Patlamanın savurduğu beton ve kireç tozu, tünelin girişinde yoğun bir duman duvarı oluşturmuştu. İçeriden gelen küf, rutubet ve yanık kablo kokusu havaya asılı kalmıştı.
Demir elindeki taktik fenerin beyaz ışığını tünelin zeminine indirdi; tüfeğinin namlusu ışık huzmesini milimetrik bir açıyla takip ediyordu. Hemen ardında Devin vardı. Adımları öylesine hafif ve temkinliydi ki, parçalanmış molozların üzerinden kayarken tek bir taş kırıntısı bile yuvarlanmıyordu.
Tünelin sağ duvarında tavana kadar uzanan kalın bir misina parladı.
Demir sol yumruğunu anında Devin’in göğsüne dayadı. İkisi de aynı salisede dondu.
"Tuzak," dedi Demir, fısıltısı neredeyse dudaklarının arasında eriyerek. Fenerin ucuyla tünel tavanına bağlanmış iki adet savunma tipi el bombasını gösterdi. "Misinaya basarsak bütün koridor üstümüze çöker."
Devin hemen diz çöktü. Hücum yeleğinden çıkardığı küçük çelik tel keskiyle misinanın gerilimini bozmadan kökünden kesti. Bombanın mandalını yerine sabitleyip başını kaldırdı. Demir’le göz göze geldiler.
"Temiz. İlerle," dedi Devin.
Koridor ilerledikçe genişliyor, doğal bir kaya oyuğuna açılıyordu. İçeriden gelen jeneratör uğultusu ve panikle toplanmaya çalışan telsiz mandallarının sesi giderek belirginleşti.
Tam kaya odasının eşiğine vardıklarında, içeriden fırlayan iki koruma otomatik silahlarla ateşe başladı. Trrrrt! Trrrrt! Mermiler kireçtaşı duvardan kıvılcımlar koparırken Devin tek hamlede köşeden kayarak içeri daldı; yerde kayarken iki el ateş etti. Hedefler anında yere yığıldı. Demir ise diğer köşeden fırlayarak masanın arkasına saklanmaya çalışan üçüncü teröristi omuz ve bacağından vurup etkisiz hale getirdi.
Odanın dip köşesinde, gölgelerin arasında bir hareketlilik oldu.
Devin tüfeğini o noktaya dikti. Taktik fenerin ışığı, paslı bir demir kapının önünde sıkışıp kalmış o silüeti aydınlattı.
Sol şakağından boynuna kadar inen derin yanık izi... Griye çalan sakalları ve gözlerindeki o köşeye sıkışmış sırtlan vahşeti.
Karasu.
Adamın sağ elinde bir tabanca vardı; namlusu titriyordu ama gözleri doğrudan Devin’in gözlerindeki o buz mavisi ateşe kilitlenmişti.
"Karahan..." diye hırıldadı Karasu. Sesinde hem nefret hem de ölümün soğukluğu vardı. "Sencer’in işe yaramaz bir korkak olduğunu biliyordum. Ama seni o dağda gömemediğime hala yanıyorum. Teğmenini aldığım gibi seni de almalıydım."
Eren’in adı zikredildiği an, tünelin havası buz kesti.
Devin’in çene kasları öyle bir gerildi ki dişleri kırılacak sandı. Eren’in kucağında can verdiği o fırtınalı gece, şarapnelin kokusu, yağmurun altında buz kesen eller... Hepsi tek bir saniyede zihnine hücum etti. Parmakları tetiğe kilitlendi; tetiğin yayındaki o milimetrelik boşluğu aldı.
Tek bir parmak hareketi... O hainin beynini arkasındaki duvara saçmaya yeterdi. İçindeki o intikam ateşi, "Sık!" diye haykırıyordu.
Demir hemen solunda duruyordu. Tüfeği Karasu’ya dönüktü ama kehribar gözleri yan gözle Devin’i izliyordu. Müdahale etmedi. Silahını indirmedi. Devin’e güveniyordu; o anın sadece bir düşmanı vurmak değil, Devin’in kendi ruhundaki zincirleri kırma anı olduğunu biliyordu.
Zaman durdu.
Tünelde sadece jeneratörün boğuk sesi ve Devin’in hızlanan nefesi vardı.
Devin ceketinin içindeki o ağırlığı hissetti: Demir’in gümüş pusulası, Leyla’nın çizdiği sarı kanatlı resim ve arkasında dimdik bekleyen taburunun namusu... Eren son nefesinde ne demişti? "Sizin suçunuz değil komutanım..."
Eren, onun bir katil olması için canını vermemişti. Eren, onun adaletin kalesi olması için siper olmuştu.
Devin derin, ciğerlerini donduran bir nefes aldı. Gözlerini bir anlığına yumdu, açtığında içindeki bütün yangın sönmüş; yerini sarsılmaz, asil bir Türk subayının soğukkanlılığına bırakmıştı.
Tetiği çekmedi.
Tüfeğinin namlusunu bir santim aşağı indirdi ve hedefini şaşmadan sıktı:
Tak!
Mermi Karasu’nun tabanca tutan sağ el bileğini parçaladı. Tabanca metalik bir çınlamayla yere fırlarken Karasu acı dolu bir çığlıkla duvara çarptı.
Devin ileriye doğru iki dev adım attı. Tüfeğin dipçiğini adamın göğsüne sertçe vurup onu yere yapıştırdı; botunun tabanını adamın boğazının hemen altına bastırdı.
Karasu yerde kıvranırken Devin üzerine eğildi. Sesi bir dağın doruğundan inen çığ kadar buz gibiydi:
"Sen bir kurşunla ölüp kurtulmayı hak etmiyorsun Karasu. Seni o dağdan ellerimle indireceğim. Eren’in mezarının, bu vatana kastettiğin her saniyenin hesabını mahkeme salonlarında, Türk adaletinin önünde tek tek vereceksin."
Demir hızla yaklaşıp plastik kelepçeleri Karasu’nun arkasında birleştirdi, tek hamlede sıktı. Başını kaldırıp Devin’e baktı. Gözlerinde öyle bir gurur, öyle bir sevgi vardı ki, o karanlık mağaranın rutubeti bile bir anda aydınlanmış gibiydi.
"Bitti Karahan," dedi Demir, sesindeki derin saygıyı gizlemeden. "Görev tamam."
O sırada tünelin girişinden Kerem ve Barış nefes nefese içeri daldı. Barış elindeki feneri yerdeki Karasu’ya tuttu, gözleri sevinçle parladı:
"Komutanım! Fare kapana girdi mi?!"
Kerem telsizin mandalına basıp kanyonun tepesindeki helikopterlere haykırdı: "Tüm unsurlara! Karasu sağ olarak ele geçirildi! Sığınak düştü! Hilal ve Kartal görevi tamamladı!"
Telsizden bütün birliklerin sevinç çığlıkları yankılanırken Devin geri çekildi. Sırtını soğuk kaya duvarına yasladı. Göğsündeki o gümüş pusulayı çıkardı, avucunun içine aldı.
Demir yanına geldi. Elini uzatıp Devin’in elinin üzerini örttü.
"Eren huzur içinde," dedi Demir usulca.
Devin başını kaldırdı, gözlerindeki yaşları bu kez hiç saklamadan Demir’e baktı ve ilk defa hayatında bu kadar özgür bir tebessümle fısıldadı:
"Evet... Artık huzur içinde. Eve dönüyoruz Binbaşım."