İçeriğe geç

KIZIL YÜKSELİŞ

Bölüm 12 · 9 dk okuma

KIZIL YÜKSELİŞ

Bölüm 12

OVERSHIRE ~ GEÇMİŞİN İZLERİ

15 YIL SONRA~

OVERSHİRE 1780(SRODHANN ZAMANIYLA)

Yağmurun dinmek bilmediği o karanlık fırtına gecesinin üzerinden tam on beş yıl geçmişti. Bu geçen on beş yılda Overshire malikanesine gelen minik bebek artık büyümüş ve genç bir kız olmuştu.

Julietta, sarıldığı kundaktaki bir not parçasına karalanmıştı bu isim. Annesi, ona son kez veda etmeden önce battaniyesinin altına sıkıştırmıştı bu kağıt parçasını. Bu ismin ağırlığını yıllardır sessizce taşıyordu ve o günden beri teyzesinin himayesinde, kuzey topraklarındaki malikanede, Overshire'da yaşıyordu.

Julietta Overshire'da geçirdiği zamana ne çok kolay ne de çekilmez diyebilirdi. Doğru kelime yalnızca beklenmedik olabilirdi.

Beklenmedik olan ilk şey, hiçbir zaman hatırlayamayacağı ailesini kızıl katliam gecesinde kaybetmiş olması ve bunun ardından gelen hikayesinin başlamasını sağlayan o asıl olay, Overshire'a taşındığı andı. Ancak bu zamanlarda henüz yeni doğmuş bir bebek olduğu için bu anı sadece beklenmedik bir hikaye olarak anabilirdi.

Annesini ve babasını sorduğunda teyzesi Bayan Harris ona hep aynı hikayeyi anlatırdı: Kuzeyin iki önemli ailesinin biricik çocukları aile büyüklerine rağmen aşklarının büyüklüğüne inanmış ve beraberliklerini bir yüzükle taçlandırmak istemişlerdi. Lakin, bu evlilik kararının sonucu ikisinin de aileleriyle arasının açılmasına sebep olmuş ve buradan uzakta, kuzeyin en sınırdaki kasabasında hiçkimse olarak yeni bir hayata başlamışlardı. Julietta da o kasabada zenginliğinden eserkalmamış, mütevazi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti.

Ancak doğduğu zaman öylesine talihsizdi ki tahtta oturan zalim kralın korkunç bir emriyle annesini bir gecede kaybetmiş ve onun son arzusu üzerine teyzesinin himayesinde, kuzeye getirilmişti. Teyzesinden anladığına göre babası çoktan ölmüştü ama annesinin de kaybıyla artık öksüz ve kayıp bir çocuk olmuş ve en sonunda anne babasının topraklarına, kuzeye geri dönmüştü.

Asıl beklenmedik olansa onu evlatları gibi büyüteceğini söyleyen teyzesi ve eniştesinin gün geçtikçe değişen davranış ve tutumlarıydı.

Overshire'a geldiği ilk geceyi hatırlamıyordu ama aklına yerleşmiş ilk hatıralar burada yeşermişti. Henüz beş yaşına bile basmamışken soğuk ve fırtınalı bir güz akşamında yaptığı bir yaramazlık ya da çocukça bir hata yüzünden cezalandırılarak malikanenin kapısının önüne nasıl itildiğini dün gibi hatırlıyordu. Overshire'ın büyüklüğü o kara bulutların altında çok daha ürkütücü ve devasa gözükmüştü minik gözlerine. Sonra içeriye, sıcak bir köşeye alınmıştı belki ama çocuk bedeni tiril tiril titrerken ısınmak çok zor olmuştu.

Bu unutulmuş anılar gün geçtikçe daha ağır gelmeye başlamıştı ruhunun derinliklerine.

Derin bir nefes aldı ve uzun zaman önce kestane rengine boyattığı saçlarını rüzgara karşı toplamaya çalıştı. Ama bu nafile bir çabaydı. Temiz kır havasını derin bir iç çekişle tekrar soludu ve önünde uzanan uçsuz bucaksız kır manzarasını izlemeye devam etti. Artık iyice renkten renge girmiş yaprakların kırmızı sarı tonlarının cümbüşü yeterince göz alıcıydı.

İleride, uzun otların ve çavdarlar tarhlarının rüzgarla beraber sallandığını ve tarlalardaki kuzgunların acı feryatlarını işitti. Tarlalara bekçilik eden korkuluk adamların gözlerini iğdiş etmelerini metanetle izledi.

Ancak küçükken yağmurlu bir fırtına gecesinde dışarıda bekletilmek geçmişine ait tek hatırası değildi. Bu gibi birçok anı hâlâ hafızasının arka köşelerinde saklı duruyordu. Bazen teyzesinin yani Bayan Harris'in bile ona çok kızdığı ve berrak yaz gecelerinin bir kısmını ahırda, Rüzgaryele ve diğer atlarla birlikte geçirmek zorunda kaldığı geceleri de hatırlıyordu. Ama gökyüzüne bakıp yıldızları saydığı o yaz akşamlarında kendini salonda oturanlardan hep daha şanslı hissetmişti.

Hafif soğuk ama esintisi güçlü bir rüzgar saçlarını hırçınca yine omuzlarından geriye savurdu. İnatla oflayarak saçlarını yine düzeltmeye çalıştı.

Bu eve ilk geldiği gece malikanenin kapısına bırakılmış küçük bir bebekti, şimdi ise Overshire'ın yıllanmış tutsağı...

Daha gözlerini yeni açmış bir bebekken tehlikeli bir fırtınanın kollarında seyis Hamm tarafından bir kıyımdan kurtulmuş olmak bu gerçeği değiştirmiyordu. Julietta'ya göre bir kıyımdan başka bir hapishaneye kaçış yolculuğu olmuştu onunki. Elbette teyzesine hiçbir zaman böyle bir şey söyleyemezdi, o gün ölen yüzlerce bebek arasından belki de sağ kurtulabilen tek kişiydi. Teyzesinin dediğine göre bu, minnettar olması gereken gerçek bir mucizeydi. Annesini o katliamda kaybettiği düşünülürse abartmış da sayılmazdı.

Nasıl bir kıyımdan kurtulduğunu ve neler olduğunu tam olarak bilmiyor sadece anlatılanlara kulak kabartmakla yetiniyordu. Ancak hiçkimse bu konu hakkında konuşmak istemiyor ve konu açıldığında herkes sessizce köşesine çekiliyordu .

Bazen deli bir kral tahta oturur ve kendisi gibi çılgınca şeyler yapar, demişti teyzesi bir gün.

Julietta da daha fazla soru sormanın gereksiz olduğunu kavrayarak bu korkunç katliamdan bir daha söz etmemeye karar vermişti.

Ona hikayeler anlatan kişiler de zaten teyzesi ve dadı Nana'dan başkası olmazdı. Nana, bugünlerde oldukça yaşlı ve kambur çıkmış bir kadın olsa da bir zamanlar çocukların bakımını üstlenmiş ve Julietta'ya bir ucubeymiş gibi bakmayan nadir kişilerdendi. Seyis Hamm'dan sonra elbette. Ancak seyis neredeyse hiç konuşmaz, ağzını açtığı zamansa bütün ve anlaşılır bir cümle kurduğu nadiren olurdu. Dadı Nana ve Hamm, mutfaktaki hizmetçiler arasında koşturarak büyüyen Julietta için Harris'lerden sonraki ikinci ailesiydi. Bu geçen zamanda en çok onların desteğini görmüş, çocukken dışarıda yatmak zorunda bırakıldığı gecelerde bile ona gizlice yemek aşıran Nana'yı ve hayatını borçlu olduğu Hamm'ı hep en yakını gibi benimsemişti.

Ama şimdi Overshire'ın da gün geçtikçe kendisine duvarlar ördüğünü hissedebiliyor, bu gerçeği bir katliamın eşiğinden kurtulmuş olmasına rağmen inkar edemiyordu. Çocukken yaşadığı talihsiz anılar bu hissi pekiştiren en gerçek sebepti. Zaman geçtikçe ikazlar azalmış ve cezalar bitmiş ama malikanenin yaş duvarlarının boğucu hissi hiç geçmemişti.

Bu geçen onbeş yılda birçok şey değişmişti ama değişmeyen bazı şeyler de vardı.

Bunlardan biri de eniştesi Bay Harris'in davranışlarıydı. Bay Harris malikanenin kapısı Julietta'ya açıldığı ilk günden beri soğuk ve mesafeli tavrını korumuş, onu her gördüğünde memnuniyetsiz yüz ifadesini takınmayı ihmal etmemişti.

O kapı ilk açıldığı andan itibaren Julietta'ya takındığı bu ifade, kız büyüdüçe ve gri pelerininin altına gizleyemediği kızıl saçları ortaya çıktıkça daha da sertleşmişti.

Zamanla Bay Harris'in Julietta'nin varlığına alışacağını ümit eden teyzesi bile artık buna o kadar umutlu bakmıyordu. Neyse ki saçlarını boyamaya karar verdiklerinden beri Bay Harris suratına bakarak konuşmaya başlamıştı.

Hemen ardından Bay Harris'in, kuzeyin fırtınalı bir gününde, ani rüzgarla açılan başlığını bir utanç sembolüymüş gibi nasıl da çekiştirdiğini hatırladı. Saçlarını hızlıca tekrar örtüşünü ve bununla beraber üzerine dikilen korku ve tedirginlik dolu gözlerdeki suçlayıcı bakışları iliklerine kadar yeniden hissetti. O günden beri başlığını hep tedirginlikle sıkıca örtüyordu.

Ondan sonra üşüyen o ıslak kızı ve sırılsıklam olmuş saçlarını fark edebilmiş ve onu evin sıcak köşesine almayı akıl edebilmişlerdi. Hizmetçilerden biri ıslak elbiselerini değiştirip sıcak bir küvet hazırlarken diğer odanın açık bırakılmış kapısından gelen fısıltılara kulak misafiri olmuştu ister istemez.

Olan biteni kavramaya çalışan her çocuk gibi boş bakışlarla teyzesinin ve eniştesinin ne hakkında tartıştığını anlamaya çalışmıştı.

"O çocuk bu eve bir lanet getirdi. Bunu sakın unutma, bir gün bu gerçeği yüzüne söylediğim için bana teşekkür edeceksin."

Eniştesinin Bayan Harris'e hararetle fısıldadığı bu sözcükler daha küçük bir çocukken bile kalbine ok gibi saplanmıştı ve hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Teyzesinin niçin teşekkür edeceğini veya eniştesinin hangi lanetten söz ettiğini anlamamıştı ama bu evde hiçbir zaman istenmediğini en azından, Bay Harris tarafından, iyice kavramasına yetmişti bu sözler.

Uzun zaman eniştesinin kendisini bu evden kovacağı günü bekledi. Kuzenleri kadar olmasa da yaramaz ve hareketli bir çocuktu ve hep daha çok göze batmıştı yaptıkları. Ama Bay Harris onu hiçbir zaman evden kovmaya yeltenmedi. Eniştesinin kendisi hakkındaki planlarını büyüdüğünde öğreneceğini sanmıştı ama şu an anlıyordu ki Bay Harris'in onun hakkında hiçbir zaman bir planı olmamıştı ve asıl mesele de buydu zaten.

Julietta aynı yaşta olduğu ve beraber büyüdüğü kuzeni Marry'nin aldığı lir eğitimine hiçbir zaman tam anlamıyla dahil edilmemişti veya hiçbir zaman erkek kuzenleri Dean ve Markos gibi yetenek ve beceri sahibi olması yönünde eğitilmemişti. Sadece Marry kadar ciddi bir emeğin ona harcanmadığı gerçeği bile uzun zamandır aklını kurcalıyordu.

Tek yaptığım şu çitlerin ardından bakmak, at sürmek ve ev partileri, diyerek iç geçirdi hüzünle.

Hiçbir zaman tek başına kasabaya inmemişti ve bu kesinlikle yasaktı! Ya alışveriş zamanı üstü kapalı bir at arabasında teyzesine eşlik etmiş ya da ev ziyaretlerinde yer almıştı. Tabii yine cenaze arabası gibi üstü kapalı bir faytonun içinde. Kasabaya indiği her zaman çocukların sokakta özgürce koşturmasına ve oynamasına imrenerek bakmıştı.

Çocukluğu, Overshire kırlarının, tarlalarının ve düzlüklerinin arasında, kuzenleri oynadığı küçük bir çemberde geçmişti.

Yine Overshire' ın uslanmaz güz akşamlarından biriydi. Julietta, Marry, Dean ve Markos'la beraber avluda tahta kılıçlarla prensesi kurtarma ve canavarı yakalama oyunu oynuyorlardı. Onlar tahta kılıçlarını birbirlerine vururken Julietta ve Marry prenses gibi saklanıyor, bir köşede kimin geliponları kurtaracağını merakla bekliyordu. O zamanlar bebekken annesinin ona son bir armağan olarak bıraktığı küçük bir bebeği vardı ve Julietta onu hiçbir oyunda yanından ayırmazdı, oyunla hiçbir ilgisi olmasa bile. O zaman da küçük oyuncak bebeğini sıkıca elinde tutuyordu.

Tam O sırada oyuna davetsizce gelen, kuzeyin en varlıklı ailesi olan Maximillian çocukları avluda belirmişti. En büyükleri Jack ve yanında ona eşlik eden kuzenleri tahta kılıçlarıyla oyuna dahil olmak istercesine kılıçlarını öteye beriye savuruyordu. Julietta ve Marry yönü belirsiz darbelerden korunmak için oyunmuş gibi yaparak çığlıklar atıyor ve köşelere kaçıyordu. Ama Dean soğukbir ifadeyle Jack'i karşıladı ve ustalıkla kılıç darbesini savurdu,

"Burada kendi aramızda oynuyoruz." diyerek davetsiz misafirleri kibarca kovdu. Ama Jack pek de itaatkar biri sayılmazdı. Dean'le aynı yaşta olmalarına rağmen hiçbir zaman onun ağırbaşlılığına ve olgunluğuna sahip olmamıştı. Genellikle olay çıkarmakla namı bilinir, kasabadaki çocuklar Jack'in adı geçtiği an geri çekilirdi. Jack koyu kahverengi kısa kesilmiş saçları ve delici bakışlarıyla bütün çocuklar için son derece ürkütücü bir oyun arkadışıydı.

Aslında Julietta bir akşam tesadüfen evlerinin önünden geçtiği zaman, Bayan Maximillian'ın Jack'i nasıl azarladığını hatta arkasına iki üç fıske vurduğunu ve Jack'in bir kız gibi nasıl da inlediğini duymuştu. Onun her yaptığına onay veren babası ise bu işe hiç karışmamıştı. Sürekli olay çıkarması ve zaman geçtikçe daha da kavgacı bir çocuğa dönüşmesi Bayan Maximillian'ı usandırmış ama Bay Maximilian için gurur kaynağı olmuştu.

Jack O gün de yandaşlarıyla beraber kabadayı edasıyla gelmiş ve oyunlarını bozmuştu. Ve geriye sadece Dean'in karşısındaki duruşunu yerle bir etmek kalmıştı. Bekledi bekledi ve köşede kendi hallerinde onları izleyen Julietta ile Marry'e kısa bir bakış attı. Ardından bir anda Julietta'nın elindeki bebeği alarak koşmaya başladı. Ama Dean ve Markos da arkasından gelince Julietta daha ne olup bittiğini anlamadan Jack ve Dean arasında yakalamaca oyunu başlamıştı. Ama bu oyun, Julietta'nın en sevdiği bebeği neredeyse parçalanacakken Dean'in bir anda oyuncağı kapmasıyla sona erdi. Jack hınzır bakışlarıyla köşesine çekildiğinde ise oyun bitmişti.

Julietta, Dean'in geri getirdiği bebeğini aldığında şaşkınlıkla ona bakıyordu. Dean ise hiçbir şey demeden kardeşi Markos'la oyununa devam etti. Ama yüzündeki hafif kırmızılık oyun bitinceye dek gitmedi.

O günün akşamında yemek masasında Bay Harris çocukları kavga ettikleri için payladı ve bir daha huzursuzluk istemediğini söyledi. Anlaşılan Bay Maximilian'dan haberleri almıştı. Ama Markos da dahil bütün çocuklar aslında kavgayı onların başlatmadığını ısrarla Jack'in yaptığını savundular. Ancak Bay Harris hiçbirini dinlemiyordu.

Çocukların anlamadıkları Bay Harris'in suçladığı kişi en büyük oğlu Dean değildi, masanın en uzak köşesinde oturan kızıl saçlı kızdı.

O gün Dean'in kendisi için nasıl hararetle tartıştığını anımsıyordu. Onu her zaman Öz kardeşi gibi görmüş, hakkını aynı Öz kardeşini savunur gibi savunmuştu. O akşam da her zamankinden daha öfkeliydi, Bay Harris'in Julietta'yı istememesine ondan daha çok içerlemiş ve hararetlenmişti.

Julietta ise O akşam sadece masanın ucundaki köşeden ona dönmüş, buz gibi bir çift bakış görmüştü: Bay Harris'in bakışları.

Bölüm sonu

2 yorum