Prolog: Kanla Mühürlenen Gece
Kan Ayı göğe yükseldiğinde, dünya ilk kez sessizliğin sesini duydu.
O gece rüzgâr esmiyordu. Ağaçlar kıpırdamıyor, nehirler akmıyor, kurtlar ulumuyor, baykuşlar bile karanlığın içine saklanmış gibi susuyordu. Gökyüzünde asılı duran ay, soluk gümüş rengini kaybetmiş; yerine kanla yıkanmış gibi kızıl, ağır ve uğursuz bir ışıkla parlamaya başlamıştı.
Ay Ormanı’nın tam kalbinde, binlerce yıldır unutulmuş bir tapınak vardı.
Taşları siyaha çalan gri renkteydi. Duvarlarına işlenmiş rünler, insan elinden çıkmamış kadar eski ve yabancıydı. Tapınağın dört köşesinde dört heykel yükseliyordu: Bir vampir, bir elf, bir cadı ve bir kurt. Her biri sırtını diğerine dönmüş, yüzünü karanlığa çevirmişti. Sanki yüzyıllardır birbirine güvenmeyen dört ırk, taştan bedenlerinde bile aynı nefreti taşıyordu.
Tapınağın ortasında ise bir çukur vardı.
Çukurun dibinden siyah duman yükseliyordu. Duman, rüzgâr olmadığı hâlde kıvrılıyor, fısıldıyor ve bazen insan yüzüne benzeyen şekiller alıyordu. Fısıltılar tek bir kelimeye dönüşüyordu:
“Serbest…”
Tapınağın taş merdivenlerinden ilk çıkan kişi, uzun siyah pelerinli bir vampirdi.
Adı Alaric Valtheris’ti. Gece Krallığı’nın hükümdarı, bin savaşın galibi, yüzlerce yıldır ölümün kendisini bile kandırdığı söylenen adam. Solgun yüzünde korkuya dair hiçbir iz yoktu. Fakat parmakları, belindeki gümüş kabzalı kılıcın üzerinde titriyordu.
Onun ardından beyaz zırhlı bir elf kadını geldi. Saçları ay ışığı gibi gümüş, gözleri buz mavisiydi. Adı Elaria’ydı. Ay elflerinin başrahibesi ve kraliyet soyunun son gerçek kâhini. Tapınağın içine adım attığında Kan Ayı’nın ışığı yüzüne vurdu; o an güzelliği kutsal değil, lanetli görünüyordu.
Üçüncü gelen kadın, çıplak ayaklarının altında rünler yanan bir cadıydı. Morwen Veyra. Cadılar Meclisi’nin en güçlü büyücüsüydü. Saçları kuzgun siyahıydı, dudaklarında kanla çizilmiş ince bir sembol vardı. Ellerinde eski kemiklerden yapılmış bir asa taşıyordu.
Son gelen ise insan bedeninde duran ama gözlerinde vahşi bir kurt taşıyan adamdı. Rhydan Thorn. Kuzey sürülerinin alfa lideri. Geniş omuzları, yara izleriyle dolu çıplak kolları ve dişlerinin arasından çıkan hırıltılı nefesiyle tapınağın taş duvarlarını bile tedirgin ediyordu.
Dört ırkın lideri, aynı çukurun etrafında toplandı.
Birbirlerine bakmadılar.
Çünkü bakarlarsa, eski nefretleri yeniden konuşacaktı.
Vampirler elfleri kibirli bulurdu. Elfler vampirleri ruhsuz sayardı. Cadılar ikisini de yalancı bilirdi. Kurt adamlar ise hepsinden nefret ederdi.
Ama o gece nefret bile korkunun gerisinde kalmıştı.
Çukurun içinden gelen fısıltılar yükseldi.
“Kan…”
Morwen asasını yere vurdu. Taş zemindeki rünler soluk kırmızı ışıkla parladı.
“Vakit geldi,” dedi.
Alaric’in dudakları ince bir çizgiye dönüştü.
“Bunun işe yarayacağından emin misin, cadı?”
Morwen ona soğuk bir bakış attı.
“Emin olsaydım burada değil, kendi tahtımda oturuyor olurdum.”
Rhydan hırladı.
“Konuşmayı kesin. O şey uyanıyor.”
Çukurun içindeki duman birden yükseldi. Siyah sis, tapınağın kubbesine kadar uzandı. Dumanın içinde devasa bir gölge belirdi. Boynuzları vardı. Kanatları vardı. Fakat yüzü yoktu. Sadece derin, sonsuz bir boşluk… Ve o boşluğun içinde yanan iki kızıl nokta.
Elaria geriye doğru bir adım attı.
“Bu bir iblis değil,” diye fısıldadı.
Alaric ona baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Elaria’nın gözleri Kan Ayı’nın ışığında parladı. Yüzünde dehşete benzeyen bir ifade vardı.
“Bize yalan söylemişler.”
Morwen’in yüzü sertleşti.
“Kim?”
Elaria cevap vermeden önce çukurun içindeki gölge konuştu.
Sesi, bin mezarın kapağı aynı anda açılmış gibi duyuldu.
“Beni siz çağırmadınız. Beni siz yaratmadınız. Beni sadece hatırladınız.”
Tapınağın duvarları titredi.
Heykellerin gözlerinden kan gibi kırmızı ışık aktı.
Rhydan, kemiklerinin kırılmaya başladığını hissetti. Kurt tarafı dışarı çıkmak istiyordu. Dişleri uzadı, parmakları pençeye dönüştü. Ama kendini tuttu.
“Adını söyle,” dedi hırıltıyla.
Gölge güldü.
Bu gülüş, tapınağın taşlarını çatlattı.
“Adlar ölümlüler içindir.”
Alaric kılıcını çekti. Kılıç, ay ışığını içine hapseden siyah bir metalle dövülmüştü.
“Öyleyse sana bir ad veririz. Ve o adla seni toprağın altına gömeriz.”
Gölgenin kızıl gözleri vampire döndü.
“Sen zaten ölüsün, gece çocuğu. Sadece bunu kabul edecek kadar cesur değilsin.”
Alaric’in yüzündeki soğuk ifade ilk kez çatladı. Fakat geri adım atmadı.
Morwen asasını iki eliyle kavradı.
“Başlıyoruz.”
Dört lider, çukurun etrafında yerlerini aldı. Her biri kendi ırkının kutsal sembolünün önünde duruyordu.
Vampir kral, siyah taşa işlenmiş yarasa kanadının üzerine geçti.
Elf kâhini, hilal sembolünün önünde diz çöktü.
Cadı büyücü, üç gözlü rünün üzerine asasını dayadı.
Kurt lideri, pençe izlerinin ortasında başını kaldırdı.
Morwen eski dilde konuşmaya başladı.
Sözleri insan kulağı için ağırdı. Her hece tapınağın içine çivi gibi çakılıyordu. Rünler birer birer yanmaya başladı. Önce kırmızı, sonra mavi, sonra siyah. Sonunda bütün tapınak, Kan Ayı’nın ışığıyla nefes alır gibi parladı.
Elaria gümüş hançerini çıkardı.
“Kan olmadan mühür olmaz,” dedi.
Alaric ona baktı.
“Ve ihanet olmadan kan dökülmez.”
Elaria’nın gözleri onun gözlerine değdi. İkisi arasında eski bir savaşın, belki de eski bir sevginin gölgesi geçti. Ama o gölge bir an sonra kayboldu.
İlk kesik vampir kralın avucunda açıldı.
Siyahımsı kırmızı kan, taş zemine damladı.
Ardından Elaria kendi avucunu kesti. Elf kanı, ay ışığı gibi gümüş parladı. Morwen’in kanı koyu bordo renkteydi ve yere düşerken küçük alevler çıkardı. Rhydan’ın kanı ise toprağa değdiği anda sıcak buhar yükseldi.
Dört kan, çukurun etrafındaki kanallardan akmaya başladı.
Birleşmeleri gerekiyordu.
Fakat birleşmediler.
Kanlar birbirine değdiği anda tısladı, geri çekildi, sanki her biri diğerinden nefret ediyordu.
Morwen’in yüzü soldu.
“Olmuyor.”
Rhydan dişlerini sıktı.
“Nasıl olmaz?”
“Çünkü eksik,” dedi Elaria.
Alaric’in gözleri daraldı.
“Ne eksik?”
Elaria, tapınağın ortasındaki çukura baktı. Gölge hâlâ yükseliyordu. Fısıltılar artık daha güçlüydü. Taş zeminden siyah damarlar yayılmaya başlamıştı.
“Dört kan yetmez,” dedi Elaria. “Mührün kapanması için beşinci bir bağ gerek.”
Morwen ona döndü.
“Bize bundan bahsetmedin.”
“Ben de bilmiyordum.”
“Yalan söylüyorsun,” dedi Alaric.
Elaria ona baktı. Bu kez gözlerinde korku değil, derin bir keder vardı.
“Keşke yalan olsa.”
Gölgenin sesi yeniden duyuldu.
“Evet… Hatırla, ay kızı. Hatırla kim olduğunu.”
Elaria’nın bedeni sarsıldı. Gözlerinin içinde kırmızı bir parıltı belirdi. Bir anlığına, tapınaktaki herkes onun arkasında devasa bir gölge gördü. Ne elf ne cadı ne vampir ne kurt… Daha eski bir şey.
Morwen fısıldadı:
“Tanrılar aşkına…”
Elaria gözlerini kapattı.
“Tanrılar bizi duymuyor.”
Sonra hançeri tekrar kaldırdı.
Alaric bir adım attı.
“Ne yapıyorsun?”
“Bitiriyorum.”
“Elaria.”
Adını söyleyişinde emir yoktu. Öfke yoktu. Sadece yıllar önce gömülmüş bir acı vardı.
Elaria ona baktı.
“Eğer mühür kapanmazsa, sabaha hiçbir krallık kalmayacak.”
Rhydan başını iki yana salladı.
“Başka yol olmalı.”
Morwen’in dudakları titredi.
“Yok.”
Elaria hançeri kalbinin üzerine getirdi.
Tam o anda tapınağın kubbesi çatladı. Kan Ayı’nın ışığı doğrudan çukurun içine indi. Gölge çığlık attı; fakat bu çığlık acıdan değil, zaferden doğmuştu.
“Siz beni mühürlediğinizi sanacaksınız,” dedi gölge. “Ama her mühür bir kapıdır. Her kapı bir gün açılır.”
Elaria’nın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi.
“O günü görecek kadar yaşayamayacaksın.”
Hançeri göğsüne sapladı.
Alaric bağırdı.
Fakat sesi, büyünün gürültüsü içinde kayboldu.
Elaria’nın kanı diğerlerinden farklıydı. Ne gümüş ne kırmızı ne siyah… Hepsiydi. Kanı yere aktığında dört ırkın kanı titredi ve sonunda birleşti. Taş zemindeki kanallar kızıl ışıkla doldu. Rünler alev aldı. Heykellerin gözleri kapandı.
Çukurun üzerinde devasa bir mühür oluştu.
Kızıl.
Canlı.
Nefes alan bir yara gibi.
Gölge mühür tarafından aşağı çekilirken kahkahalar atıyordu.
“Bir gün döneceğim,” dedi. “Ve o gün, kanlarınız birbirine düşman kalacak. Çocuklarınız birbirini öldürecek. Krallarınız yalanlarla taç giyecek. Aşkınız bile lanet taşıyacak.”
Mühür daraldı.
Gölgenin sesi zayıfladı.
“Ay yeniden kana bulandığında… beni değil… gerçeği uyandıracaksınız.”
Son sözlerinden sonra çukur kapandı.
Tapınağa ağır bir sessizlik çöktü.
Kan Ayı hâlâ gökteydi ama ışığı solmaya başlamıştı.
Elaria taş zeminde yatıyordu. Göğsündeki hançerin çevresinde kan değil, kızıl bir mühür parlıyordu. Alaric onun yanına diz çöktü. Bir vampirin ağlamadığı söylenirdi. Ama o gece Gece Krallığı’nın hükümdarı, gözlerinden yaş değilse bile ondan daha ağır bir şey döktü.
Pişmanlık.
Elaria gözlerini güçlükle açtı.
“Alaric…”
“Konuşma.”
“Dinle.”
Vampir kralın yüzü sertleşti.
“Seni kurtaracağım.”
Elaria başını hafifçe salladı.
“Hayır. Beni saklayacaksın.”
Morwen ve Rhydan birbirlerine baktı.
Alaric fısıldadı:
“Ne diyorsun sen?”
Elaria’nın gözlerindeki kırmızı parıltı sönmemişti. Aksine daha derine işlemişti.
“Ben ölürsem mühür kırılır. Yaşarsam… onlar beni bulur.”
“Kim?”
Elaria’nın dudakları aralandı.
“Tanrılar.”
Tapınağın içinde soğuk bir rüzgâr esti.
Morwen’in yüzündeki bütün renk çekildi.
“Bu gece mühürlediğimiz şey…”
Elaria gözlerini ona çevirdi.
“Onların düşmanıydı. Bizim değil.”
Alaric, Elaria’nın elini tuttu.
“Bunu neden şimdi söylüyorsun?”
“Çünkü ben de şimdi hatırladım.”
Elaria’nın nefesi kesik kesikti. Göğsündeki mühür her kalp atışında daha parlak yanıyordu.
“Beni tapınağın altına mühürleyin. Adımı bütün kayıtlardan silin. Elfler beni öldü bilsin. Vampirler beni hain sansın. Cadılar bu geceyi yasaklasın. Kurtlar çocuklarına sadece kan ve intikam anlatsın.”
Rhydan öfkeyle hırladı.
“Bizi birbirimize düşman mı edeceksin?”
Elaria’nın gözleri karardı.
“Hayır. Onlar edecek. Ben sadece gerçeği, doğru zamana kadar saklayacağım.”
Alaric başını eğdi.
“Doğru zaman ne zaman?”
Elaria ona uzun uzun baktı.
Sonra Kan Ayı’na çevirdi gözlerini.
“Benim kanımdan gelen kız doğduğunda.”
Morwen fısıldadı:
“Bir çocuk mu?”
Elaria’nın dudaklarında solgun bir gülümseme belirdi.
“Bir kız. Ay ışığında doğacak. Ama içinde karanlık taşıyacak. Herkes onu kurtarıcı sanacak. Bazıları felaket diyecek. İkisi de doğru olmayacak.”
“Adı?” diye sordu Alaric.
Elaria’nın gözleri kapanmak üzereydi.
“Lyria.”
Bu isim tapınağın içinde yankılandı.
Lyria.
Sanki taşlar bile o adı ezberledi.
Bir anda Elaria’nın bedeni kızıl ışıkla sarıldı. Göğsündeki mühür büyüdü, zemine yayıldı ve onu yavaş yavaş içine çekmeye başladı. Alaric elini bırakmak istemedi ama Morwen kolundan tuttu.
“Bırak,” dedi cadı. “Yoksa sen de mühürlenirsin.”
Alaric ona öyle bir bakış attı ki, Morwen bir an geri çekildi.
Ama Elaria son gücüyle fısıldadı:
“Yaşa.”
Bu tek kelime, vampir kralın elini gevşetti.
Kızıl ışık Elaria’yı içine aldı. Taş zemin kapandı. Geriye yalnızca daire şeklinde parlayan bir mühür kaldı.
Kızıl Mühür.
O gece dört lider tapınaktan çıktığında, her biri başka bir yalan taşıyordu.
Vampir kral, elflerin ihanet ettiğini söyledi.
Elfler, vampirlerin Elaria’yı öldürdüğüne inandı.
Cadılar, mühür gecesini kitaplarından sildi.
Kurt adamlar ise çocuklarına şu cümleyi öğretti:
“Kan Ayı yükselirse, dostuna bile güvenme.”
Beş yüz yıl boyunca dünya bu yalanlarla yaşadı.
Krallıklar büyüdü.
Savaşlar başladı.
Aşklar lanetlendi.
İhanetler taç giydi.
Ve Ay Ormanı’nın kalbindeki unutulmuş tapınağın altında, Kızıl Mühür yavaş yavaş çatlamaya başladı.
Çünkü Kan Ayı yeniden doğmak üzereydi.