İçeriğe geç

KIZILBÖRÜ

Bölüm 2 · 16 dk okuma

KIZILBÖRÜ

Bölüm 2

1.BÖLÜM: Bu askerleri istiyorum

♣️♣️

♣️♣️ Bu askerleri istiyorum♣️♣️

♣️♠️♣️

Kimse içimdeki duyguları çözemezdi benim. Yani ben öyle düşünüyorum.

Kimsenin beni anlamadığını düşünüyorum. Herkesin bana ihanet ettiğini düşünüyorum.

Bu yüzden herşeye tereddütle yaklaşımım, bu yüzden kimseye güvenmeyişim.

Hayatımı mesleğime adadım. Her şeyin yaptım onu. Sevdam, Ömrüm, kalbim...

Alıp baş köşeye koydum bayrak ile kitabımı. Vatanımı yuvam, vatanımın her bir yanını da evim bildim.

Taşlar benim yatağım, otlar yastığım oldu. Bastığım toprak ise benim evimdi. Kaç göreve çıktım, kaç leş kanı döktüm o topraklara içim acıya acıya. Evim kirleniyordu ama ben evimi paylaşmayı sevmezdim.

Daldığım kitaptan gözlerimi ayırdım ve kapatıp üç defa öpüp başıma koydum. En sevdiğim kitap, Rabbimin bize gönderdiği bu kitaptı.

Rahmetli anam pek severdi ona okumamı. Bilmezdi o kuran okumayı, sürekli benim okumamı isterdi.

Bende onu kırmaz her defasında okurdum ama hemen uyuyakalırdı.

Çok yük vardı anamın omzunda.

Tek bir çocuğa hem ana hemde baba olmak zordu. Hayvanlara bakardı anam, sütünü yağsını satar kazanırdı evin giderini. Tarlaya gider ekip biçerdi. Gündelik olarak komşuların tarlarına giderdi yevmiye için.

Eve gelir okuldan gelen bana yemek yapardı. Benim anamın saçları o daha 25 yaşındayken beyazlamıştı.

Hep akıl verirdi bana.

' Harama el sürme oğlum.

Haram birşey yeme oğlum.

Namazını kıl oğlum.

Beni okutmadılar sen oku oğlum. '

Oğlum...

10 sene gibi bir zaman olmuştu duymamalı bu cümleyi.

Sesini unutuyordum onun yavaş yavaş. Oysaki hafızam zehir gibidir.

Bir fotoğraf karesinden hatırlamaya çalışıyorum.

Ben aslında duygusal bir adam değilimdir. Hatta umursamaz bile denilebilir. Fakat o benim annem...

Mardin'e, doğduğum bu yere geleli iki gün oluyordu. Karargâha gitmemiştim daha çünkü bana verilen izin dolmamıştı. İki gün içinde bir daire bulmuştum. 2+1 'di.

Eşyalı bir ev istemezdim çünkü başka insanların anılarının bulunduğu bir şeye elimi sürmezdim ben.

O yüzden bugün yakın bir dükkandan gelmişti eşyalar.

Salon büyük denilecek kadar vardı.

Kahverengi iki tek kişilik koltuğu camın altına yerleştirip ortalarına bir sehpaya koymuştum. İki de çift kişilik koltuk vardı. Onları da birisi kapının önüne diğeri ise sağındaki duvara gelecek şekilde yerleştirmiştim. Televizyon koltukların karşısındaydı. Yemek masası ise kapını soluna geliyordu. Kahverengi tonlarındaydı o da.

Bir misafir odası vardı ve beyaz renkliydi mobilyaları. Benim odam da aynı şekilde kahve tonlarındaydı.

Yarın karargaha gidecektim bu yüzden ne olur ne olmaz diyerek formamı makineye atmıştım. Kurutma makinesinden çıkınca jilet gibi ütüledim. Makineye atmadan önce söktüğüm bayrağı, yıldızları ve isimliği tekrar geri taktım.

Her odanın ışığını söndürdüm ve kendi odama girdim. Balkonuma çıktığımda oraya koyduğum sandalyeye ters bir şekilde oturdum ve koluma yasladım başımı.

Karşımda ise ölüm kokan şehrin manzarası vardı. Taştan evlerin üzerine yansıyan sokak lambasının ışığı bana oldukça tanıdıktı.

Ama bir o kadar da uzak.

" 10 sene..." diye mırıldandım.

Özlemişim seni Mardin...

♣️♣️♣️

Arabamı sokakta bir yere park ettiğimde arabadan indim. Üzerimde üniformam, burnumun üstüne kadar gelen maskem ile hazırdım ha?

Kapıya geldiğimde nöbetçi asker beni görünce hemen selam durdu.

" Er Murat Dağ/ Osmaniye

Emredin Komutanım " dediğinde çocuğa hala bakıyordum.

" Salak mısın oğlum sen?" Diye sordum en son.

Hayır yani bu çocuk salaktı.

" Neden komutanım?" dedi Murat denen er. Yanındaki er de anlamamıştı anlaşılan.

" Her üniforma giyen kişi komutanın mı oluyor senin?" dedim sabit tuttuğum sesimle.

" Ama yıldızlarınız ko-"

" Kes! Bizim emeklerimizle kazandığımız gerçek yıldızlar vardır birde kıyafet dükkanında satılan sahte yıldızlar. Her önüne gelen üniformalının önünde selam durma kapıda. Kimliğine bak " dediğimde er afallamıştı.

" Ne yani siz komutan değil misiniz?" Diye sordu saf saf.

Bir sabır çektim.

Hayır yani şu kapıya az uyanık askerler koysalar daha iyi olurdu.

Buraya benim yerime üniforma giyip gelen bir terörist de olabilirdi.

" Çık lan kapının önünden, daha fazla asabımı bozma!" diyerek içeri girdim.

Sabah sabah sinirim bozulmuştu yine.

Karargahtan içeri girdim ve sağ koridordan gelen bir er'i durdurdum.

Er beni görünce selam durdu.

Bak işte buna kızmazdım çünkü karargâh içindeydi.

" Er Mevlit Kaplan/ Edirne! Emredin Komutanım "

" Beni Albayın odasına götür asker!"

" Emredersiniz Komutanım " diyerek bana eliyle üst katın merdivenlerini işaret etti.

Albayın odası olduğunu anladığım bir odanın önünde durunca " Burası komutanım " dedi.

Bu çocuğu gözüm tutmuştu, bu karargâhtaki dedikoducu muhbirim olabilirdi.

" Seni tuttum Mevlit. Bundan sonra benim adamımsın " dediğimde gözlerinde bir parıltı oluştu daha en fazla 21 yaşında olan erin.

" Saolun komutanım. " dediğinde başımı salladım ve gitmesi için bir işaret verdim. O giderken ben kapıyı tıklatım.

" Gel! " dedi tok ve gür bir ses. Kapıyı açtım ve odaya bir adım atıp tekmil verdim.

" Üsteğmen Kızılbörü /Mardin! Emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!" dedim karşımdaki bu orta yaşlı Albaya.

Benden en fazla 5-6 yaş büyük olan bu adam karizmatik bir yüze sahipti.

Sert bakışlarına eşlik olarak yeşil gözleri deli gibi parlıyordu.

Oldukça başarılıydı ki daha orta yaşlarda Albay olabilmişti.

" Geç otur Kızılbörü." dediğinde saygıdan dolayı " Saolun komutanım " dedim yalnızca.

Yeşil gözleri alev alev parladı ve

" Geç otur dedim lan sana!" diye sesini yükseldiğinde daha ilk dakikadan ısınmıştım bu adama. Ne zaman sesini yükselteceğini çok iyi biliyordu.

Geçip masanın önündeki koltuğa oturdum ve göğsümü kabarttım.

Bir an önce timim ile tanışıp göreve çıkmak istiyordum. En son göreve 2 hafta önce çıkmıştım ve saatlik sürmüştü. Yani kısa.

" Bak evlat, sen buraya gelirken sana Börü Timine atandın dediler. " diyerek konuya başladığında kaşlarımı çattım. Bu cümlenin bir aması vardı.

" Ama Börü Timi yok. " dediğinde kaşlarımı çattım. " Ne demek yok?" diye sordum. Masanın üstündeki isimlik kartında yazdığı kadarıyla Albayın ismi ' Aziz Korkut ' du. Ama beni korkutamazdı. Ne demek bunun için geldiğim tim yok?

" Yani dahaca yok. "

Çatık olan kaşlarım düzeldi ve

" Ne yani timimi benim kurmamı mı istiyorsunuz? " diye sordum. Albay ellerini masanın üstünde birleştirdi ve " Bana kalsa senin timin belli. Fakat buna yalnızca ben karar vermiyorum. Üstler Börü Timinin özel bir tim olmasını istediler.

Komutanını da senin yani Kızılbörü ve Gökbörü arasında seçim yaparak seçecektik. " dediğinde gözlerini kıstım. Gökbörü de benim gibi gizli ve özel bir askerdi ama o havacıydı.

" Gökbörü'nün bir timi var zaten. Gök Timinin kurucusu olan General, askerini başka bir time vermek istemedi. Börü Timini kurmak isteyen General Yavuz ise senin olmanı istedi.

Timini kendin kurman için ise kesin bir emir verdi. " dediğinde düşündüm.

Tamam.

Şu zamana kadar 3 timim olmuş olabilirdi ama hiçbirini kendim kurmamıştım. En fazla bir timde kaldığımda 1 sene falandı. Anladığım kadarıyla onlarda benden Gökbörü gibi kalıcı bir tim kurmamı istiyorlardı. Fakat ben o kadar birşeye bağlı kalamazdım.

Vatan, bayrak elbette yürekten bağlıyımdır ama bir insana yani insanlara o kadar uzun süre kalamazdım. Kendimi biliyordum çünkü kalırsam bağlanırdım.

" Komutanım siz benden bir time kalıcı olarak gelmemi mi istiyorsunuz?"

" Hayır, kurmanı istiyoruz. Yalnızca kurmanı değil,şahadet şerbetini içene kadar herbiriyle bağlanmanı istiyoruz. "

Ben bu hayatta kimseye bağlanmamıştım. Annem bana hep yaşayacakmış gibi geldiği için ona bağlandığımı hissetmemiştim. Ki zaten o benim annemdi. Kan bağım olmayan kimseyle bağlanma mağlanma yaşayamazdım ben.

" Komutanım ben kimseye bağlanamam. Kuralım şu timi yine 1 sene sonra başka time geçeyim? "

" Lan adama sanki time nikah kıy iki çocuk yap dedik! " diyen Aziz Albayı sinirlendirmiştim sanırım.

" Bana bak velet, sen giderken biz dönüyorduk. Yüzünde maske falan sikimde değil. İster gizem yarat isterse korkut o da sikimde değil ama sen köpek gibi o timi kuracak, ölene kadar o time bağlanacaksın! "

" Ama Komutanım, ben kimseye bağlanamam! " dediğimde Aziz Albay kafasını elleriyle birlikte yukarı kaldırdı ve bir sabir çekti.

" Rabbim adama bak ya! Ben diyorum elim bu hıyar diyor sikim! " dediğinde bana öyle bir baktı ki ürperdim.

" Kalk lan ayağa! " dediğinde ayağa kalkıp hazır ola geçtim. O da ayağa kalktı ve tam önümde dikildi.

" Bak kızılmısın mavimisin beni alakadar etmez, ama sen bizim emirlerimizi yerine getirmek zorundasın. Madem bağlanamazsın çabala. Eğer ki çabalamadığını bir göreyim askerliğini yakarım. Şimdi postamın sana göstereceği odaya git. Oda senin odan. Masanın üstündeki dosyaları incele. " dediğinde saatine baktı ve " Saat şu an sabah sekiz. Öğleden sonra dörde kadar vaktin var. Getirdin getirdin, ha getirmedin 10 senedir görmediğin köyüne geri dönersin Miran Cesur Akbey "

Albaya şaşkınlıkla baktım. Biliyordu.

Herşeyimi biliyordu. İsmimi bilmesi normaldi belki ama 10 senedir köyüme gitmediğimi bilmesi anormaldi işte.

" Siz..." dediğinde pişkin pişkin sırıttı ve " Sana dediğim gibi Kızılbörü, sen giderken biz dönüyorduk..."

O an anladım. Aziz Albayın elinden bir uçan birde kaçan kurtuluyordu. Kurtulamayan ise sikile sikile bir kalıyordu.

" Emredersiniz Komutanım " dedim el mecbur.

" Çıkabilirsin asker " dediğinde arkamı döndüm, tam çıkıyordum.

" Üsteğmen! " dedi. Hızla ona dönüp hazır ola geçtiğimde " Bundan sonra benim yanımda şu maskeni takma. Ben zaten yüzünü biliyorum. " dedi.

Şaşırmadım.

Şayet şu an altımdaki ki donun rengini söylese garipsemezdim.

" Emredersiniz Komutanım " diyerek odadan çıktım. İçimden sabır çekmeye fırsat vermeden kolunda kırmızı bandana sarılı er yanımda bitti. Albayın postası olmalıydı.

" Komutanım size odanıza kadar eşlik etmek için geldim. Ben Er Mesut Gündoğdu. " dediğinde çocukta Albay postası olmasından dolayı bir hava vardı. Burnu dikti ama burnu dik olanın burnu bir yere kısılırdı.

" İlk önce bir tekmil ver asker!" Dediğinde afalladı ve hemen hazır ola geçti.

" Er Mesut Gündoğdu/ Trabzon Emredin Komutanım "

Yok lan, çocuk laz çıktı. Burun dikliği ondanmış.

" Sen bana tarif et ben hallederim gerisini. " dediğimde elime bir anahtar bıraktı ve odamın yerini tarif etti. Bu karargah büyük olduğu için Börü Timinin uyuduğu koğuş haricinde kendime ait çalışma odam vardı. Hemen bu koridorun sonundaydı.

Buradan benim kapının önüne 6 metre gibi birşey vardı ve önünde de iki er birşey yapıyordu. Kaşlarımı çattım ve kapımın önüne geldim.

Erler odamın yanındaki isimliğe unvanımı asıyordu.

Kıd.Üst.Kızılbörü

Ben bu unvanı almak için çok uğraştım diyemem çünkü ben bu unvanı almak için yalnızca hırs yapmam yetmişti. Derslerim zaten herzaman iyiydi. Üsteğmen olmak için ise hiçbir komutanımın lafının üstüne laf söylemedim, görevlerde hep başarı ile geldim.

Yani dersleri için daha çok çalışanlar bayağı bir zorlu gelmişti bu günlere.

Tabi gelebildilerse...

Erler bana tekmil verdi ben ise onları başımla onaylayıp odama girdim.

Kapıyı ardında kapattığımda tam karşımda ahşap bir masa ve ardında siyah dönen bir koltuk duruyordu.

Arkası tavandan duvarın yarısına kadar inen bir pencereydi. Pencerenin iki yanında ki sehbahalarda kırmızı orkide saksıları bulunuyordu.

Masanın önünde iki tane çift kişilik siyah sandalyeler vardı. Sandaleylerin önünde ise orta büyüklükte bir orta sehpaha. Sehpanın üstünde aynı şekilde kırmızı orkide çiçeği vardı.

Sağ tarafımda bir Atatürk köşesi, sol tarafımda ise kitaplık vardı. Kitaplığın rafları çoktan dosyalar ile dolmuştu bile. Hava güneşli olduğundan pencere açıktı ve içeriye dışarda koşan askerlerin postal sesleri ve kuş cıvıltıları geliyordu.

Oda güzel bir şekilde dizayn edilmişti ve ben gelmeden önce de sıkı bir temizliğe uğradığı bariz belliydi.

Oda parfümünün kokusu iç açıcıydı.

Odayı incelemeyi bırakıp koltuğuma oturdum. Hemen önümde bir top düzenli dosya birikintisi vardı.

Albayın bahsettiği askerlerin dosyaları olabilirdi.

Bir işi geciktirmeyi sevmediğim için hemen açtım dosyayı.

Hepsi eğitimli askerlerdi. İçinden ilk önce torpilli olduğu belli olan bir kadını ayırdım. Yani eledim.

Üsteğmen Umay Sahra Akkurt.

Kadının fotoğrafı yoktu ama özgeçmişine baktığımızda yalnızca 7 göreve çıkmıştı. 7 göreve çıkan bir kişi değil üsteğmen teğmen bile olamazdı. Zaten ailesi de dedesinin dedesine kadar askerdi. Rütbeli(!) asker.

Sonra ise özgeçmişinde sivil yaralama olan bir askeri eledim.

Teğmen Ömer Fuat Kör.

Timimde sivil yaralayan bir insanı istemezdim.

Ardından eski koğuşunda kavga çıkaran iki askeri eledim. Birbirinden habersiz yapmışlardı bu işi belki ama fotoğrafından ikisinin de psikopat olduğu belliydi.

Asteğmen Özgür Dündar.

Asteğmen Burak Kılıç.

Sonra ise bir psikolog geçmişi olan askeri çıkardım.

Asteğmen Kemal Sadi.

Bunları elediğimize göre asıl askerimize geçebiliriz.

Diğer askerin dosyasını açacaktım ki kapı tıklatıldı. " Gel " dedim.

Kapıdan giren Albayın postasıydı.

Ne var dercesine baktım ona.

" Komutanım Albayım sizden kahve istiyor "

Ha?

" İyi oğlum götür işte. " dediğimde asker," Komutanım sizin kendiniz getirmenizi istedi." dediğinde ofladım.

Elbette bir Üsteğmen ayak işleri yapacak değildi ama bu Albay benimle uğraşmak istiyordu.

Aklıma gelen fikirle sırıttım ama maskeden dolayı asker göremedi.

" Koçum sen bana bir sade kahve birde albay neli içerse ondan yap getir. Ben buradan götürürüm ona. " dediğimde er " Ama Komutanım sizde-" diye itiraz ediyordu ki elimi masaya vurarak " Sana ne deniliyorsa onu yap asker!" dedim. Posta ama hala bir er olan asker titreyerek odadan çıktı. Ben ise keyifle arkama yaslandım ve az önce elediğim askerlerin dosyasını birleştirdim.

Benim deli olduğuma vurgu yapıyordu insanlar. Madem öyleydi deli Üsteğmene deli bir tim yakışırdı.

Birtek sorunumuz şu torpilli kadındı ama onu da dize getirirdik eyvallah.

♣️♣️♣️

Kapıyı çalıp komutla açan ere başımla gitmesini emrettim ve odaya girdim. Albay beni görünce sırıttı.

A

dam beni ayak işleri yaparken görünce gülüyordu.

" Ooo biricik Börü timinin komutanı bana kahve yapmış " dediğinde hala dik dik bakıyordum.

Albayım, içine tükürdüm.

" Ne bakıyon lan izmarit? Koysana şu kahveyi önüme. " dediğinde içimden bir sabır çekip önüne koydum kahveyi. Kolumun altına sıkıştırdığım dosyayı da önüne bıraktım.

Yüzümde keyifli bir gülümseme ile

" Zaten sizin yanınıza gelecektim Albayım ama kısmet kahve ile gelmekmiş. Bende dedim kendime de yapayım da Albayım ile karşılıklı içelim."

Albay beni dize getirdiğini sanmış olacak ki memnuniyetle gülümsedi ve

" Otur Kızılbörü " diyerek karşısını gösterdi.

Ben keyifle koltuğa oturdum ve ayaklarımı orta sehpahaya koydum. Kahvemi de hölürdeterek içtim ki Albay gıcık olsun.

Albay beni dahaca duymamış veya görmemiş olmalı ki birşey demeden kahvesinden bir yudum aldı. Ardından dosyayı açtı. Kaşlarını çattı ve öne eğildi.

" Üsteğmen Umay Sahra Akkurt.

28 yaşında. 7(!) göreve çıkmış. Sıhhi alanda uzm. Babasından dedesinin dedesine kadar yüksek rütbeli asker. %45 torpilli olduğunu bildiğin halde ekledin öyle mi " diye sorduğunda onaylar bir mırıltı çıkarıp, " Ben dize getiririm onu Albayım siz diğerlerine bakın " dediğimde sabır çekerek bir diğerininkine geçti.

" Teğmen Ömer Fuat Kör.

30 yaşında bir bomba imha uzm.

Sivil(!) yaralamadan 2 ay uzaklaştırma yemiş. Ve yine sen bu adamı timine mi alıyorsun? Hayır, dur açıklama istemiyorum. Diğerlerinin ne bok olduğunu bir bakalım sonra konuşacağım ben seninle. "

Albay diğerlerinin normal bir asker olmasını umarak açtı.

" Asteğmen Özgür Dündar.

28 yaşında bir istihbarat uzm.

Koğuşta ve karargâhta huzursuzluk yaratma ve kavga çıkarmadan 3 hafta uzaklaştırma yemiş. Bunun da tipinden psikopat olduğu belli zaten."

" Önyargılı olmayın Albayım. Bence gayette iyi çocuklar " dedim ama 20 dakika önce bende aynı şeyi düşünüyordum.

Albay bir sabır çekti ve gözlerini devirdi. Muhtemelen kahvesi soğumuştu ama ben maşallah höpür höpür içiyordum.

" Asteğmen Burak Kılıç.

27 yaşında bir harita telsiz uzm.

Aynı şekilde koğuşta kavga çıkarmadan ve üstlere saygısızlıktan VE karargâhın huzurunu bozmaktan 1 ay uzaklaştırma yemiş.

Hiçbirşey söyleme Kızıl, son bir tane kaldı sonra ben sana söyliyeceğim. "

Albay açıklama için ağzımı açmama izin vermeden diğerini okumaya başladı.

" Asteğmen Kemal Sadi.

29 yaşında bir keskin nişancı.

Psikolog geçmişi var. Sanırım seçtiğin en doğru iki askerden birisi de bu ama özel bir time geçecek kadar psikolojiye sahip değil. "

" Nasıl iki kişiden birisi?"

Albay önüme Umay Sahranın dosyasını itti.

" Burada sana torpilli falan dedik ama iyi kızdır. Tanırım babasını ve abilerini. Babası ona torpil geçtirecek bir adam değil. Ben sana yalnızca senin düşünceni vurdum. Torpilli diye de ezme kızı. " diyerek elindeki Kemalin dosyasını da gösterdi.

"Bu Kemal...

Geçen sene eski timini şehit verdiği için psikolog geçmişi var ama nedeni bu dosyada yazmaz.

İyi iki ismi seçmişsin ama Börü gibi özel bir timde olmaz. Diğer otistikleri saymıyorum bile..."

Albaya kaşlarımı çattım ve

" Komutanım, siz seç getir dediniz ve bende timimi kurdum. Ya bu tim olacak yada hiç olmayacak. Dosyalarını masamın üstüne bırakırken düşündeydiniz " dediğimde Albay gözlerini sinirle kıstı.

" Lan oğlum sen benimle taşşak mı geçiyorsun!? Bu timle çıktığın ilk görevden sağ dönsen ikinciden topunuz şehit olur. " dediğinde önünde ki diğer dosyaları sertçe masaya vurdu.

" Şu ikisi belki söz dinler ama ben üçlünün söz dinleyeceğini hiç sanmıyorum. Çünkü hepsini tanıyorum. Özünde iyi çocuklar, askerlikleri iyi ama senin hafife aldığın Börü timi konuşulacak bir tim.

Delilerin timini kursaydık alırdım bunları. " dediğinde ayaklarımı masadan çektim ve sinirle dikleştim.

O daha yeni fark etmiş gibiydi ayaklarımı.

" Albayım benim timim bu! Ben hepsini hizaya getiririm. "

" Siktir lan oradan! Sen sanki hizadasın " diyerek öne eğildi ve sağ elinin işaret parmağını bana doğru kaldırdı.

" Senin gözlerindeki o deli ışığını görmedim mi sanıyorsun. Senin de bunlardan bir farkın yok ama şanın var. Koskoca Börü timinin komutanı Kızılbörü diyecekler sana ama onlar..."

Eliyle Umayın dosyasını gösterdi.

" Bu kızın torpille buralara gelmediğini bir sen birde ben bileceğim çünkü cv sını okuyan üstler veya diğerleri ona torpilli diyecek. "

Eliyle Ömer Fuat'ın dosyasını işaret etti.

" Sen bilmesende bunları şimdi öğreniyorsun. Sorun yok.

Bu çocuğun o sivili bıçaklama nedeni bir kıza edilen istismardı. Bunu şimdi öğrendin ama senden benden başka kimse bilemeyecek. Üstünde hep kara leke olarak kalacak bu. "

Eliyle kavgacıları gösterdi.

" Özgür ve Burak...

Onların kavga etme nedenleri bile aynıydı. Timlerinde dışlandıkları için daha fazla sessiz kalamamışlardı.

Ama bunu yalnızca sen ve ben biliyoruz. "

Eliyle Kemalin dosyasını gösterdi.

" Bu çocuğun gözlerinin önünde iki kadın tim arkadaşına tecavüz edip parçalara ayırdılar. Diğerlerini gözlerinin önünde kendi kanlarıyla boğdular. Sen söyle Kızılbörü, bu çocuk tedavi almasın da kim alsın?

Ama bunu yalnızca sen, ben ve üstler bilecek. "

Ben onu kısık gözlerle dinlerken hiçbir duygu belirtisi göstermiyordum ama içim yangın yeriydi. Bilmeden de olsa aynı bana benzeyen bir tim seçmiştim.

Bu insanları daha çok istemeye başladım.

" Bu askerler normal bir timde bile bir araya gelemez, gelirse yanarız Kızılbörü. Senin gözündeki intikam ateşi ile barut gibi çocuklar yanar.

Hepimiz, hepiniz yanarsınız.

Ateşle Barut yan yana gelemez. "

sadistçe sırıttım ve ayağa kalktım.

Bende zaten yanmak istiyordum. Kim dedi istemiyorum diye?

" Bende zaten onu istiyorum komutanım. Kendime 10 senedir böyle bir tim arıyordum.

Börü Timi üyeleri bu inanalar olacak yoksa ben yokum. Alırım istifamı koyarım masaya.

A

teşle Barut olmazsak Börü Timi de olamaz. " dediğimde Albay da ayağa kaktı ve önüme geçti.

" Son kez söylüyorum Üsteğmen;

Sen onları eğitemezsin, aynı göreve bile çıkamazsın. Hepsi başına buyruk.

Dediğim gibi birinci görevden sağ yada yaralı dönseniz şükür ama ikinci görevden şuraya imzamı basarım dönme şansınız yok. " dediğinde göğsünü kabarttı ve

" İddiasına varmısınız Komutanım? " diye sordum.

Afalladı ve " Ne?" Diye sordu.

" Diyorum ki; Eğer ben bu timi eğitirsem yada siktir et onlar beni eğitsin, eğer ikinci görevden de sağ dönersek size askerlerin olmadığı yerde isminizle sesleneceğim ve karargâh sınırları dışında emir komuta olmayacak. "

" Ya ben kazanırsam? "

" Ya siz kazanırsanız, elimden bu timi alın ve beni sürün. " dediğimde sırıttı ve " Böyle can konulu bir iddiaya girmezdim ama senin hir derse ihtiyacın var. Kabul ediyorum. "

" O zaman en geç üç güne timimi istiyorum komutanım. "

" Tamam. "

" Tamam. "

Arkamı döndüm gidiyordum ki aklıma gelenle sırıtarak Albaya geri döndüm.

" Bu arada komutanım, Ateşle Barut olmaktan korksaydım bu ateşe önceden girmezdim. "

Alaycı ifadem gitti ve yerine deli ifaden geldi.

" Ben Ateşin tan kendisi olduğum gibi Barutun da ta kendisiyim.

Ben Kızılbörü'yüm... "

♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️♣️

O Kızılbörü.

Bu kitabı yazarken sanki ilk asker kurgummuş gibi hissediyroum.

Miran Cesur Akbey...

Baş karakterimizin ismi bu ama tim arkadaşları ne zaman öğrenecek bakalım.

Bölümü nasıl buldunuz?

Beni beğenilerinizden ve yorumlarınızdan eksik etmeyin.

Sağlıcakla kalın.

😗

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.