İçeriğe geç

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 7 · 4 dk okuma

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 7

BÖLÜM 7: MÜHÜRLÜ ZARFLAR VE BİR ABLANIN ELİ

Ertesi sabah karargah, erkenden bastıran gri ve puslu bir havaya uyanmıştı.

Devin’in masasının üzeri, posta çuvalından yeni dökülmüş onlarca beyaz ve sarı zarfla doluydu. Askeri güvenlik protokolü gereği, operasyon bölgesine yakın birliklerde dışarıdan gelen ve giden mektupların istihbarat ve güvenlik açısından kontrol edilmesi zorunluydu. Devin bu kuraldan nefret ederdi. İnsanların sevdiklerine yazdığı mahrem kelimeleri, annelerin dualarını ya da sevgililerin özlemlerini okumak ona her zaman bir başkasının kalbine izinsiz basmak gibi gelirdi. Ama görev görevdi; tek bir dikkatsizlik, kışlanın yerini ya da intikal planlarını açığa çıkarabilirdi.

Gözlerini ovuştup zarfları tek tek açıyor, satırları hızla tarayıp tekrar mühürlüyordu. Ta ki eline üzeri titrek, yaşlı bir el yazısıyla yazılmış, köşesi hafifçe yıpranmış o zarf gelene kadar.

Alıcı kısmında Piyade Er Murat Çelik yazıyordu.

Murat, Devin’in bölüğündeki en sessiz, en içine kapanık çocuklardan biriydi. Parkurda canını dişine takar, hiçbir emre itiraz etmez ama gözlerini her zaman kederli bir sis tabakası gibi yerden kaldırmazdı.

Devin zarfın içindeki çizgili defter yaprağını açtı. Mektup Murat’ın köydeki dedesinden geliyordu. İlk birkaç satır hal hatır sormakla başlıyor, ardından kelimeler ağır bir hüzne bulanıyordu:

"Oğlum Murat’ım... Babanın bıraktığı borçlar kapıya dayandı. Traktörü de aldılar elimizden. Annenin ilaç parasını denkleştiremedim bu ay. Komşular biraz yardım etti ama nafile... Sen sakın oraları düşünüp aklını buraya takma kurban olduğum. Vatan borcun her şeyden mühimdir, biz bir çaresine bakarız..."

Mektubun alt kısmında kurumuş birkaç damla gözyaşı lekesi vardı.

Devin kağıdı elinde tutarken göğsüne keskin bir sızı saplandı. Bu çocuk günlerdir sırtında otuz kiloluk yükle koşarken, aklı evde ilaç bekleyen annesindeydi. Dağda bir askerin zihninin bölünmesi, en ölümcül mermiden daha tehlikeliydi. Devin bir an bile tereddüt etmedi; mektubu özenle katlayıp zarfına koydu, masanın kenarındaki telsize uzandı.

"Üsteğmen Kerem, Piyade Er Murat Çelik’i derhal odama getir."

Beş dakika sonra kapı iki kez vuruldu. İçeri giren Kerem, Devin’in yüzündeki ciddiyeti görünce bir an gerildi ama Devin hafif bir baş işaretiyle "Sen dışarıda bekle" deyince durumu anlayıp sessizce kapıyı kapattı.

Murat, postallarını birbirine vurup çakı gibi dikildi. "Piyade Er Murat Çelik, emret komutanım!"

Elleri heyecandan ve korkudan titriyordu. Karşısında herkesin ödünü koparan "Buz Kraliçesi" vardı ve özel olarak çağrılmak genelde hayra alamet olmazdı.

Devin oturduğu sandalyeden kalktı. Masanın etrafından dolanıp çocuğun karşısına geçti. Üzerindeki o tavizsiz komutan zırhı yavaşça aralandı; çelik mavisi bakışları yumuşadı. Masadaki zarfı alıp Murat’a uzattı.

"Köyden mektubun var, Murat."

Murat zarfı görünce gözleri parladı ama Devin’in elinden alırken yüzündeki endişe daha da büyüdü. Mektupların okunduğunu biliyordu.

"Komutanım... Ben..."

"Otur Murat," dedi Devin, odadaki deri misafir koltuğunu işaret ederek.

Murat şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir erin yüzbaşının odasında koltuğa oturması kışlada pek görülen bir şey değildi. "Komutanım, ayakta dursam..."

"Otur dedim, asker emri değil bu."

Murat çekinerek koltuğun ucuna ilişti. Devin de hemen karşısındaki sehpanın kenarına oturdu, kollarını dizlerine dayayıp çocuğun gözlerinin içine baktı. Ses tonu, kışladaki o gürleyen komutandan fersah fersah uzaktı; adeta şefkatli bir ablanın sıcaklığıyla doluydu.

"Annenin hastalığı ne zamandır var?"

Murat’ın boğazı düğümlendi. Bakışlarını kucağındaki zarfa indirdi, parmakları zarfın kenarını sıktı. "İki yıldır komutanım... Kalp yetmezliği. İlaçları çok pahalı. Babam vefat edince borçlar da dedemin üstüne kaldı. Ben buradayım diye hiçbir şey yapamıyorum..."

Son kelimelerle birlikte Murat’ın dudakları titredi. Bir asker ağlamazdı, hele komutanının karşısında asla. Gözyaşlarını tutmak için çenesini kilitledi, gözleri kan çanağına döndü.

Devin, kendi geçmişindeki o çaresizlik hissini Murat’ın titreyen omuzlarında gördü. Elini uzatıp tereddüt etmeden askerin omzuna koydu. Sıcak, güven veren, sağlam bir dokunuştu bu.

"Bana bak Murat," dedi Devin yumuşacık bir sesle. "Gözlerime bak."

Murat başını güçlükle kaldırdı. Karşısında bir subay değil; onu anlayan, acısını paylaşan bir insan vardı.

"Sen burada bu vatanı beklerken, arkanda bıraktıkların sahipsiz değil. Bunu o kafana sok önce. Aklın evde kalırsa, dağda tetiğe basarken elin titrer. Elin titrerse yanındaki silah arkadaşını koruyamazsın. Sen bu birliğe lazımsın, anana da sağ salim dönmek zorundasın."

Devin cebinden küçük bir not defteri ve kalem çıkardı.

"Annenin tam adını, köyün muhtarının numarasını ve kullandığı ilaçların listesini buraya yazacaksın. Mehmetçik Vakfı ve kaymakamlıkla bizzat ben görüşeceğim. O ilaçlar her ay düzenli olarak kapılarına gidecek, o borçlar için de yapılandırma çıkaracağız. Dedene de haber uçuracağım."

Murat inanamıyormuş gibi Devin’e baktı. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp kamuflajına damladı. "Komutanım... Siz... Nasıl..."

"Ben sadece senin komutanın değilim Murat," dedi Devin, çocuğun omzunu hafifçe sıkarak. Dudaklarında o sabah Leyla’ya gösterdiği o sıcacık tebessüm belirdi. "Bu kışladaki herkes benim canım. Birinizin canı yanarsa benim ciğerim sökülür. Şimdi o gözlerini sil. Annen seni güçlü bilsin. Söz veriyorum, o dertlerin hepsi hallolacak."

Murat ayağa fırladı, bu sefer korkudan değil, ömrü boyunca unutamayacağı derin bir minnetle göğsünü kabarttı. "Sağ olun komutanım... Allah sizden razı olsun ablam."

Ağzından gayriihtiyari çıkan o "ablam" kelimesiyle Murat bir an panikledi, hemen selam durdu. Ama Devin kızmadı. Sadece hafifçe başını salladı.

"Çıkabilirsin asker. Hadi, Kerem Üsteğmen'e söyle sana sıcak bir çay versin."

Murat odadan çıktığında Devin derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözlerini kapattı. Yıllardır kalbini çevreleyen o kalın buz tabakası bir kez daha çatırdamıştı; ama bu sefer korkutucu değil, içini ısıtan bir huzurla.

Kapının hemen dışında ise Kerem ve Barış nöbet tutar gibi dikiliyordu. Kapı açılıp gözleri yaşlı ama yüzü umutla parlayan Murat dışarı çıktığında, Kerem çocuğun sırtına vurdu:

"Hadi aslanım, gel çay ocağına geçelim."

Barış ise kapının aralığından Devin’e baktı. Masasının başında yeniden resmi evrakların arasına gömülen, yüzüne yine o ciddi ifadeyi yerleştirmeye çalışan yüzbaşısını izlerken kendi kendine fısıldadı:

"Buz Kraliçesi'ymiş... Külahıma anlatsınlar. Dünyanın en güzel kalpli kadını bu be."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.