Aradan geçen yedi ay, kışlanın üzerindeki karlı zirveleri önce çiçek açan yaylalara, ardından altın sarısı bir güz ikindisine çevirmişti.
Garnizon lojmanlarının geniş bahçeli son bloğunda, 4 numaralı kapının önü her zamankinden daha telaşlı, daha gürültülü bir harekât alanına dönmüştü.
Salondaki uzun meşe masanın üzerinde artık askeri haritalar veya kriptolu telsiz raporları değil; bebek battaniyeleri, gümüş çıngıraklar ve Barış’ın "taktiksel kamufle puset" adını taktığı yeşil tüllü bir bebek arabası duruyordu.
Gülce lise mezuniyet belgesini gururla konsolun üstüne koymuş, hemen yanında duran Elif Hanım’la birlikte bebek yeleklerini katlıyordu. Kerem ise üniformasının kollarını sıvamış, beşiğin son vidasını alyan anahtarla sıkarken ter içindeydi:
"Barış, tornavidayı ver diyorum oğlum, süngü takmayacağız beşiğe!"
Barış elindeki minik haki renkli örgü patikleri havaya kaldırıp sırıttı: "Ben şimdiden dağ intibakına hazırlıyorum yeğenimi Kerem! İlk kelimesi 'baba' değil 'tekmil' olacak bu çocuğun, görürsün!"
Tam o sırada yatak odasının kapısı aralandı.
İçerideki fısıltılar anında kesildi; Kerem alyan anahtarını yere düşürmeden tuttu, Barış hazır ola geçti.
Eşikten önce Binbaşı Demir Karaca çıktı. Üzerinde koyu gri boğazlı kazağı vardı ama göğsünde taşıdığı yük, hayatında sırtlandığı hiçbir mühimmattan daha hafif değildi. Kollarının arasında, beyaz yumuşacık bir kundağa sarılı, henüz on günlük minik bir can vardı.
Hemen ardında ise Devin belirdi. Üzerindeki dökümlü krem rengi triko hırkası, omuzlarına dökülen kumral saçları ve gözlerindeki o tarifsiz, derin sakinlikle içeriye adım attı. Yıllardır göğsünde taşıdığı o buz mavisi keskinlik, yerini evrendeki bütün fırtınaları dindirecek kadar asil bir anaç şefkate bırakmıştı.
Devin, Demir’in yanına yürüdü; elini kocasının koluna koyup hafifçe sıktı. Demir başını eğip kucağındaki kundağa baktı. Kundaktan dışarı sarkan minik parmaklar, Demir’in serçe parmağına sımsıkı kenetlenmişti.
"Adıyla yaşasın Binbaşım," dedi Civan, salona yeni girmiş, üniformasındaki çavuş rütbesiyle dimdik kapıda durarak. Gözleri dolu doluydu. "Eren bebeğimiz vatana, millete, ocağına hayırlı olsun."
Bebeğin adı salonda yankılandığında bir an için derin, kutsal bir sessizlik oldu.
Eren.
Bir dağ başında toprağa düşen o masum teğmenin adı; bir intikamın küllerinde değil, birbirine can olan bu iki komutanın kollarında yeniden hayat bulmuştu. Geçmişin bütün yaraları o minik göğsün aldığı her nefesle birlikte sonsuza dek kapanmıştı.
Devin masaya doğru yürüdü. Civan’ın elini iki eliyle tuttu, başını hafifçe eğdi. "Eren artık hepimizin kardeşi, evladı, nöbet arkadaşı Civan. Bu masadaki herkesin kanadı altında büyüyecek."
Barış burnunu çekerek patikleri usulca beşiğin kenarına bıraktı: "Komutanım... Valla ağlamıyorum, gözüme kundağın tüyü kaçtı."
Salonda kopan hafif kahkaha, kışla lojmanının duvarlarını bir saray gibi ısıttı. Kerem Elif’in elini tuttu, Gülce bebeğin yanağına usulca dokundu. Ateşte sınanmış, kurşunla yoğrulmuş bu birlik; artık sadece bir tabur değil, tek bir bedende atan koca bir aileydi.
Akşam çöktüğünde misafirler sessizce ayrıldı; ev derin, huzurlu bir dinginliğe büründü.
Eren beşiğinde mışıl mışıl uyurken, Devin balkon kapısını araladı. Dışarıda güz rüzgarı çam ağaçlarını sallıyor, uzaktaki kışlanın sınır kulelerinin ışıkları geceye göz kırpıyordu.
Demir arkasından geldi. Devin’in omuzlarına kalın bir şal bıraktı, ardından kollarını kadının beline dolayarak sırtını kendi göğsüne yasladı. İki elini Devin’in ellerinin üzerinde birleştirdi.
Boyunlarındaki o mat siyah titanyum künyeler birbirine değdi; hafif metalik tıkırtı gecenin sessizliğinde kayboldu.
"Pusula yerini buldu mu Yüzbaşım?" diye fısıldadı Demir, çenesini Devin’in saçlarının arasına yaslayarak.
Devin başını arkaya, Demir’in omzundaki o eski yara izinin hizasına dayadı. Gözlerini gökyüzündeki sonsuz yıldızlara dikti; dudaklarında hayatının en büyük, en korkusuz tebessümü belirdi:
"Pusula evinde Karaca. Dağ bitti, kışla nöbette... Ve bu sofra bir daha asla eksilmeyecek."
Demir başını eğip kadının dudaklarına derin, sonsuz bir öpücük bıraktı.
Karanlık vadilerin ayazında sırt sırta başlayan hikaye; karların, kurşunların ve acıların üzerinden geçip, sevginin ve sadakatin kurduğu o yıkılmaz kalede nihayete erdi. Dağlar yine oradaydı, nöbet yine kutsaldı; ama artık iki kurdun da yönü, birbirlerinin kalbinde sonsuza dek mühürlüydü.