İçeriğe geç

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 17 · 5 dk okuma

Kod Adı:Buz Kraliçesi

Bölüm 17

BÖLÜM 17: BORNOZLU DİKKAT VE TAVŞANLI TELAŞ

Devin, meslek hayatında yüzlerce operasyon planlamış, pusu kırmış, gece intikallerinde yön bulmuştu; fakat hiçbir taktik senaryo, bu akşam kendi koridorunda vereceği mücadele kadar nabzını hızlandırmamıştı.

Saat sekize yirmi vardı.

Kışladan döner dönmez üzerindeki kamuflajı çıkarmış; siyah, boğazlı ince bir kazak ve koyu renk dökümlü bir pantolon giymişti. Ancak refleks işte; kapının arkasındaki o yumuşacık, uzun kulaklı beyaz tavşan terlikleri ayaklarına geçirmesiyle dehşet içinde irkilmesi bir oldu.

"Hayır, hayır, hayır!"

Eğilip terlikleri ayaklarından çıkardı, fırlatıp portmantonun en dibine, ayakkabı kutularının arkasına sakladı. Yerine alelacele siyah, sade deri ev terliklerini giydi. Saçlarını tepeden değil, omzuna doğru daha derli toplu bir at kuyruğu yaptı. Çaydanlığın altını yaktı. Sehpanın üzerindeki dağınık notları topladı. Yüzü yangın yeri gibiydi; kendi evinde bir binbaşı ağırlayacak olması değil, karşı dairedeki o iki saatli bombanın varlığı onu delirtiyordu.

Tam o esnada karşıdan gelen sesler, Devin’in korktuğu dağların üzerine kar yağdığının resmi ilanıydı.

Güm! Çaaaarrt!

"Kerem! Çamaşır makinesinin kapağı elimde kaldı lan!"

"Nasıl kaldı oğlum?! İçinde köpük var, su basacak koridoru! Çabuk kovayı getir!"

"Kova yok, yoğurt kabı var!"

Devin gözlerini tavana dikip derin bir nefes aldı. "Allah’ım, sen bana sabır ver..." diye fısıldadı. Kapıya yürüyüp tek bir hamlede açtı. Karşıdaki 4 numaranın kapısı aralıktı ve içeriden buram buram lavantalı deterjan kokusuyla birlikte beyaz köpükler süzülüyordu.

Devin tam adım atıp "Kafanızı o köpüğe gömerim, sessiz olun!" diyecekti ki, apartmanın merdiven boşluğunda tok, ağır ve son derece ritmik ayak sesleri yankılandı.

Tak. Tak. Tak.

Devin buz kesti. Ses birinci kattan üçüncü kata doğru tırmanıyordu.

"Geldi," dedi kendi kendine, gözleri dehşetle büyüyerek. Hızla geri çekilip kapısını hafifçe aralık bıraktı.

Merdiven başında beliren adam, sivil kıyafetleriyle bile karargah heybetinden zerre kaybetmemişti. Demir Karaca; üzerine tam oturan koyu yeşil bir kaban, siyah kazak ve elinde kalın, mühürlü bir harekat dosyasıyla sahanlığa adım attı. Yüzünde kışladaki o keskin ama Devin’e bakarken hafifçe yumuşayan o tanıdık ifade vardı.

Tam Devin’in kapısına doğru iki adım atmıştı ki, 4 numaranın kapısı bir hışımla ardına kadar açıldı.

Dışarı fırlayan manzara, Genelkurmay arşivlerine geçecek türdendi.

Barış; üzerinde kırmızı, dizlerinin üstünde biten tüylü bir kadın bornozu (büyük ihtimalle teyzesinin çeyizinden kalma bir emanet), başında sarılı beyaz bir havlu ve elinde içi ağzına kadar köpüklü suyla dolu pembe bir yoğurt kovasıyla koridora atıldı. Arkasından ise Kerem; paçalarını dizlerine kadar sıvamış, elinde ucu sökük bir paspas ve üzerine boydan boya bulaşmış toz deterjanla fırladı:

"Dökme lan halıya dökme—"

Kerem’in cümlesi havada dondu.

Barış’ın yoğurt kovasını tutan elleri kilitlendi.

Koridorun ortasında, boyu bir doksanı aşan, heybetli Binbaşı Demir Karaca elleri ceplerinde durmuş; bir elinde yoğurt kabı olan kırmızı bornozlu asteğmene, bir de elinde paspasla deterjana batmış üsteğmene bakıyordu.

Zaman durdu. Havadaki toz zerreleri bile askeri nizamda donakaldı.

Demir’in tek kaşı yavaşça yukarı kalktı. Kehribar rengi gözlerinde önce derin bir şaşkınlık, ardından askeri bir durum değerlendirmesi, en sonunda da dudaklarının kenarına yerleşen o öldürücü alay belirdi.

Barış, elindeki yoğurt kovasını arkasına saklamaya çalıştı ama kovanın içindeki köpükler şap diye terliğinin üstüne taştı. Refleks işte; bornozun eteğini iki eliyle tutup, başındaki havlu hafifçe yana kaymış vaziyette topuklarını birbirine vurmaya çalıştı:

"DİKKAAAT! BİNBAŞIM!"

Kerem de panikle elindeki paspası bir piyade tüfeği gibi göğsüne çapraz asıp hazır ola geçti. Sesi merdiven boşluğunu inletti:

"ÜSTEĞMEN KEREM DOĞAN! ÇAMAŞIR TAHLİYE OPERASYONU, EMREDİN KOMUTANIM!"

Demir kabanının yakasını hafifçe düzeltti. Bakışlarını Kerem’in paspasından alıp Barış’ın kırmızı bornozuna indirdi. Ses tonu, kışladaki teftişlerde bile bu kadar ölümcül derecede sakin çıkmamıştı:

"Asteğmen Barış."

"Emredin komutanım!" Barış neredeyse ağlayacaktı, başındaki havlu hafifçe kaşına doğru sarktı.

"Kırmızı kamuflajın Özel Kuvvetler envanterinde olduğunu bilmiyordum. Hangi harekâtın üniforması bu?"

"T-taktiksel temizlik harekâtı komutanım! Su baskını önleme amaçlı sivil müdahale!"

"Peki kovanın yoğurt kabı olması da lojistik bir strateji mi?"

Kerem hemen lafa atladı, sadakatini kurtarmaya çalışarak: "Yerli ve milli imkanlarla su tahliyesi yapıyoruz komutanım! Yüzbaşımızın katına sızma olmasın diye tampon bölge oluşturduk!"

O sırada 3 numaranın kapısı sonuna kadar açıldı.

Devin kapı pervazına yaslanmış, bir eliyle şakaklarını ovuşturuyordu. Gözlerini tavana dikmiş, yüzü utançtan ve öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. "Siz ikiniz..." dedi Devin, dişlerinin arasından tıslayarak. Sesi öyle bir çıktı ki, koridordaki deterjan köpükleri bile titredi. "Hemen o daireye giriyorsunuz. O paspası da o bornozu da ortadan kaldırıyorsunuz. Yarın sabah içtimada ikinizi de kendi deterjanınızla yıkarım, yemin ederim yaparım!"

"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!"

Barış ve Kerem, kapı ağzında birbirine çarparak, kova sularını yerlere saça saça içeri daldılar ve kapıyı öyle bir çarptılar ki apartman sarsıldı. İçeriden gelen "Kolu kilitledim, nefes alma Barış!" fısıltısı dışarıdan bile duyuluyordu.

Sahanlıkta sadece Demir ve Devin kaldı.

Demir ağır adımlarla Devin’in kapısına doğru yürüdü. Yüzündeki o tebessümü saklamak için hiçbir çaba göstermiyordu; gözlerinin kenarları kırışmış, dudakları bariz bir şekilde gülüyordu.

"Yüzbaşı Karahan," dedi Demir, sesindeki keyfi saklamadan. "Taburunun teftişini bizzat yapmak güzel bir tecrübeydi. Özellikle bornozlu savunma hattı... Askeri literatüre girmeli."

Devin kapıyı biraz daha açıp kenara çekildi. Yanaklarındaki kırmızılık hala geçmemişti ama çenesini dik tutmaya çalıştı.

"Lütfen içeri girin Binbaşım... Yoksa ben o iki salağı az sonra kendi ellerimle boğacağım."

Demir kapıdan içeri adımını attı. Kabanını çıkarıp askılığa asarken Devin’in evine göz gezdirdi; sıcak sarı lambader ışığı, kitaplar ve mutfaktan gelen taze demlenmiş çay kokusu... Karargahtaki o demir parmaklıkların, soğuk raporların ardında böyle bir dünyanın var olduğunu görmek, Demir’in içindeki dağ soğuğunu bir anda kırdı.

Fakat ayakkabılarını çıkarıp portmantonun altına doğru baktığı an, köşeden sarkan şeyi gördü.

Ayakkabı kutusunun arkasına alelacele tıkılmış, uzun beyaz kulakları ve pembe burnu dışarı taşmış o peluş tavşan terlik.

Demir eğilip terliğe baktı. Sonra başını yavaşça kaldırıp hemen yanında dikilen Devin’e çevirdi. Kehribar gözlerinde bu kez saf bir hayranlık ve muzip bir parıltı parladı.

"Demek çay ikram edecektin Yüzbaşı," dedi Demir, sesini hafifçe alçaltarak. Bakışlarıyla terliği işaret etti. "Tavşanlar da çaya dahil mi?"

Devin gözlerini yumdu. Zırhı, kalkanı, karizması... Bu apartmanda hepsi teker teker enkaza dönüyordu. Başını kaldırıp Demir’in o sıcacık gülen gözlerine baktığında, ilk defa o da kendini tutamadı ve dudaklarından kısık, yenilgiyi kabul eden bir kıkırtı kaçtı.

"Çayınızı açık mı içersiniz Binbaşım, yoksa çok konuşan misafirlere dejavu yaşatıp çaydanlığı kafalarına mı dökeyim?"

Demir içeri doğru bir adım attı, gülüşü bütün salonu aydınlattı: "Açık olsun Yüzbaşı. Zira bu akşam daha fazla sürprize kalbim dayanmayabilir."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.