İçeriğe geç

Kızıl sis

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Kızıl sis

Bölüm 1

Kızıl sis

Bir sonbahar gecesiydi. Londra’nın dar ve sisli sokaklarında esen rüzgâr, evlerin saçaklarına çarpıp yankılanarak geri dönüyordu. Sanki o gece hava bile bir şeyler biliyordu da dile getiremiyordu. Sis, şehrin tarihi binalarını ve taş sokaklarını yavaşça yutarken, karanlık derinliklerden gelen bir fısıldama hissiyle dolmuştu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Whitechapel’e bir ihbar ulaştı. Polis merkezi birden hareketlendi. Kısa süre sonra, inşaat halindeki terk edilmiş bir binanın içinden korkunç bir manzara çıktı: Çıplak halde iki ceset. Bir erkek, bir kadın. Kadının göğsü derin bir kesikle açılmış, erkeğin ise sol bileği neredeyse tamamen koparılmıştı. Kan, tahta zemin boyunca kurumuş koyu lekeler bırakmıştı. Her kesik, bir hikaye anlatıyordu; ama hangi hikaye? Kadının evli olduğu çabucak anlaşıldı. Tüm dikkatler hemen kocasına çevrildi. Kıskançlık, ihanet, para… Klasik sebepler. Dedektifler ilk sorguyu yapmak üzere harekete geçtiğinde kimse ikinci bir ceset çiftinin geleceğini tahmin etmiyordu. Fakat ertesi sabah, benzer bir ihbar daha geldi. Bu kez Limehouse’da, Thames’e yakın eski bir depoda. Yine bir erkek ve bir kadın. Aynı yaralar. Aynı soğuk, neredeyse ritüel gibi duran düzen. Kadının göğsü, erkeğin bileği. İkisi de çıplak, ikisi de gözleri açık bırakılmıştı. Sanki ölüm anında bile “yargılanmakta” olduklarını biliyorlardı. Haber gazetelere sızmakta gecikmedi. Akşam baskılarında manşetler atılmıştı bile: “Whitechapel ve Limehouse’da Çift Cinayetler – Yeni Bir Jack mi?” Sokaklarda fısıltılar hızla yayılıyordu. İnsanlar korkuyla birbirlerine soruyordu: “Yargıç yine vurmuş.” Halk arasında ona Yargıç denmeye başlanmıştı. Çünkü kurbanlarını sanki bir mahkeme salonunda yargılıyor, sonra da cezalarını veriyordu. Erkeklerin bileğini kesmesi “ellerini kana buladılar” anlamına geliyor, kadınların göğsünü açması ise “kalpleri yalan söylüyor” diye yorumlanıyordu. Kimileri onun intikamcı bir melek, kimileri ise cehennemden çıkmış bir şeytan olduğunu söylüyordu. Scotland Yard, Dedektif Edmund Hawthorne’un ofisi – Aynı gün, öğleden sonra. Dedektif Edmund Hawthorne, gaz lambasının titrek ışığı altında masasının başına oturmuş, iki cinayet dosyasını yan yana koymuştu. Kırk iki yaşındaydı, uzun boylu, ince yapılı, yüzünde derin bir yorgunluk ve keskin bir zeka taşıyordu. Sol şakağındaki eski kurşun izi, on yıl önce karanlık bir sokakta aldığı yaradan kalmıştı. O günden beri geceleri az uyur, viskiyi fazla kaçırırdı. “İki günde dört ceset,” diye mırıldandı kendi kendine. “Ve henüz bir ipucu yok.” Düşünceleri arasında kaybolmuşken, kapı çalındı. Genç yardımcı dedektif Thomas Reed, elinde taze bir raporla içeri girdi. Yüzü solgundu. “Efendim… Üçüncü çift bulundu. Bu kez Stepney’de. Aynı yöntem. Gazeteciler kapıda bekliyor. ‘Yargıç’ diyorlar artık ona. Halk panikte.” Hawthorne sigarasını yakıp derin bir nefes çekti. Duman, sisli Londra’nın ta kendisine benziyordu. “Peki Yargıç, sen kimsin?” diye fısıldadı pencereden dışarı bakarken. “Adalet mi dağıtıyorsun, yoksa sadece zevk mi alıyorsun?” Bir süre sessizlik oldu. Zamanın geçişi, odanın karanlığında bile hissediliyordu. Her şey bir sır gibi duruyordu. Hawthorne, aklındaki tüm parçaları birleştirmeye çalışırken, Yargıç’ın kimliğini çözmek için bir yol bulması gerektiğini biliyordu. Ama her geçen saniye, Yargıç’ın bir adım önde olduğunu hissettiriyordu. Üçüncü cinayet raporunu eline alırken, Hawthorne’un gözleri parladı. “Bu sefer yakalayacağız,” dedi, kendine güvenerek. “Bu sefer Yargıç, kaçamayacak.” Ama derinlerde bir yerde, bu karanlık yolda ilerlerken, Yargıç’ın peşinde koşmanın kendi hayatını da tehlikeye atabileceğini biliyordu. Korkularını bir kenara iterek, Londra’nın karanlık köşelerini keşfetmeye başladı. Kızıl sis, sadece şehri değil, onun ruhunu da sarhoş ediyordu. Hawthorne, bu labirentte kaybolmuşken, bir soru aklını kemiriyordu: Kızıl sisin ardında ne saklıydı?

Bölüm sonu

1 yorum