İçeriğe geç

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 48 · 4 dk okuma

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 48

BÖLÜM 48: MEŞE KOKULU NÖBET VE İKİ TAVŞAN

Düğünün üzerinden geçen üç ay, sınır hattındaki mevsimi yavaşça sert bir kıştan nemli bir ilkbahara çevirmişti.

Orduevindeki o kılıç çatısının altından geçen iki binbaşı için hayat ne hız kesmiş ne de üniformanın ağırlığı hafiflemişti; ama artık akşamları dönülen yer, o küçük apartmanın üçüncü katındaki tek bir kapıydı. Daire 4 ve Daire 5 arasındaki o soğuk ara koridor, aradaki kapının menteşeleri gevşetilerek neredeyse tek bir geniş yuvaya dönüştürülmüştü.

Saat 20.30’du.

Salondaki ahşap yemek masasının üzerinde, bu kez fırında kömüre dönmemiş, tam kıvamında kızarmış bir tepsi patatesli tavuk duruyordu. Masanın başında Civan, okul çıkışı Gülce’nin getirdiği fizik testlerini inceliyor; Gülce ise elindeki kırmızı tükenmez kalemle abisinin takıldığı formülü kıkırdayarak düzeltiyordu.

Mutfak tezgahının önünde ise Demir Karaca vardı.

Üzerinde koyu gri bir eşofman altı, kollarını dirseklerine kadar sıvadığı siyah bir tişört vardı. Geniş omuzlarındaki o eski kurşun ve şarapnel izleri mutfağın sarı ışığında gölgeleniyordu ama elindeki tahta kaşığı çorba tenceresine daldırırken yüzünde kışladaki o korkulan Özel Kuvvetler komutanından tek bir iz bile yoktu.

Fakat en çarpıcı ayrıntı ayaklarındaydı.

Devin’in düğün sabahı "Söz verdin Karaca, kışlada giymesen de bu evde giyeceksin" diyerek kapının önüne bıraktığı o kırk beş numara, gri pelüş, kulakları hafifçe yana yatan tavşanlı terlikler tam da Demir’in ayaklarındaydı.

Dış kapının kilidi iki kez çevrildi.

Mutfaktaki Demir tahta kaşığı bıraktı; Civan ve Gülce başlarını kaldırdı. Kapı aralandığında içeriye dolan serin mart rüzgarıyla birlikte Devin girdi.

Üzerindeki haki kamuflaj parkanın yakaları kalkıktı; saçları rüzgardan hafifçe dağılmış, kollarının altında kalın bir harekât planlama klasörü vardı. Yüzündeki yorgunluk çizgileri kapıyı kapattığı an gevşedi. Burnuna çarpan mercimek çorbası ve fırın kokusuyla gözleri kısıldı.

Parkasını ve botlarını çıkarırken başını koridora uzattı. Demir’i mutfak kapısında, kollarını göğsünde kavuşturmuş vaziyette, ayaklarındaki o devasa tavşan terliklerle görünce dudaklarındaki bütün yorgunluk bir anda darmadağın oldu.

"Rapor verin Binbaşım," dedi Devin, botlarını kenara dizip koridorda adımlarken. Sesi kışlanın resmiyetinden uzak, kadife gibi yumuşaktı. "Mutfak mevzisinde durum nedir?"

Demir bir adım öne çıktı. Devin’in elindeki ağır klasörü tek hamlede alıp ayakkabılığın üzerine bıraktı. Ardından iki elini birden kadının beline doladı, onu hafifçe kendine doğru çekti. Boynundaki o mat siyah titanyum künye tişörtünün yakasından dışarı kaydı; Devin’in boynundaki aynı zincirle hafifçe birbirine çarptı.

"Mevzi emniyette Karahan," dedi Demir fısıltıyla. Kehribar gözleri Devin’in mavi bakışlarına kilitlendi; başını hafifçe eğip kadının alnına, ardından şakağına derin, huzurlu bir öpücük bıraktı. "Mercimek hazır, tavuk fırından çıktı. Tek eksik nöbetçi amiriydi... O da teşrif etti."

Devin kollarını Demir’in boynuna doladı. Başını adamın omzuna, o eski şarapnel yarasının tam üzerine yasladı; ciğerlerine çektiği meşe ve sabun kokusu, gün boyu Harekât Merkezi’nde soluduğu o gergin havayı saniyeler içinde sildi.

"Terlikler çok yakışmış Binbaşım," dedi Devin bıyık altından gülerek, gözlerini aşağı kaydırıp. "Özel Kuvvetler Komutanlığı görse seni doğrudan emekli eder."

"Senin emrinde olduğum sürece rütbemin ne önemi var?" dedi Demir kısık bir kahkahayla.

O sırada kapı zili sertçe, ardından ritmik bir şekilde üç kez çaldı: Dıt-dıt-dıııt.

İçeriden Barış’ın sesi apartman boşluğunda yankılandı: "Yenge! Binbaşım! Kapıyı açın, tatlı getirdik! Kerem yine pastaneyi soydu!"

Demir derin bir nefes alıp tavana baktı: "Bu çocukların tayinini Hakkari’nin en ücra sınır taşına bizzat ben yazdıracağım."

Devin gülerek Demir’in göğsüne hafifçe vurdu, kapıya yöneldi. Kilidi açtığında eşikte Kerem ve Barış duruyordu. Kerem’in elinde koca bir profiterol kutusu, yüzünde mahcup bir sırıtış vardı. Yanında ise artık bu ekibin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan Elif Hanım duruyordu; elinde taze demlenmiş bir kutu ev yapımı kurabiyeyle gülümsüyordu.

Barış içeri dalar dalmaz Demir’in ayaklarındaki terlikleri gördü. Gözleri fal taşı gibi açıldı, eliyle ağzını kapattı:

"Oğlum Kerem... Gözlerime inanamıyorum... Dağ kurdunun pençeleri tavşan tüyüne dönmüş lan!"

Demir tek kaşını kaldırdı, tok bir sesle gürledi: "Asteğmen Barış. Masaya bir tabak daha koy. Ve tek bir kelime daha edersen, yarın sabah seni bu terliklerle beş kilometre koştururum."

Barış anında mutfağa fırladı: "Emredersiniz komutanım! Servis timi harekete geçti!"

Yarım saat sonra masa dolmuştu. Gülce’nin okul anlattığı, Kerem ile Elif’in birbirlerine kaçamak bakışlar attığı, Barış’ın çorba kasesine ekmek banarken taktikler savurduğu ve Civan’ın yüzündeki o dingin gururun masayı sardığı o an; cehennem kanyonlarından sökülüp alınmış en büyük zaferdi.

Masanın başında yan yana oturan Devin ve Demir, tabakların ve kahkahaların arasında ellerini masanın altında birleştirdiler.

Parmakları birbirine kenetlendi.

Sınır hattında yine fırtınalar kopacak, sirenler yine çalacak, emirler yine verilecekti; vatan nöbeti hiçbir zaman bitmezdi. Ama artık o nöbete giderken de o dağlardan dönerken de sırtları birbirine dayalıydı; kalpleri aynı pusulaya, evleri ise bu masadaki sarsılmaz sevgiye mühürlüydü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.