Levent'teki plazanın 24. katında, günün ilk ışıkları devasa cam bölmelerden içeri süzülüyordu. Kerem, maun çalışma masasının başında, önündeki çeyrek raporlarına ve finansal analizlere odaklanmaya çalışıyordu. Fakat kafasının içinde hâlâ o geceden kalan gaz lambasının titrek ışığı ve toprağa saplanan kazmanın sesi yankılanıyordu.
Gözlerinin altı morarmış, şakaklarındaki sızı bir an olsun hafiflememişti.
Tam kahvesinden bir yudum alıp ekrandaki tablolara gömülecekken, odasının kapısı çalınma zahmetine bile katlanılmadan pat diye açıldı.
Gelen, şirketin diğer yöneticisi ve Kerem'in üniversiteden beri en yakın dostu olan İsmet'ti. İsmet, elinde tuttuğu uzun iddaa kuponunu bir bayrak gibi sallayarak içeri daldı.
"Kerem! Acil durum," dedi İsmet, masaya doğru adımlarken. "Bana hemen bir ile elli arasında bir sayı söyle. tutturursam bu gece Boğaz'da kutlama yapıyoruz."
Kerem, başını ekrandan bile kaldırmadan derin bir iç çekti. Kalemini masaya bırakıp yorgun gözlerle dostuna baktı.
"İsmet, Allah aşkına git başımdan," dedi pürüzsüz ama tahammülsüz bir sesle. "Dalga geçme benimle. Bende şans mı var? Paranı kaybetmek istiyorsun herhalde, git başkasına sor o sayıyı."
İsmet kuponu masanın kenarına bırakıp sandalye çekmeden masaya doğru eğildi. Yüzünde, Kerem'in o alışıldık karamsar hallerine alışkın ama yine de ona acıyan bir gülümseme vardı.
"İşte! Tam olarak bu yüzden şansın yok senin kardeşim," dedi işaret parçağını Kerem'e doğru sallayarak. "Güne nasıl başlarsan öyle gider. Sen daha sabahın dokuzunda mağlubiyeti kabul ediyorsun. Hep bir olumsuzluk, hep bir arabesk hava... Evrene sürekli olumsuz mesaj gönderiyorsun, sonra 'Niye benim işim rast gitmiyor?' diyorsun. Evren de diyor ki: 'Peki Kerem bey, madem öyle istiyorsun, al sana felaket!'"
Kerem gözlerini devirdi, şakaklarını ovmaya başladı. "İsmet, bana Boğaziçi İşletme diploması aldığımız günleri hatırlatmama izin ver. İstatistik diye bir şey var, olasılık hesabı var. 'Evrene mesaj göndermek' ne demek? Benim hayatımdaki aksiliklerin frekansla, enerjyle alakası yok. Sadece matematiksel olarak üst üste gelen mantıksız bir talihsizlik silsilesi."
"Hâlâ matematik diyor ya..." dedi İsmet başını sallayarak. "Kardeşim senin matematiğin, geçen hafta durup dururken patlayan lastiğini, sunumun tam ortasında çöken koca sunucuyu ya da geçen ay imza aşamasında iptal olan o milyon dolarlık anlaşmayı açıklayamıyor ama! Bak ben sana söyleyeyim, senin üzerinde bir kasvet var. Şans kapını çalıyor ama sen kapıda 'Girmeyin, içerisi çok mantıklı' diye nöbet tutuyorsun."
Kerem, İsmet'in bu büyük bir ciddiyetle anlattığı "enerji" ve "evren" teorilerine dayanamayıp hafif bir tebessümle geriye yaslandı. Yüzündeki o yorgun ifade, yerini dostuna takılmanın verdiği muzip bir hınzırlığa bıraktı.
"Sen kesin burçlara da inanıyorsundur şimdi," dedi Kerem, sesindeki alaycı tonu hiç saklamayarak. "Gezegenler ters dönüyor diye borsa düşüyor falan diyorsundur kendi kendine."
İsmet tam ağzını açıp savunmaya geçecekti ki Kerem elini kaldırıp onu susturdu ve masadaki telefonuna doğru uzandı:
"Bak, ben en iyisi şimdi Ayşe teyzeyi arayayım. 'Hacı hanım, senin oğlan duaları bıraktı, Allah'tan değil evrenden istiyor artık her şeyi, haberin olsun' diyeyim de gör sen evrenin mesajını!"
İsmet bir anda ciddileşip panikle elini masaya vurdu. "Saçmalama Kerem, sakın! Annemi karıştırma bu işe. Kadın zaten hacıdan geldiğinden beri gözümün üstündeki kaşa kadar sorguluyor, bir de senin yüzünden günaha girdiğimi sanıp kurban kestirir bana!"
Kerem kahkahasını tutamadı. Düşüncelerini bir an olsun o karanlık rüyadan ve omuzlarındaki kasvetten uzaklaştıran tek şey İsmet'in bu halleriydi. Ama dostunun gözlerindeki o ısrarcı bakış, bu muhabbetin burada kapanmayacağının da habercisiydi.
Kerem'in yüzündeki o muzip gülümseme, İsmet'in bir anda ciddileşen sesiyle yavaşça dondu. İsmet, lafı evirip çevirmeden, doğrudan Kerem'in gözlerinin içine bakıyordu.
"Şaka bir tarafa Kerem... Gerçekten sende nazar var, bak çok ciddiyim," dedi İsmet, ses tonunu düşürerek. Masaya biraz daha yaklaştı.
"Annenle bir başına bu koca şehirde tutunmak, babasız büyümek, hem çalışıp hem okumak... Üstelik o okulu dereceyle bitirmek! Sonra gelip insanların 'Ulan kim çalışıyor bu dev binalarda?' diye dışarıdan gıpta ile baktığı bu plazada gencecik yaşta yönetici olmak... Bunlar kolay şeyler değil kardeşim. İnsanların gözü kalıyor, imreniyorlar, kıskanıyorlar. Nazar değmesi için bunlar az şey mi?"
Kerem bir an duraksadı. İsmet'in saydığı her bir basamak, geçmişinde ne kadar büyük mücadeleler verdiğinin kısa bir özetiydi. Ama yine de mantığı bu durumu kabul etmekte direniyordu.
İsmet, Kerem'in sessizliğinden cesaret alarak devam etti:
"Gel kır şu inadını. Bak, annemin çok iyi tanıdığı bir hoca var. Bir gün gidelim, adam bir baksın sana, kurşun döktürelim. Nefesi çok kuvvetli... Öyle televizyonlara çıkan üfürükçülerden, paranı çarpacak tiplerden değil; gerçek, ilim sahibi bir adam. Bir dene, ne kaybedersin ki?"
Kerem, duydukları karşısında başını iki yana sallayarak acı bir tebessüm etti. İsmet'in bu devirde hâlâ hocalara, kurşun döktürmeye bel bağlaması ona tam anlamıyla absürt geliyordu.
"Saçmalama İsmet ya!" dedi Kerem, sandalyesinde geriye doğru yaslanıp ellerini iki yana açarak. "Hoca mı kaldı bu devirde? Hangi çağda yaşıyoruz?"
Önündeki kalemi parmaklarının arasında çevirmeye başladı. Yüzünde, İsmet'i kendi modern yöntemiyle alt etmiş olmanın verdiği kendinden emin bir ifade belirdi:
"Hem ben hafta sonu Sibel'le birlikte aile dizimine gideceğim bir kere. Sibel geçen ay yaptırmış, 'Aileden gelen genetik ya da ruhsal bir blokaj, bir sorun varsa pat diye çıkıyor ortaya' diyor. Kadının hayatı değişti gözümüzün önünde, biliyorsun. Sudan köpek gibi korkan kız, şimdi haftada üç gün düzenli yüzmeye gidiyor!"
İsmet duydukları karşısında gözlerini devirmeden edemedi. "Ha... Hoca olunca üfürükçülük oluyor ama adı 'aile dizimi' olunca, Sibel gidince bilimsel mi oluyor Kerem bey? Biri kurşun döküyor, diğeri salonda çember kurup geçmişi çağırıyor. Ne farkı var Allah aşkına?"
İsmet, sanki kalbinden vurulmuş gibi elini göğsüne götürdü. Yüzüne tam bir tiyatro oyuncusu edasıyla yalancı bir kırgınlık oturtarak başını iki yana salladı.
"Ama tabii... Sevgilin söyleyince daha inandırıcı oluyor, değil mi?" dedi, sesine iyice sitemli bir ton vererek.
Kerem'e doğru bir adım atıp gözlerini kıstı:
"Kırk yıllık dostun İsmet 'Kardeşim gel bir hocaya gidelim, bir duaya bakınalım' deyince 'Hangi çağda yaşıyoruz İsmet' oluyoruz... Ama Sibel hanım 'Hayatım, enerjimizi çemberde katlayacağız' deyince paşa paşa sıraya giriyorsun! Yazıklar olsun sana verdiğim emeklerime"
Kerem, İsmet'in bu ajitasyonuna dayanamayıp hafifçe güldü. "Saçmalama İsmet, ne alakası var..." diyecekken tam o anda masanın üzerindeki telefonu hiddetle çalmaya ve titreşmeye başladı.
İsmet lafını yarıda kesip gözlerini telefona dikti. Kerem de ekrandaki numaraya baktı; kayıtlı olmayan, kurumsal bir sabit hat numarası görünüyordu.
İsmet merakla öne eğilerek, "Kim?" diye sordu.
Kerem kaşlarını çattı. "Tanımıyorum, yabancı bir numara," dedikten sonra ekranı kaydırıp telefonu kulağına götürdü.
"Alo?"
Karşıdan oldukça ciddi, tok ve profesyonel bir erkek sesi geldi:
"İyi günler. Kerem Bey ile mi görüşüyorum acaba?"
"Evet, benim. Buyurun?"
"Kerem Bey, ben Avukat Mustafa Gümüş..."
"Avukat Mustafa Gümüş..." ismi Kerem'in zihninde en ufak bir karşılık bulmadı. Şaşkınlıkla kaşlarını çattı, oturduğu koltukta doğrulup telefona biraz daha odaklandı.
"Sizi dinliyorum Mustafa Bey, hayırdır?" dedi, sesine kontrolü elinde tutmaya çalışan bir yöneticinin resmiyeti çökmüştü.
Karşıdaki ses, profesyonel ama bir o kadar da ağır bir tonla devam etti:
"Kerem Bey, ben sizi Aydın ailesi adına arıyorum."
Kerem bir an duraksadı. "Aydın ailesi" adı ona hiçbir şey ifade etmiyordu. Zihnini hızla taradı; ne işte böyle bir müşteri portföyü vardı ne de sosyal çevresinde bu soyadı taşıyan biri.
"Anlamadım..." dedi Kerem, kafa karışıklığı sesine yansıyarak. "Aydın ailesi kim? Bir yanlışlık var galiba?"
Telefondaki avukat derin bir nefes aldı. Karşısındaki gencin hiçbir şeyden haberi olmadığını anlamış gibi, kelimeleri tane tane ve dikkatle seçerek konuştu:
"Bir yanlışlık yok Kerem Bey. Babanız Bekir Aydın vefat etti... Başınız sağ olsun."