendirmişti. “Bir de büyük prenses var. Başka kimse yok.” Nedendir bilmem boğazım düğümlenmeye başladı. Kısa bir süre yutkunamadım.
Bugün gördüğüm o silüet açıkça bir adama aitti. Cüssesi, gözleri, saçları her şey birebir uyuyordu. Kardeşimi kraldan mı korumaya gelmiştim? Bunu yapabilecek miyim?
Ros yandan bana bir bakış atarken “Siz ne konuştunuz? Neden bizi dehledi?” deyip unuttuğum soruyu ortaya atmıştı.
Laura yerinde dikilip gözlerimin içine bakmaya başladı. “Ben senin aslında bizim ailemizden olduğunu ve bizim de bunu yeni öğrendiğimizi söyledim. Benden başka kimse bilmiyor dedim. Annenizin yıllardır kayıp olduğunu biliyordu ama inandığından emin değilim.” Yerinde kıpırdanıp elleriyle oynamaya başladı. “Yarın parlamentonun önüne çıkacaksın. Dedeniz ve anneannenize haber vermememi özellikle tembihledi. Yarın sizi ilk kez parlamentoda görecekler.”
“Sorgulanacak mıyız?” Ros gözlerini kapatmış elleriyle alnını ovalıyordu.
Laura ellerini iki yana salladı “Hayır, sorgu değil. Siz iki tane yücenin torunusunuz ve onların kayıp kızının kızlarısınız. Ne oldu, şifacılığın nereden geliyor, baban ve ailesini soracaklar. Bildiğiniz her şeyi annenizin başını belaya sokmadan dosdoğru anlatırsınız.” Ros ile kısa bakışma geçti aramızda.
Anlatacağımız şeyler gerçeklikten baya bir uzak olacaktı. Doğrusunu biz bile bilmiyorduk ki.
Geldiğimiz yoldan aynen geri dönerken kafamdaki düşünceleri toplamaya o kadar odaklanmıştım ki saatler süren yolculuk bitmişti bile.
Tepenin arkasından bize gösterdiği fil dişi malikaneye gelmiştik. Yüksek ağaç küplerinden oluşan çitlerden içerisi çok belli olmasa da baharın ilk çiçekleri çitlere uğramıştı bile. Etraftaki ormanlık arazide bile bu kadar renkli çiçekler yoktu.
Arabalar evin bahçesine girdiğinde arkamızda olan arabadan inenler bize kapıyı açtılar. İlk Laura inmişti ardından ben de inmeye yeltendiğimde saçları kazınmış olan adamlardan biri elini bana doğru uzattı. Ne istediğini anlamadığım için arabanın basamağından inip ilerlerken Laura’ya baktım.
Gözleriyle arkamı işaret ettiğinde gösterdiği yere baktım. Ros pelerinin bir ucunda zarifçe tutmuş arabanın kapısına yanaşmışken ona da uzatılan eli zarifçe tutup yüzünde bilmiş bir ifade ile basamakları inmeye başladı. Elbette ne yapacağını biliyordu. O bir hanımefendi olmak için doğmuştu. “Kanında var. Sonuçta o bir Richter.”
Kaşlarımı çatarak sözünü kestim “O bir Thorne. Kendi soyadı var.” işaret ve orta parmağının tersiyle yanağımı sıkıştırıp bıraktığında elim yanağıma gitmişti. “Canımı yaktın.” Gerçekten acımıştı.
Küçük atışmalar eşliğinde malikanenin kapısına doğru yürümeye başladık. Kapının önünde birkaç tane yardımcı dikilip içeri girmemizi bekliyordu. Hepsinin üzerinde aynı üniforma vardı. Belinden oturan lacivert kabarık ve orta boy elbiselerin toz pembe tül iç astarı eteğin altından çıkmış yakalarında da aynı tülden gömlekleri görünüyordu. Baş hizmetçi olduğunu düşündüğüm kadın dışında hepsinin önünde aynı pembe önlükleri vardı. Saçları tepelerinde sımsıkı topuz yapılmıştı pembe bir kurdeleyle bağlanmıştı.
Üzerlerindeki elbisenin kumaşının bizim üzerimizdeki elbiselerden kat kat pahalı olduğu belli oluyordu. Kirpiklerinin altından bize gönderdikleri merak dolu bakışlarının sebebi bu olsa gerek.
Evin kapısına geldiğimizde diğerlerinin başı olduğunu düşündüğüm yeşil kurdeleli kadın Laura’nın yanına gelip pelerinin iliğini çözüp eline aldı. Diğer ikisi bize yaklaştığında biz de hemen pelerinlerimizi çıkarıp ellerine bıraktık. Diğer hizmetçilerin bakışlarının ayaklarımızda olduğunu fark ettiğimde ayak parmaklarım içe doğru kıvrıldı. Sandaletlerimiz gayet güzeldi. Bunu çok üstünde durmamaya karar vererek Laura’nın peşine takıldık yine.
İki yana açılan kapıdan içeri girdiğimizde gözüme ilk çarpan şey tavan oldu. Dört ev yüksekliğindeki tavan gümüş çinilerle süslenmişti. Biri büyük beş tanesi küçük altı tane avize, içerisini gündüz kadar aydınlatmış; tavana kadar uzanan sütunlar oyulmuş, içerlerine porselen süsler yerleştirilmişti.
İçinde çiçek bulunan saksılar bile biz sıradan değiliz diye bağırıyordu. Evin tamamen camdan oluşan cephesinin yanına yerleştirilen oturma takımına doğru oturttu bizi. Koltukların yumuşaklığı karşısında ardımın dili olsa Laura’ya sağlam bir teşekkür ederdi.
Karşımızda oturan Laura ellerini kavuşturarak konuşmaya başladı. “Bugün kimse eve gelmeyecek. Mezuniyet töreninin ve uyanış bayramının son hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlar bu yüzden yarına kadar baş başayız lütfen rahat olun.” Gerginlikten kamburlaşan sırtımı dikleştirip tamam anlamında kafa salladım.
Adının Lucy olduğunu söyleyen yeşil tokalı yardımcı salona girip reverans yaptıktan sonra akşam yemeğinin hazır olduğunu söyledi. Bu saate kadar yemek bile yemediğimi tamamen unutmuştum. “Yemek vakti. Ne sevdiğinizi bilmediğim için sizin için her şeyden yaptırdım.”
Ellerini çırparak söylediklerinden sonra hep beraber ayaklandığımızda neredeyse salon kadar şaşalı başka bir odaya girdik. En az yirmi kişilik uzun bir abanoz masanın tamamı daha önce adını bile duymadığım yemeklerle donatılmıştı. Abanozun elmas kadar kıymetli olduğunu söylerlerdi ve bu aile kilolarcasını bir yemek masası olarak kullanıyordu.
Sofradaki son hazırlıkları yapan yardımcılar geldiğimizi fark ettiklerinde eğilip odadan çıkmaya başladılar. Giderken hepsinin de gözleri itinayla bacaklarımıza ve ayaklarımıza dokunuyordu. Laura rahatsızlığımızı fark etmiş olmalı ki “bizi yalnız bırakın” deyip oda kalan yardımcıları da dışarı gönderdi. Elleriyle işaret ettiği yerlere oturduğumuzda yemeğe ilk onun başlamasını bekledik. Asla hangi kaşığı kullanacağımızı bilmediğimizden değil.
Laura da bunu fark etmiş olmalı ki “Aç olduğunuz zaman en doğru kaşık en büyük kaşıktır. Şimdi karnınızı tıka bası doyurun” dedi. Ros birbirimize bakıp ikimiz de en büyük kaşıkla çorbamızı içmeye başladık.
Birkaç kaşıktan sonra merak ettiğim şeyi sormak için bütün cesaretimi topladım. “Neden ayaklarımıza bakıp duruyorlar.” Laura’nın elindeki kaşık havada kaldığında bize mahcup bir yüzle baktı.
Ağzını peçetesine silip nasıl söyleyeceğini düşünüyor gibiydi. Boğazını temizleyip konuşmaya başladı. “Burada başkentte Arken kadınların ayaklarının veya bacaklarının görünmesi pek hoş karşılanmaz. Ve muhtemelen sizin köyümden gelen eğitimsiz akrabalarım olduğunuzu düşünüyorlar. Açıkça saygısızlık etmedikleri sürece istediklerini düşünebilirler ama bir daha size ayıplayan bir gözle bakarlarsa onlara hadlerini bildirin.” İçeceğinden bir yudum alıp devam etti. “Bugün yeni geldiğiniz için sizi kurallara boğmak istemiyorum. Bunun için yeterince vaktimiz olacak” iç çekerek söylediklerinin ardından daha önce bu yüzden ayıplandığını anlamak pek zor değildi.
Biz özel olduğumuzu bilerek büyümüştük ancak o sıradan bir ailenin sıradan bir ferdiyken muhtemelen hayalini bile kuramayacağı bir hayatın içinde bulmuştu kendini. Ayıca uzun etek giyme zorunluluğu mu? “Ama bizim uzun etek giymemiz yasaktı. İş kıyafetlerimiz dışında hep diz boyu etek giymemiz söylendi” Ros düşüncelerime tercüman olmuş gibiydi.
Laura sıkıntılı bir iç çektiğinde söyleyeceklerinin hoşuma gitmeyeceğini anlamıştım. “Bu kural insanları Arkenler ayırmak için konuldu. Tıpkı insan erkeklerin sıfır numara tıraşlı olma zorunluluğu gibi. Arken erkekler de kollarının, ayaklarının veya bacaklarının göründüğü kıyafetler giyemezler. Biz birbirimizi gözlerimizden tanıyoruz ama insanlar gözlerimizdeki essentiayı göremiyor bu nedenle bizi ayırt etmeleri için böyle kurallar kondu.” Ellerinde kaşıkla çorbasını karıştırırken gözlerini bir an olsun bize değdirmeden söyledi bunları. Omuzunu silkip konuşmaya devam etti “Ben aslında kabarık elbiseleri hiç sevmem ama zırhını kuşanmadan da savaşa gidemezsin.” Yumruk yaptığı eliyle yavaşça korsesini tıklatarak söyledi bunları. Hikayesini gittikçe merak ettiğim Laura’ya tam bunu sormaya hazırlamıştım ki bahçeden araç sesi geldi.
Kimsenin gelmeyeceğini sanıyordum. Laura da kaşlarını çatmış kimin gelmiş olabileceğini anlamaya çalışıyordu. Gürültülü bir kapı sesinden sonra içeri bir adam sesi doldu. “Görmüş diyorum neden bana inanmıyorsun.” Kısa bir sessizlikten sonra devam etti.” Hayır kendi gözlerimle görmedim ama dehşet içinde kalmıştı doğru söylediğine eminim. O annenin de alacağı olsun kovdu resmen beni.” Yemek salonun kapısı açıldığında içeri Ros’un erkek halinin yansıması girdi.
Üzerindeki koyu renk takım ve mor işlemeleri kâhin türünün resmi ortamlar için giydiği kıyafetlere benziyordu. Bağcıklı annemin giydiğine benzeyen pelerini hala üzerindeydi. Pantolonunun paçaları kahverengi uzun deri çizmelerinin içinde kalmıştı ama nasıl bir telaşla geldiyse artık çizmenin tekinin fermuarı açık kalmıştı. Kısa sarı saçları Ros’un saçlarıyla aynı renkti ve ikisinin de kâhin olduğunu belli eden parlak mor gözleri aynı hin parıltıları içeriyordu.
Laura bir hışım ayaklanıp ayaktaki adamın ellerinden ileteci kapıp kapattı. “Senin ne işin var burada? Babana yardım edeceğini söylememiş miydin?” telaşlı çıkan sesi bizi de tedirgin etmişti.
Adam da Laura’nın ellerinden kurtulmaya çalışırken “Halam beni kovdu” dedi. Henüz bizi fark etmemişti. “Lesitia’nın abisi Güney portalında bir şifacı görmüş. Gelip de bana söyledi, ama anne görmen lazım nasıl büyük bir coşkuyla anlatıyor yani doğruyu söylediğine eminim ama kimse bana inanmadı yetmezmiş gibi halam bana kızıp eve yolladı.”
Kuzenimizmiş. Şifacıyı mı görmüşler? Laura arkasını dönüp bana anlamadığım bir ifade ile baktığında oğlu da varlığımızı yeni fark etmiş gibi bize doğru baktı. Göz göze geldiğimizde suratındaki ifadenin an be an değiştiğine şahit oldum. Önce anlamaya çalıştı sonra büyük bir şaşkınlık ve farkındalıkla şifacı olduğumu fark etti daha sonrasında ise onların evinde olmamın şaşkınlığıyla ağzı aralandı. Tam bir şey söyleyecekken Ros’u görmesiyle ağzını tekrar kapatıp annesine döndü. “Ne oluyor burada? Bir şifacı ve köylü kıyafeti giymiş halamı yemek yerken görüyorum.”
Bakışları annesi ve bizim aramızda gezerken mor pelerininin yakasını gevşetmeye çalışıyordu. “Kuzenlerinle tanış.” Laura’nın bir anda söyledikleriyle eli yakasında kaldı.
Duyduklarını sonunda ikna etmiş olmalı ki işaret parmağıyla ikimizi işaret ederek “Bunlar benim kuzenlerim mi? Bir kardeşin olduğunu bilmiyordum. Ayrıca şifacıymış ben onun yüzünden bugün kovuldum. Neden direkt parlamentoya götürmedin onları onu sakladığımızı düşünecekler” yüksek sesle serzenişte bulundu.
Beni gören herkes gibi o da aynı şeyi düşünüyordu. “Hayır, onlar halanın kızları. Ayrıca parlamentonun haberi var. Tabi sadece varlığından haberleri var yani Richter olduklarından bihaberler.” Tek nefeste eteğindeki bütün taşları dökmüştü. Kuzenimiz sofranın sağ başında olan sandalyeye yığılıverdi. Duyduklarını sindirdikten sonra hışımla annesine döndü.
“Halam bunu bile bile mi beni kovdu. Üstelik sesini yükseltti ve ne babaannem ne dedem buna engel olmadı. Bana eve dönmemi söylediler.” Üzerindeki pelerini zar zor çıkarttıktan sonra kapıya gelen yardımcıya doğru fırlattı. “Ama o kocanın da alacağı olsun kardeşine tek laf edemedi.” Önündeki sufle kabını alıp kaşıklamaya başladığında söylenmeye devam ediyordu.
Yediği sufle bir anda boğazında kaldığında Laura oğluna doğru koşup sırtına vurmaya başladı. “Halam mı? Kaçak hala mı? Diğerlerinin haberi yok dedin dimi.” Gözlerini bize dikmiş bizi anlamaya çalışıyor gibi süzüyordu.
Laura ellerindeki yelpazeyle oğlunu yellerken ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. “Sizi resmi olarak tanıştırmadım dimi. Kızlar bu kuzeniniz Leonhard bizim bir tanecik bebeğimiz” deyip oğlunun yanağından ruj izli bir öpücük aldı. Gülümsememe engel olmadım çünkü babam da çok öpme huyu olan biriydi.
“Ben Artheria Thorne ve bu da kız kardeşim Rosalina. Memnun olduk Leonhard” kısaca kendimizi tanıttıktan sonra Laura’nın tekrar ipleri eline almasını bekledim.
Bir elini oğlunun omzuna atan Laura “Halan Roschelda şifacılık soyunun devamı için bir görü görmüş ve onun peşinden gitmek zorunda kalmış. Yani aslında kaçak değil bir kahramanmış.” Gözlerini havaya dikmiş, ulusal marş okuyan bir edayla, kendi söylediklerine kendisi bile inanmış gibi annemi göklere çıkarıyordu. “Bunlar da kızları. Akademi için geldiler.” Geri çekilip tekrar sandalyesine oturdu. “Başka soru?”
Bazen o kadar seri konuşuyordu ki hızına yetişmek ne mümkün. Leonhard ise bu hıza oldukça aşina olmalı ki bize dönüp sorularını sıralamaya başladı. “Halam nerede şimdi?”
Bilmiyorum anlamında kafamı salladım. “Bilmiyoruz. Bir hafta içinde sizlerle iletişime geçeceğini söyledi.” Annesiyle beraber onayladı beni. “Neden dedemlere haber vermediniz? Öğrenmeleri daha iyi olmaz mıydı?” Kesinlikle daha iyi olacaktı ama birileri yarın bir gösteri izlemek istedi diye saklanmaya devam ediyoruz.
Laura da düşündüklerimi tasdikler gibi oğluna açıklama yaptı. “Majesteleri Kral ile görüştüm bugün. Ne yazık ki benden önce haberleri olmuş. Saklamamı ve yarın parlamentonun karşısına çıkarmamı istedi. Sen de tamamen tesadüfen öğrendin. Yarın büyüklerin tepkilerinden bilip bilmediklerini anlamaya çalışacakmış.”
Leonhard’ın gözleri sinsi bir şekilde ışıldamaya başladı. “Yarın harika bir gösteri izleyeceğiz. Kızlar kişisel algılamayın sakın. Beni kovdukları için onlardan önce öğrenmiş olacağım. O donuk görümcenin suratındaki ifadeyi görmek için sabırsızlanıyorum” bedeni ritim tutmuş sağa sola sallanırken çok eğlendiği belliydi.
Laura elini salata dilimine atıp oğluna doğru fırlattı. “Halan hakkında düzgün konuş. Ayrıca bu ailemizin geleceği için çok mühim. Manson Rosalina’yı gördüğü anda kim olduklarını anlayacak. Yüzyıllardır dedeni indirmek için fırsat kolluyordu ve yarın bunu ona gümüş tepside sunacağız. Elinden geleni yapacak.”
Leonhard ise umursamaz bir ifade ile omuzlarını silkti. “Elinden geleni ardına koymasın. Saklayacak bir şeyimiz yok ki.” Bir ayağını sandalyedeki bacağının altına almış suflesini kaşıklamaya devam ediyordu.
Laura bir şeylerin yeni farkına varmış gibi kocaman açtığı yeşil gözleriyle bize döndü. “Manson bir Zihinbaz. Kralın karşısında hipnotize etmeye cüret edebilir mi?” “Bunu Kralın bizzat isteyeceğini düşünüyorum. Sonuçta ondan başka dedeme karşı gelmeye cesaret edebilecek biri yok. Kendi uğraşmak yerine Manson’u salacak üstüne.”
Anlamadığımız bazı şeylerden bahsediyorlardı ama anladığım bir şey varsa o da parlamento üyelerinden bir diğeri Zihinbazdı ve yarın bizi sorgularken hipnotize edecekti. Önümüzdeki yemeklerle ilgilenmekten ikimiz de konuşmaya dahil olamıyorduk ama sanırım bu sefer bizim Laura’yı rahatlatmamız gerekiyordu.
“Endişelenme Laura saklayacak bir şeyimiz yok. Ne yapsalar fayda etmez.” Gerekirse kalkanımızı ifşa ederdik yine de istedikleri cevapları vermezdik onlara.
Laura gevşeyen omuzlarıyla beraber sıcak bir gülümsemeyle baktı bize. “Biliyorum sadece korkmanızı istemiyorum. Orada ne olursa olsun sizi koruyacağımızı bilin.” Yüzünü ciddileştirerek bana bakmaya devam etti. “Ne olursa olsun sen bu dünyadaki son şifacısın. Ne sana ne ailene zarar vermeye cesaret edemezler. Buna Kralın bile gücü yetmez.” Gözüm Leonhard’a kaydığında onun da ciddi bir yüz ifadesiyle bize baktığını gördüm.
“Endişelenme abla eğer bir şey yapmaya çalışırlarsa o Kralın yakışıklı suratını dağıtırım. Yaparım bilirsin. Leonhard da yardım eder.” Leonhard dehşet bir surat ifadesiyle kafasını hızlı hızlı sağa sola salladı. “Hayır etmem. Karıştırma beni daha evlenemedim bile.”
Laura gülümsemesini durdurmaya çalışırken kızken bir ifadeye bürünmeye çalıştı. “Majesteleri Kral hakkında bir daha böyle konuştuğunuzu duymayacağım. Yerin kulağı, Kralın daha çok kulağı var. Zaten ip üstündeyiz daha da göze batmayalım.” Rosalina’yı istediğini söylemekten alıkoyacak birinin henüz doğduğunu sanmıyordum. Yeterince damarına basılırsa bunları Kralın da suratına söyleyecek patavatsızlığa sahipti.
Aklıma gelenlerde omuzlarım düştü bir anda. Bu yüzden mi başı belaya girecekti acaba? O adamdan uzak duracaktık. Bir daha kardeşimi onunla yan yana getirmeyecektim.
Yemeğimizi bitirip ayaklandıktan sonra Laura bize odalarımıza kadar eşlik etti. “Anneniz haber verdiği an odalarınızı hazırladım. Ancak bunlar asıl odalarınız değil. Şu hengameyi atlatalım beraber asıl odalarınızı hazırlarız.” 4. Katta karşı karşıya duran iki kapının önüne getirdi bizi.
“İşte odalarınız. İçine ihtiyacınız olabilecek her şeyi yerleştirdiler. Güzelce yıkanın dinlenin. Bir şey olursa diye kapının önünde yardımcı bırakacağım. Neye ihtiyacınız olursa olsun ona söylemekten çekinmeyin. Yarın yorucu bir gün olacak. İyi geceleriniz olsun”
Bizi koridorun ortasında bırakıp gittikten sonra bir süre daha orada dikilmeye devam ettik. İlk harekete geçen Ros’du kapısını açıp içeri girmeden bana son kez selam verdi. “İyi gecelerin olsun abla”
Artık koridorda tamamen yalnız kalmıştım. Daha fazla beklememin alemi kalmamıştı. Bana ayrılan odanın kapısını açıp usulca kafamı içeri uzattım. Horasa’daki evimiz kadar olan odanın tam ortasına kocaman lila rengi bir yatak koymuşlardı. Sağ tarafında gömme bir dolap, kapının hemen yanında da aynalı bir masa duruyordu. Yatağın üstüne giymem için bir gecelik ve iç çamaşırları bırakmışlardı. Kendimizle getirdiğimiz bavullarımızı masanın yan tarafına bırakmışlardı ama şu an pijama arayacak takati bile kendimde bulamıyordum.
Yatağın üstüne bıraktıklarını elime alıp odanın içerisinde banyo olduğunu düşündüğüm kapıya yöneldim. Açtığım kapıdan ferah deterjan kokuları geliyordu. Daha yeni temizlendiği belli oluyordu. Gözüme ilk çarpan şey banyonun ortasında duran kocaman küvetti. Daha önce Mivota’da hayvancılıkla zengin olmuş bir ailenin kızıyla arkadaş olmuştum. O bana anlatmıştı bu küvet dedikleri şeyi. Annesi annemi sevmediği için beni evine almamıştı o yüzden ilk kez gözlerimle görüyordum. Bir gün mutlaka kullanmayı aklıma not edip duş kabini dedikleri buzlu camı olan kutuya girdim. Köylerde kendi ısıttığımız su ve maşrapayla yıkanırdık ama başkentte yukarıdan akan muslukları vardı.
Hemen köşede duran güzel kokulu sabunlardan biriyle uzunca bir süre yıkadım kendimi. Kurulanıp verdikleri kıyafetleri giydikten sonra yorganı kaldırıp bulutları yere indirmiş kadar yumuşak olan yatağa kuruldum. Verdikleri gecelik ve çamaşırlar biraz büyük gelmişti ama bavulumdan kıyafet almaya yetecek kadar enerjim kalmamıştı.
Karanlık odada tül perdelerin arasından sızan ay ışığına odaklanmışken kapımın yavaşça açıldığını duydum. Parmak uçlarında dahi zıplayarak yürüyen kardeşimin adım sesleriydi bunlar. Gözlerimi ay ışığından çekmeden yanıma kadar gelmesini bekledim. Yorganın köşesinden tutup yatağa yerleştiğinde onun da uyuyamadığını anladım.
Bana doğru iyice sokulduğunda ona doğru dönüp kollarımı açtım. O da hiç beklemeden kollarıma kurulup kafasını göğsüme koydu. Kısa bir an sonra omuzları sarsılmaya başladı. Çok geçmeden bu sessiz sarsıntılar, yerini sesli hıçkırıklara bıraktı. Yanaklarımdan dökülen yaşlarla ben de ağladığımı fark ettim. Ben de kafamı Ros’un saçlarına gömüp ağlamaya başladım.
Terk edilmiş, aldatılmış ve kandırılmıştık. Bu dünyada bir başımıza kalmıştık.
…
“Aman tanrım çok şirinler. Keşke benim de bir kızım olsaydı” “Benden daha iyisini doğuramayacağını bildiğin için vazgeçtin sanmıştım.” Sabah sabah tepemizde dikilen iki kişinin konuşmalarıyla uyanmıştım. Tül perdelerden sızan güneş ışıkları yatağa, tam yüzüme vuruyordu.
Uzun zaman sonra ilk kez güneşten sonra uyanıyordum. Nerede olduğumu ve bulunduğum durumu anlamam biraz uzun sürmüş olacaktı ki Laura ve Leonhard sessiz bir şekilde kendime gelmemi bekliyorlardı.
Yatağın en ucuna minicik şekilde kıvrılmış olan Ros’un üzerine attığım kollarımı ve bacaklarımı kendime doğru çekip toparlanmaya çalıştım. Sanırım dün gece ona tekme atmıştım.
“Gününüz aydın olsun kızlarım. İyi uyuyabildiniz mi? Hadi giyinip aşağı gelin sizler için harika bir kahvaltı sofrası hazırladım.” Laura’nın şakımalarıyla Ros da uyanmıştı.
Leonhard bizi annesiyle bırakıp aşağı indiğinde dün giydiğimiz elbiselerimizi tekrar giymeye koyulduk. Yanımıza eşya almıştık ama açıkçası elimizdeki en iyi elbiseler bunlardı ve bunları bile hor görüyorlarsa Laura aşağı çıplak inmemizi tercih ederdi.
Beraber yemek salonuna girdiğimizde Leonhard’ın çoktan yemeğe başladığını gördüm. “Herkes oturmadan yemeğe başlamayacaksın demedim mi ben sana” elindeki minik yelpazeyle de oğlunun kafasına pat pat vurmayı ihmal etmedi.
“İşiniz uzun sürer sandım. Sizin saçınızın yapılması bile 1 saat. Onların parlamentoya böyle gideceğini düşünmemiştim” Doğru. Pek hazırlanmamıştık ama eğlenceye gitmeyecektik. Temiz olmamız yeterdi şimdilik.
Laura oğlu ona hakaret etmiş gibi bir ifade takındı. “Tabii ki de böyle gitmeyecekler. Siz onu dinlemeyin kızlar. Kahvaltınızı bitirin ondan sonra size harika bir hazırlık planı yaptım.” Bir de onlar için süslenecek miydik?
“Aslında buna gerek yok. Zahmet vermeyelim.” Sen de bize zahmet verme.
“Ne zahmeti canım benim. Anneanneniz, sizi bu kılıkta parlamentoya sokarsam beni paspas eder.” Her ne kadar başkentli soylu kadınlara benziyor olsa da arada kırsalda sık sık kullandığımız argo ifadeleri kullanıyordu.
Söylediklerine kısaca güldükten sonra biz de kahvaltıya başlamıştık. Yemek salonunun kapısı açıldığında Lucy seri adımlarla Laura’ya doğru geldi. “Hanımım, Saray Baş Kalfası Bayan Olivia kapıda. Majestelerinden bir haber getirdiğini söyledi.” Söyledikleriyle beraber dördümüz de gerildik.
Laura hızlıca ayaklanıp yemek salonundan çıktı. “Burnuma kötü kokular geliyor.” Ros’a hak verdim. Zaten bugün gidecektik ne demeye kapıya dayandılar.
“Burada kötü kokan tek şey elbiseleriniz” Leonhard’ın sözleri masaya bomba gibi düştü. Bunu dalga geçmek ya da espiri yapmak için söylememişti.
Ros da geri durmayarak ikini bombayı Leonhard’ın kafasına attı. “Annen evini özlemiştir diye düşündük”
Laura da tam o sırada kapıdan giriyordu. “Aldın mı cevabını” Elinde kocaman bir kutu tutuyordu.
“Ne dedim ki ben şimdi?” Gerçekten de söylediği şeyin kırıcı olduğunun farkında bile değildi. Muhtemelen hayatı boyunca hiç eleştirilmediği, aşağılanmadı ve hiçbir zaman kendini ispatlamak zorunda kalmadığı için bu sözler onun için bir anlam ifade etmiyordu.
“Ayrıca benim annem bir Benapot yani başkentte doğan Arkenlerin bile yetişemeyeceği bir seviyede” göğsünü kabartarak verdiği bilginin biz de bir karşılığı yoktu. Suratına boş boş bakmaya devam ettiğimiz için istediği tepkiyi alamadı. “Benapot’un ne olduğunu bilmiyorsunuz dimi?”
“Hayır” “Hayır” aynı anda verdiğimiz cevapla onaylamaz bir suratla cıkcıklayıp kafasını iki yana salladı.
Hemen yanımızdan gelen şaşkınlık nidası konuşmamızı böldü. “AAAA. İnanamıyorum.” Deyip kutunun içinden bir şey çıkardı.
Bir pelerindi. Altın renkli ve beyaz işlemeli bir pelerin. Şifacı pelerini. “Bunlardan artık üretmediklerini sanıyordum. Majesteleri Kral senin için göndermiş. Bir şeyler daha var.” bu sefer eline aldığı şey beyaz tül ve ipekten kabarık bir elbiseydi. Korsesinde pelerindekilere benzeyen altın nakışlar vardı. “Senin için hazırladığım elbise iptal. Bu kesinlikle çok yakışacak” deyip Lucy’ye seslendi. “Bunu odamdaki hazırlık ekibine var birazdan hazırlıklara başlayacağımızı söyle.”
Kıyafet mi göndermişti? Yardımcı mı olmaya çalışıyor yoksa alay mı ediyordu anlayamıyorum. Dünkü merak dolu bakışları düştü aklıma. Kesinlikle sınırlarımı anlamaya çalışıyor olmalıydı. Ondan uzak durmalıydım. Bugünü de atlatırsam bir daha asla karşı karşıya gelmek zorunda kalmayacaktık.
Kafamın içinde ise başka bir ses dalgalanmaya başladı. ‘Hazırlık ekibi’. Tanrım bir elbise giymek ne kadar zor olabilirdi ki. Kesin makyaj yapmak isteyecekti.
…
Keşke sadece makyaj yapmak isteseydi. “Bunu kendi başınıza yapamazsınız. Görgü kurallarına aykırı.”
Ne kadar direnirsem direneyim kabul etmiyordu bir türlü. “Kendim yıkanabilirim. Bize hastalıklı muamelesi yapmaktan vazgeçmelisiniz üstelik dün gayette kendimiz yıkandık.” Tepeme iki kadın dikmiş ve beni yıkamaları için emir vermişti. Bir bu eksikti.
Gözlerini devirerek bıkkın bir nefes verdi. “Dün yeni geldiniz alışmanız için size biraz zaman verdim ama her Arken gibi sizin de günlük işleriniz için yanınızda eşlikçileriniz olacak. Buna banyo yapmak da dahil. Herkes nasıl yaşıyorsa siz de öyle yaşayacaksınız. Bak kardeşine hazırlanmaya başladı bile. Onun işi bitmeden sen de banyonu bitir.” Laura’yı boğazlamak istiyorum.
“Laura rahat edemem. Kimsenin yanında soyunmak istemiyorum.” Her ne kadar essentiam geri dönmüş ve yavaş yavaş iyileşmeye başlamış olsam da hala bazı yara izlerim duruyordu. Kimsenin görmesini istememem çok normal.
Ros’dan bile daha inatçı olan Laura beni kendi banyosuna getirmiş soyunmamı bekliyordu. “Ben şimdi dışarı çıkacağım. Geldiğimde küvetin içinde olmanı istiyorum.” İtiraz kabul etmeyen sesiyle banyodan çıkıp kapıyı da arkasından kapattı.
Asla yapmam dediğim o kadar çok şey olmuştu ki şu iki günde, bunu da yapacaktım. Kendimi tanımadığım insanlara yıkatacaktım. Babamın iyileştirmesine izin vermediğim, göstermediğim yaralarımı bir başkasına gösterecektim.
Üzerimdeki pazen elbise omuzlarımdan sıyrılıp ayaklarımın dibine düştüğünde aynadaki yansımamda karnımı boydan boya kaplayan yarığı gördüm. Hançer yarasıydı. O karanlık günden kalan çirkin bir damga. O çürüğün beni öldürmek için vurduğu bir darbeydi.
Essentia geri gelmiş olsa bile iç organlarıma kadar bu yaranın iyileşmesi o kadar kolay olmayacaktı. Şimdiden kenarlarından küçülmeye başlamıştı ama hala oradaydı.
Kendime daha fazla işkence etmeden üzerimde kalan son parçalardan da kurtulup kocaman küveti doldurdukları buharı üstünde sıcak suya girdim. Kemiklerimin ağrısı anında kendini belli ederken ne kadar yorulduğumu yeni fark ettim. Çeneme kadar suyun altına girip kafamı küvetin yumuşak deri kafalığına yasladım.
Tam gevşemiş bu huzurlu anın kollarına kendimi bırakmışken kapının gürültü bir şekilde açılmasıyla yerimden zıpladım. Etrafa sıçrayan köpüklü sularla Laura iki adım geri gitmek zorunda kaldı.
Laura suratına memnun bir ifade yerleştirmiş yanıma doğru adımlaya başlamıştı. Küvetin kenarına yerleştiğinde saç örgümü tutup çözmeye başladı. Köpükler vücudumu gizlese dahi istemsizce ellerimle yaramı gizlemeye çalıştığım
“Saçların çok güzel. Bu ailede sarı saçlı olmayan tek çocuk ve torunsun. Anneannen kendine benzemeyen ilk torunuyla tanışmak üzere.” Bu durumdan zevk aldığı belli oluyordu. Bu ailede doğan herkesin anneanneme benzediğini annemden duymuştum daha önce. Ben daha ziyade babama benzemiştim. Onun gibi kumral dalgalı saçlarım, yuvarlak yüzüm ve küçük çekik gözlerim vardı. Annem ve Ros güney kırsallarında çok sık karşılaşılan bir görüntüye sahip olmamalarına karşı tipik kuzeyli görüntüsüne sahiplerdi. Ben ve babam ise açıkça Güneylilere benziyorduk. Neyse ki başkentte her tipte insan vardı.
“Laura sen pek güneylilere benzemiyorsun. Başka bir yerden mi Becoser’e göçtünüz?” karşısında çıplak bir şekilde durduğumu unutmaya çalışarak açtığı konuyu devam ettirdim.
“Hayır aslında her zaman orada yaşamışız ama kız kardeşim ve ben sülalenin geri kalanından farklı olarak kızıl doğmuşuz” sesinde hissettiğim ince sızı yanlış sularda yüzdüğümü haykırıyordu. Daha fazla uzatmamaya karar verdim, o da işini bitirmiş olacak ki oturduğu yerden kalkıp yanında getirdiği iki yardımcıya döndü. “Ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. İşiniz bittikten sonra onu odama getirin.” Deyip geldiği kapıdan çıktı.
Tanımadığım iki kadınla köpüklere gömülmüş bir şekilde yalnız kalmıştım. Bana doğru ilerleyen kadınlarla daha da suya gömüldüm. “Aslında kendim yıkanabilirim. Laura’ya sizin beni yıkadığınızı söylerim.” Sunduğum olağan üstü fikirle gözlerini büyüterek birbirlerine bakmaya başladılar.
Titreyen parmaklarıyla köpüklediği lifi tutmaya çalışan yaşça daha büyük olan yardımcı korku dolu gözlerle bana döndü. “Leydim, Leydi Laura yalan söylediğimizi anlar lütfen işimizi yapmamıza izin verin.” Laura’nın emirlerine uymak zorundalardı sonuçta onların hanımı oydu ama bana da karşı gelemiyorlardı. İki ateş arasında kalmış gibiydiler.
Emre itaatsizlik yapmalarını istediğim için bana bir şey olmazdı ama onların bütün hayatı kayabilirdi. Laura’nın böyle acımasız biri olduğunu düşünmüyorum ama itaatsizlik kabul edilebilecek bir şey değil.
Daha fazla ısrar etmeden küvetin içerisinde doğrulmaya başladım. Onlara izin verdiğimi anladıklarında gözlerindeki korku yerini büyük bir rahatlamaya bıraktı. Küçük olan, saçlarımı tepemde toplamaya başladığında yaranın üzerine örttüğüm saçlarım çekildiği için göğüslerimle beraber yara izim de ortaya çıkmıştı.
Büyük olan elinde lifle bana yaklaştığında yara izimle karşı karşıya geldi. Ağzından çıkan şaşkınlık nidasıyla beraber omuzlarım gerilmişti. Verdiği tepkiden sonra hiçbir şey olmamış gibi yaptığı işe kaldığı yerden devam etti. Bana belli etmemeye çalışsa da şaşkınlık dolu gözleri arada yara izime düşüyordu. Ben de zaman geçtikçe gevşemek yerine daha da kasılıyordum. Gözlerinde merak dolu ifade ile soru sormaması gerektiğini bilen kişiliği birbiriyle savaşıyor gibiydi. Daha önce yara izi olan bir Arken görmediği belli oluyordu.
“Leydim benim adım Anna, bu da Kate. Leydi Laura bundan sonra size bizim hizmet edeceğimizi söyledi. Artık hanımımız sizsiniz. Lütfen bizden çekinmeyin. Bizim görevimiz size en iyi şekilde hizmet etmek.” Dürüst ve dosdoğru bir şekilde anlatmıştı kendini. Ters tepki vermemeden korkmasına rağmen gerginliğimi almak istediği belli oluyordu.
Artık bana hizmet edeceklerse yara izimi daha çok göreceklerdi. Hiçbir şey söylemeden işlerini yapmaya devam ettiler. Kate de saçlarımı iyice yıkadıktan sonra beni durulayıp havluyla sardılar. Bir bebek gibi özenle ve dikkatle benimle ilgilenmişlerdi. İşlerini çabucak bitirip beni Laura’nın odası olduğunu tahmin yere getirdiler.
Hayatımda daha önce hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Kasılmaktan diş etlerim ağrımaya başladı. İçeriden gelen hararetleri sesler Ros’un hazırlığının devam ettiğini gösteriyordu.
İçeriye üzerimde havluyla girdiğimde içeride, Laura ve 3 kadın daha vardı. Aralarından biri Arkendi. Turuncu gözleriyle bana doğru döndüğünde gözlerindeki ışıltıyla yanıma kadar geldi. Ellerimi ellerinin arasına alıp “Sizinle tanışmak bir şereftir Leydi Artheria. Leydi Laura bana sizden bahsetmişti ben Büyücü Clara. Bugün hazırlığınıza yengenizle beraber eşlik edeceğim. Lütfen buyurun.” Deyip beni içerideki koltuklardan birine oturttu.
Odadaki diğer bir kapı açıldığında içerisinden Ros çıktı. O kadar güzel görünüyordu ki keşke annem ve babam da görebilseydi. Üzerinde mor ve beyaz tonlarında belinden oturtulmuş kabarık bir elbise vardı. Elbise dizlerinde bitiyordu. Ayaklarına kısa topuklu beyaz bir babet giydirmişlerdi. Saçlarını balık sırtı salaş bir şekilde örmüşlerdi ve sağ omzundan salmışlardı. Ön tarafında kıs perçemlerini kıvırmış bu saçlarla yüzünü çerçevelemişlerdi. Saçının bir tarafını çiçek motifleri olan bir klipsli toka takmışlardı. Hem çok sade hem çok güzeldi. Tam 16 yaşında görünüyordu.
Aklıma gelenle Laura’ya döndüm. “Kısa elbise giymemiz yasak demiştin.”
“Sana yasak. Ona değil. O daha 16 yaşında yani çocuk. Elbise kuralları onlar için geçerli değil. Mezun olduğunda o da artık giyemeyecek bu yüzden tadını çıkarmaya bak” deyip Ros’a doğru göz kırptı.
Ros ile içeri giren başka iki kadın yanıma doğru gelip beni de hazırlamaya koyuldular. Saçlarımın her bir telini itinayla kıvırıp kafamın iki yanında büyük saç tutamları aldılar, dörde bölüp içlerinden altın yaldızlı tüller geçirdiler. Her bir parçayı örüp kafamın üzerinden taç olacak şekilde geçirdiler. Örgülerimin arasındaki altın renkli tüller kafamın üzerinde zarif bir taç varmış gibi gösteriyordu.
Yüzüme ince dokunuşlar yaptıktan sonra işleri bitmişti. Saçlarımın geri kalanını omuzlarımın üzerinden akıtmışlardı. Sıra kıyafeti giymeye gelmişti. Onun gönderdiği ipek elbiseyi kabından çıkarıp bana uzattı.
Az önce Ros’un çıktığı odaya girdim. Anna ve Kate giyinmemde yardım etmek için benimle beraber odaya girdiler. Havluyu üzerimden alan Anna ile tüylerim tekrar havaya dikeldi. Saçlarımı bozmadan beni dikkatle ve özenle giydirdiler. Son olarak korsenin sırtımdaki ipleri sıktıklarında işleri bitmişti.
Güzel ve göz alıcı bir elbiseydi. Belimi ve göğüslerimi saran ipek korsenin üzerinde saçlarımdaki tüle benzeyen işlemeler vardı. Korsenin koltuk altlarından kollarımı saran iki ince tül çıkıyordu. Sadece kollarımı örten tüller, omuzlarımı ve gerdanımı açıkta bırakıyordu. Elbisenin kat kat kabarık ve uzun eteği kollarımla aynı kumaştan yapılmıştı.
Anna ve Kate bana bakarken yüzlerinde oldukça memnun bir ifade vardı. “Leydim bir meleğe benziyorsunuz” kendini tutamayıp iltifat eden Kate izinsiz konuştuğu için olsa gerek konuştuktan sonra hemen kafasını öne eğip korku dolu bir ifade takındı.
Aklıma küçük Artheria düştü. Henüz uyanışımı gerçekleştirmeden önce yaşadığımız yerde yaşayan Arkenlerin çocukları tarafından her zaman ezilirdik. Aslında bu dünyada Arken olmadan doğan ve nefes alan her canlının kaderiydi Arkenlerden korkmak. Yüzüme küçük bir gülümseme kondurup teşekkür ettim. Kızmadığımı hatta teşekkür ettiğimi fark ettiğimde eline şeker verilmiş bir çocuk gibi parmak uçlarına yükselip indi.
Bana giymem için verdikleri Ros’un ayakkabısına benzeyen babetleri giyip Laura’nın yanına döndüm. Yan oturan Ros ve Laura gülümseyen yüzlerle bana döndüler. “Çok güzel görünüyorsun abla.” Sesinde hayranlığı gizleme gereği duymadan söyledikleriyle ona teşekkür ettim. 16 yıllık ablasını ilk kez süslenmiş görüyordu.
“Sana layık bir abla olmaya çalışıyorum. Nasıl, artık yanına yakışıyor muyum?” gülerek söylediklerimle örgüsünü savurup bilmiş bir ifade takındı gözlerine “Hiç fena değil.” Aramızdaki şakalaşmayı gülerek izleyen Laura’nın dalgınlığını fark ettim. Bize bakıyordu gülüyordu ama sanki başka bir şey görüyordu. Gözlerindeki şefkat daha dün tanıştığı kızlara olabilir miydi?
Silkelenip kendine geldiğinde boğazını temizleyip “Gerçekten çok güzel görünüyorsun hatta ikinizde fazla güzel görünüyorsunuz. Bugün olabildiğince az kişiyle konuşmaya çalışın ve az dikkat çekin.” dedi. Annemin söyledikleri kulağımda çınladı ‘Sizler çok özel çocuklarsınız, saklı bir hazine kadar kıymetli. Kimsenin sizi keşfetmesine ve avlamasına izin vermeyin.’ Yapmayacaktık. Asla dikkat çekmeyecektik.
…
İki yana doğru açılan devasa kakmalı kapıyla beraber içerideki onlarca Arkenin gözleri bir anda bize dönmüştü. Şaşkın, üzgün ve hatta kızgın gözler vardı ama gözlerim sadece birine takılmıştı. En tepede tam ortada tahtında oturan kanlı gözler.